NEVÂ, 51/XIV.

 

NEVÂ, 51/XIV.

MÜMİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

YERYÜZÜNDE ŞIMARIP BÜYÜKLÜK HİSSİNE KAPILARAK ALLAHIN ÂYETLERİ HAKKINDA TARTIŞMAYA GİRENLER!

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ أَنَّى يُصْرَفُونَ {69} الَّذِينَ كَذَّبُوا بِالْكِتَابِ وَبِمَا أَرْسَلْنَا بِهِ رُسُلَنَا فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ{70} إِذِ الْأَغْلَالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ وَالسَّلَاسِلُ يُسْحَبُونَ {71} فِي الْحَمِيمِ ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَ {72} ثُمَّ قِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تُشْرِكُونَ {73} مِن دُونِ اللَّهِ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا بَل لَّمْ نَكُن نَّدْعُو مِن قَبْلُ شَيْئاً كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ الْكَافِرِينَ {74}

(Ey elçi, ey muhatap!) Allah’ın âyetleri hakkında ileri-geri konuşanların, iç kuruntularının kendilerini hakikatten nasıl uzaklaştırdıklarını, görmüyor musun? Onlar ki, (Allah’ın indirdiği son) kitabı ve daha önceki elçilere gönderilen mesajları da yalanlayıp-yok sayıyorlar! Fakat bu tipler zamanı gelince işin içyüzünü öğrenmiş olacaklar.

O zaman kendi eylemlerinin sonucu olarak, boğazlarına geçirilmiş olan toklar ve (bileklerine) takılmış olan kelepçelerle sürüklenerek; Yakıcı ümitsizliğin ardından, (cehennem) ateşine (nasıl) yakıt olacaklarını(bir görsen)

Sonra onlara, “Allah’ın astları olarak görüp, Allah’la beraber kendilerine ibadet ettiğiniz o varlıklar-insanlar nerede?” diye sorulacaktır! Onlar tarafından “dünyada iken sanki hiç bir şeye yalvarıp yakarmamışız gibi, şimdi onlar bizi terk ettiler” diye bir cevap gelecektir. İşte Allah’ mesajlarını görmezden gelenlerin şaşırmalarını böyle onaylar! 40/69. 70. 71. 72. 73. 74.

يُصْرَفُونَ  –Yusrafûn” 69. âyetin son kelimesi olarak gelen bu kelime, “Sarf ” kökünden gelmektedir. Lügat manasına gelince: Döndürmek, Bozmak, Engel olmak, Uzaklaştırmak, Hile yapmak, Tevbe ve farz etmek gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+ Lisan..) âyet içerisindeki konum ve kalıbını da hesaba katarak biz bu kelimeye, mealde “ hakikatten uzaklaştırmak” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

Şimdi tekrar hatırlayabilirsek! 61. … 68. âyetler aralığından oluşan bir önceki 7 âyetlik paragrafta Allah’ı tanımaları gerektiği şekilde tanımadıkları için “Allah’ı takdir etmeleri gerektiği şekilde takdir edemeyen” insanlardan bahsedilmişti!  Bu 69. … 74. âyetlerden oluşan 6 âyetlik paragrafta ise sebep sonuç ilişkisine göre, cehennemi boylayan-boylayacak olan bazı insanların bu korkunç sonla karşılaşmalarının sebeplerinin bir kısmı analız edilmektedir! Buna göre, bu insanların cehennemi boylayacak olmalarının ana sebeplerinden biri de: Ellerinde geçerli hiçbir kanıt olmadığı halde, bu insanların Allah’ın âyetleri hakkında tartışmaya girmeleridir!

6 âyetlik bu paragrafın bu bağlamda verdiği mesajları anlayabilmemiz için öncelikle, bu ve benzeri âyetlerin ilk indiği zaman diliminde ki o ortama göz atmamızın yararlı olacağı kanaatindeyim! Bu âyetler hicret öncesi Mekke’de inmişti! O dönemde bu âyetlerin ilk muhatapları olan Mekke müşrikleri, özellikle Kâbe’nin idaresini ellerinde bulundurdukları için Mekke ekonomisini de kontrolleri altında tutuyorlardı! Mekke halkının çoğunluğu gibi, Mekke ekonomisini ellerinde tutan bu Ümeyye oğulları da, Allah’a, Risalet müessesesine ve âhirete, yani Cennet ve Cehenneme de inanıyorlardı!

Bu insanlar, durmadan Kâbe’yi tavaf ediyor, her sene hac yapıyor, namaz kılıp oruç tutuyorlar, hattâ zekât’da veriyorlardı! Meselâ başta Ebucehil olmak üzere Ümeyye oğulları ileri gelenleri, Bedir savaşına çıkarlarken, bir taraftan şarap içip eğleniyorlar, öbür taraftan da, “Ey Kâbe’nin Rabbi! (Allah Resulünü ve arkadaşlarını kastederek) Şu köleleri, kadınları, fakirleri, yoksulları insan yerine koyup ayaklandıran düzen bozucu teröristlere karşı bize yardım et” diyerek, durmadan Peygamber ve arkadaşları aleyhine Allah’a dua ediyorlardı!

Esasen Allah’ın âyetlerini tartışmaya açıp yok sayanların bu işi neden ve nezaman yapmaya başladıklarını anlayabilmemiz için Kurân’ın iniş sürecine bir göz atmamız yeterli olacaktır! Fakat bunun için Kurân’ın ilk muhatapları olan yedinci yüzyıl Mekke’sindeki ekonomik ve sosyal yapıya bir göz atmamız gerekecektir! O günün Mekke Ekonomisinin ana kaynağını Kâbe’ye hediye-bağış olarak getirilen mal ve servetler oluşturmaktaydı. Bu mal ve servetlere Kurân’ın dokuzlu çete[1] deyimi ile ifade edip vasıflandırdığı, başını Emevi hanedanından Ebu’Süfyan’ın çektiği bir gurup insan tarafından el konuluyordu. Bu mal ve servetlerin çok küçük bir kısmı (kırkta biri) Kâbe’nin bakımı ve gelen ziyaretçilerin ihtiyaçları için kullanılıyordu. Bunu da, günümüzdeki 1/40 zekât verme mantığına benzer bir mantıkla yapılıyorlardı!

Kâbe’ye gelen hediyelerden[3] elde edilen gelirlerin geri kalan bölümüyle ise Kurân’da geçen dokuzlu çete deyimi ile ifade edilen bu tefeci bezirgân çetesi, yaz ve kış ticaret kervanları düzenleyerek[2], paralarına para katıyorlardı. Hukuksuz bir şekilde, gayrı meşru olarak elde ettikleri bu paraları da, Mekke ve çevresinde yaşayan garibanlara çok ağır şartlarda faiz karşılığı olarak borç veriyorlardı! Borcunu ödeyemeyen insanları köleleştiriyorlar, kadın ve kızlarını ise, önce cariye yapıyorlar, daha sonra da, Kâbe’nin hemen arka sokaklarında kurdukları kırmızı bayraklı[4] çadırlarda pazarlıyorlardı! İşte ileride bu şekilde tefeci bezirgânların ellerine düşer endişesiyle-bu utancı yaşamak istemeyen babalar, doğan kız çocuklarını bir süre sonra diri diri toprağa gömüyorlardı!

Öte yandan Kurân’ın indiği yedinci yüzyıl Mekke’sinde başta şiir olmak üzere edebiyat da oldukça önemli bir konumdaydı. Her sene hac mevsiminde kurulan Ukaz panayırında şiir yarışmaları düzenlenirdi. Bu yarışmalarda birinci gelen şiirler, ödül olarak bir yıl müddetle Kâbe’nin duvarında asılı kalırdı! İşte Kurân yedinci yüzyıl Mekke’sinde böyle bir topluma inmişti! Kurân âyetlerini Allah Resulünün ağzından ilk defa işiten Mekke toplumu, Kurân’ın âyetlerini tartışmak şöyle dursun, kendilerinin yazdıkları şiirlere göre, çok yüksek bir perdeden haber veren böylesine hâkim konumdaki bir hitabın, kendilerinin yazdıkları tüm şiir kalıplarını âdetâ alt üst ettiğini gördüler! O’nun âyetlerini tartışmak bir yana, Kurân’a, o kadar hayran kaldılar ki, üzerinde Kurân âyetleri yazılı sahifeleri hemen götürüp, Kâbe’nin duvarına astılar!

Tâa ki, O Kurân inmeye devam eden âyetleriyle, Arap toplumunun içinde bulunduğu, kölelik, zulüm ve sömürüye dayalı faiz sistemini eleştirmeye başlayıncaya kadar. Yani Kur’an; “Bu kız çocukları hangi suçlarından dolayı diri diri toprağa gömülüyorlar? (krş. 81/8. 9.) Dünyayı sömüren dokuzlu çetenin kurdukları sömürü düzeni yok olsun (Lâfzen Ebu Leheb’in elleri kurusun! krş.111/1.)” demeye başlayıncaya kadar!

Kurân’ın, kendilerinin içinde bulunduğu yağma-talan, faiz ve sömürüye dayalı kölelik sistemini eleştirmesi ile beraber, kapılarından kulları, kasalarından pullarının eksileceğinden korkan, bu dokuzlu sömürü çetesi, hemen Kurân âyetleri hakkında tartışma başlattılar. Hatta insanların Kurân’ın verdiği mesajları duymaması için, yani Kurân’ın sesini bastırmak amacıyla, bağırıp çağırarak şamata yapmaya başladılar.[5] Arkasından da, Kurân’a ve O’nun tebliğcisi olan Allah Resulüne hakaret etmeye ve saldırmaya başladılar! Bu bağlamda, Allah Resulüne, cinlerle irtibat kuran bir “Şâir, Kâhin, Mecnun” Kurân’a ise cinlerin yardımı ile yazılmış bir şiir kitabı ve eskilerin masalları demeye başladılar!

Görüldüğü gibi, insanların Kur’an âyetlerini tartışmaya açmalarının şekli: Dilleri ile Kurân’a inandım-iman ettim veya O’na inanmıyorum diyerek değil! Hattâ “Vahyi, yani Kurân’ı kökünden reddediyorum” şeklinde hiç değildir! Kurân âyetlerinin tartışılması konusu, daha çok kutsalı istismar edip kendilerine avantaj sağlayarak “Mülk’ü,” yani iktidarı ve kamuya âit olan serveti bir şekilde ellerine geçiren insanlarla ilgilidir!

Bu insanlar, sadece yeryüzünde kendilerine avantaj sağlayan bu yaşam tarzlarını eleştiren Kurân âyetlerini tartışmaya açıyorlardı! Bu bağlamda, söz konusu insanların Yahudi, Müslüman, Hıristiyan, Budist, Ateist vs. olması da sonucu değiştirmiyordu! Nihayetinde bu insanlardan Mülk’ü, yani iktidar ve serveti ellerine geçirenlerin tavırları üç aşağı beş yukarı aynıydı! Hepsi de, sadece kendilerine avantaj sağlayan, o sömürü, faiz ve kölelik düzenini sorgulayan Kur’an âyetlerini fiilen tartışmaya açıyorlardı! Yoksa bu adamların Kurân’ın tümünü reddetmek gibi bir dertleri yoktu! 

Çünkü Kurân, bu adamların sahiplendikleri “Mülk’ün” yani iktidar ve servetin, kullanımının bir aileye, bir sülaleye, bir guruba, bir cemaate veya belli bir kişiye değil, sadece Allah’a (yani insanların geneline) âit olduğunu, esasen mülk’ün gerçek sahibinin de sadece Allah olduğunu, insanların ise mülk’ün sahibi değil, sadece emanetçisi olduklarını beyan etmekteydi. Konuyu Kurân perspektifinden bakıp anlamak isteyen kardeşlerimiz, aşağıya sure ve âyet numaralarını kaydettiğimiz Kurân âyetlerini incelerlerse, Rabbimizin, Mülk’ün sahibinin sadece kendisi olduğunu nasıl ısrarlı bir şekilde, yani defalarca vurguladığını anlamış olacaklardır![6]

Yukarıda 69. âyette geçen “Allah’ın âyetleri hakkında ileri-geri konuşarak Kurân’ın bazı âyetlerini tartışmaya açan” insanların tartıştıkları ilk âyetler, Mülk’ ün, yani iktidar ve servetin gerçek sahibinin sadece Allah olduğunu beyan eden âyetlerdir. Çünkü bir şekilde iktidar koltuğuna oturup, serveti de, ellerine geçiren insanlar, kendilerini iktidar ve servetin emanetçileri değil, gerçek sahipleri olarak gördükleri için, ne oturdukları koltukları, ne de o koltuklar sayesinde ele geçirdikleri serveti başkaları ile paylaşmaya katiyen yanaşmamaktadırlar.

Müslümanlıktan dem vuran bazı insanların dilleri ile “efendim mülk Allah’ındır biz emanetçiyiz” sözleri ise, realite de kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır. Tarihi kaynaklar göstermektedir ki, özellikle İslam toplumlarında bir şekilde Mülk’ü, yani iktidar ve serveti ellerine geçiren muktedirler, işgal ettikleri makamı, ölünceye kadar[7] bırakmamak için, kendi halkından muhalefet edenleri ihanetle damgalayarak, hapsetme, sürgün etme ve hatta katliam yapma dâhil, her türlü hile ve entrikaya başvurmuşlar [8] ve halen de başvurmaktadırlar.

İşte Kurân’ın ilk muhatapları olan Mekke’deki özellikle Benî-Ümeyye’nin oluşturduğu ve başını Ebusüfyan ve arkadaşlarının çektiği dokuzlu çetenin de yaptıkları bu idi! Yani bu insanlar da, Allah’a, yani insanların geneline âit olan, Mülk’ün yani iktidar ve servetin sadece kendilerinin hakkı olduğunu iddia ediyorlardı! Bunun için Kurân’ın, mülk yani iktidar ve servet konusundaki âyetlerini tartışıyorlar hattâ reddediyorlardı!

Bilindiği gibi Allah Resulünün sağlığında Mekke’deki bu dokuzlu çetenin dirençleri bir şekilde kırılmış ve bu çete üyelerinin büyük çoğunluğu da, Bedir de bertaraf edilmişlerdi! Fakat binbir entrika ile bir şekilde Bedirden kurtulan Ebusüfyan ve Hind’in, oğulları olan Muaviye, Allah Resulünün vefatının üzerinden henüz elli sene bile geçmeden, bir karşı devrim hareketiyle, Emevî hanedanlığını tekrar kurup bu dokuzlu çetenin yeniden hortlatmasını sağlamıştır! Hortlayan bu dokuzlu yağma talan çetesi, her devrin muktedirleri olarak, o günden bu güne insanlığın, özellikle de Müslüman toplumların başının belâsı olmaya devam etmektedir!   

Allah’ın âyetlerini tartışmaya açan insanların tartıştıkları tek Kurân âyeti, “Lehül Mülkü”  yani “Mülk sadece Allah’a âittir” âyetleri değildir! Bu insanlar  “İsteyip yolunda bulananlar için eşit şekilde paylaşılmak üzere, Allah’ın yeryüzünde rızık kaynakları takdir ettiğini[9] de, bir türlü kabul etmek istemedikleri için, bölüşüm ve paylaşımı emreden bu tür âyetleri de, fiilen tartışmaya açmaktadırlar! Yine Kurân’ın bazı âyetlerini tartışmaya açan bu insanlar, “Allah’ın insanlar arasında mutlak adâleti emrettiği[10]halde, adâlet mekanizmasını sadece kendilerine ve yandaşlarına avantaj sağlamak için kullanırlar, kullanıyorlar da! Böylece, Kurân’ın adaletle ilgili bu âyetlerini de fiilen tartışmaya açmış oluyorlar!

Kısaca ifade etmemiz gerekirse, Allah’ın insanlara hidayet kaynağı, yani yol gösterici olarak indirdiği tüm vahiyleri gibi, Vahyin en son ve en mükemmel hatta bozulmamış tek örneği olarak bugün elimizde bulunan bu Kitap’ yani Kurân’ı Kerîm de, kendi inanırlarına özet olarak “Yalan söylemeyeceksin, iftira etmeyeceksin[11], çalmayacak-hırsızlık yapmayacaksın[12], öldürmeyeceksin[13]emrini vermektedir!

Buna rağmen dilleri ile Allah’ın kitaplarına (tabiî ki, Kurân’a, da,) inandıklarını söyleyen insanların oluşturduğu İslam toplumlarında, yalan, iftira, hırsızlık, yolsuzluk, diz boyu, dökülen kanlar ise gövdeyi götürmektedir! Bu şu demektir: İslam dünyasını oluşturan insanlar, bir taraftan dilleri ile Kurân’a inandıklarını söylerlerken, öbür yandan bilfiil Kurân’ın bu konularda koyduğu yasaları hiçe sayarak, Allah’ın âyetlerini fiilen tartışmaya açıp yok saymışlar ve saymaya da devam etmektedirler!

69. Âyette geçen “يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ  - Yücâdilûne Fî Âyâtillahi” yani “Onlar Allah’ın âyetleri hakkında tartışmaya giriyorlardı” İfadesi doğrultusunda yaptığımız, yukarıdaki yorumlarımızın sonucuna göre; Allah’ın âyetlerini tartışmaya açmak demek: Aynı zamanda o âyetleri inkâr edip yok saymak anlamına da gelmektedir! Bizim bu tespitlerimiz, bir sonraki âyet olan 70. âyetin beyanına da dayanmaktadır. Bahsi geçen O 70. âyette aynen şöyle buyurulmaktadır: “Onlar ki, (Allah’ın indirdiği son) kitabı ve daha önceki elçilere gönderilen mesajları da yalanlayıp-yok sayıyorlar!” Buradaki âyetleri inkâr edip yok sayma, O âyetlerin gerçekliğini tartışmaya açma şeklinde de cereyan edebilmektedir!

Arzetmeye çalıştığımız tüm bu ifadelerden sonra şimdi insanın aklına şu sorunun gelmesi kaçınılmaz gibi geliyor “Allah’ın âyetleri hakkında tartışmaya girip onları inkâr ederek yok saymanın, dünyada ve âhirette bir bedeli-bir faturası olacak mıdır acaba?” Normalde her insanın aklına gelen bu sorunun cevabının 70. 71. ve devam eden âyetler de şu şekilde verildiğini görüyoruz: “O zaman kendi eylemlerinin sonucu olarak, boğazlarına geçirilmiş olan toklar ve (bileklerine) takılmış olan kelepçelerle sürüklenerek; Yakıcı ümitsizliğin ardından, (cehennem) ateşine (nasıl) yakıt olacaklarını(bir görsen)

Sonra onlara, “Allah’ın astları olarak görüp, Allah’la beraber kendilerine ibadet ettiğiniz varlıklar nerede?” denilecek! Onlar tarafından “dünyada iken sanki hiç bir şeye yalvarıp yakarmamışız gibi, şimdi onlar bizi terk ettiler” diye bir cevap gelecek. İşte Allah’ mesajlarını görmezden gelenlerin şaşırmalarını böyle onaylar!”  Görüldüğü gibi bu âyetler hem uhrevi hem de dünyevi olmak üzere, Allah’ın âyetlerini tartışmaya açanlar için iki çeşit cezadan bahsediyor! Âyetten anladığımıza göre; Bu tür insanların yaşamları boyunca doğru yoldan sapmaları, dünyevi bir ceza olarak görülüyor! Allah’ın âyetlerini tartışmaya açan bu insanların dünyevi cezalarının sonuçlarını fiili olarak görmek için, İslam dünyası denilen Ortadoğu coğrafyasını şöyle bir gözlerimizin önüne getirmemiz yetecektir![14]  

Bundan sonra gelen âyetlerdeyse, Allah’ın âyetlerini tartışmaya açıp yok sayarak cehennemi boylamak üzere olan bu insanlara, Allah’ın âyetlerini tartışmaya açmalarının, kendilerini dünyada iken kibir ve büyüklenmeye dayalı, yalancı bir refahın içine nasıl sürüklediğinden bahsedilmektedir ki, buda dünyevi cezanın başka bir türüdür! Bu yalancı refahın nasıl meydana geldiğini anlayabilmemiz için En’âm suresine bir göz atmamız yeterli olacaktır. Orada Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Öyle ki, onlar kendilerine yapılan bütün uyarıları kulak ardı edince, Biz de onlara bütün dünyevi (mal ve mülk-iktidar ve servet) kapılarını sonuna kadar açtık! Onlar kendilerine verilenlerle, (yani yalancı) refahın hazzı ile mest olmuşlarken; kendilerini ansızın yakalayıverdik. İşte o zaman (âdetâ şeytanlar gibi) tüm ümitlerini yitirdiler. (bkz. 6/44.) 

 ذَلِكُم بِمَا كُنتُمْ تَفْرَحُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنتُمْ تَمْرَحُونَ {75} ادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ {76}

(Ey cehennemlikler) “Tüm bu başınıza gelenlerin sebebi: Dünyada iken (mülkü, yani iktidar ve serveti bir şekilde elinize geçirerek) hakkınız olmayan refahın içerisinde, şımarıp, böbürlenmeniz ve büyüklük taslamanızdır!

(Öyleyse) içerisinde ebedi olarak kalacağınız cehenneme buyurunuz! Doğrusu (dünyada Allahın mülkünü gasbedip) halkın üzerinde, büyüklük taslayanların, içinde yaşamak zorunda olacakları (o cehennem) ne berbat bir yerdir!” (denilecek) 40/75. 76.

Görüldüğü gibi bu âyetlerde sebep ve sonuç âdeta iç içe girmiş gibidir! Yani Dünyada iken Allah’ın âyetlerini tartışmaya açıp inkâr ederek yok saydıkları için Cehennemi boylayan insanların bu duruma düşmelerinin sebebi ile sonucu, sanki iç içedir! Bir yönü ile bu insanların kibre kapılıp büyüklük taslamalarının sebebi, Allah’ın âyetlerini tartışmaya açmalarıdır! Öbür yönü ile ise, Allah’ın âyetlerini tartışmaya açmalarının sebebi, kibir ve gururlarıdır! Netice de sebep ve sonuç zaman zaman yer değiştirse de, varılan son nokta, bu insanların Cehennemi boylamalarıdır! İşte Allah’ın âyetlerini tartışmaya açmanın uhrevî cezası!

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Son olarak, bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konudaki son söz de: “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

(Gelecek yazımızda, Mümin Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

                     Yaşar GÜLAÇTI. 5. Ekim. 2016. Hartlap/K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

 

[1] Kurân’da geçen dokuzlu çete kavramı için bkz. 27/48.

 

[2] Kureyş’in yaz ve kış olarak, senede iki sefer düzenlediği bu ticaret kervanları için bkz. 106/1. 2. Bu kervanlar, Yaz aylarında kuzeye Suriye ve Anadolu’ya doğru, kış aylarındaysa, güneye Yemen’e ve batıya Habeşistan’a doğru yapılmaktaydı! Yedinci yüzyıl Arabistan’ında yağma ve talan endişesiyle insanlar sefere çıkmaktan korkarken, Mekke ve çevresinde yaşayan Kureyşlilerin düzenledikleri bu ticaret kervanları, Kurân’ın beyanına göre, “O’ Beyt’in yani Kâbe’nin hürmetine” hiçbir yağma talan endişesi taşımadan rahatlıkla yapılabiliyordu! krş. 106/2. 3. 4.

 

[3] Kâbe’ye gelen ve canlı cansız bir takım mal ve servetlerden oluşan bu varlıkların tümüne birden Kur’an “En’âm” ismini veriyor ve bu isim de Kurân’da bi sure de mevcuttur! O günün şartlarında “Beytül’mal” olarak ta isimlendirilen bu “En’âm” kelimesinin bugünkü Türkçemizdeki tam karşılığı “Kamu bütçesi, kamu maliyesi” olarak kabul edilebilir!

 

[4] O dönem de bir çadıra kırmızı bayrak çekilmesinin anlamı: Orasının af buyurun umumhane yani genel evi olduğunu ifade ediyordu!

 

[5] Kurân’ın sesini bastırmak için Kureyş’in yaptığı şamatayla ilgili olarak bkz. 41/26. Kurân’ın Fussilet suresindeki bu âyet, Kurân’ın mesajını bastırıp insanlığa ulaşmasını engellemek için Mekke’deki o günün muktedirleri olan dokuzlu çetenin yandaşlarına verdiği şu emirleri nakletmektedir! “Bu Kurân’ı hiçbir şekilde dinlemeyeceğiniz gibi, gerekirse O’nun sesini bastırmak için bağırıp çağırarak şamata yapacaksınız!”  Fakat Kurân’daki bu âyet o kadar günceldir ki, günümüzün muktedirleri de, hak ve hukukun sesinin bastırılması için, her gün aynı yöntemi kullanıyorlar. Bir muktedirin korumalarının halkın şikâyet çığlığını bastırmak için bazen onlara tekme tokat girdiğini, bazen de, ezilen halkın feryadını bastırmak için bağırıp çağırarak yaptıkları şamatayı bir düşününüz! Aslında muktedirlerin ellerinde tuttukları besleme medya gücünü kullanarak, halkın gerçek gündemi olan haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet yağma ve talan’ı düşünüp, tartışmaması için oluşturdukları suni gündemleri de aynı kategoride, yani Kurân’ın sesini bastırma girişimi olarak değerlendirmek mümkündür! 

[6] (Bkz. 2/107. 3/26. 189. 5/17. 40. 120. 6/73. 7/158. 9/116. 17/111. 22/56. 24/42. 35/113. 39/6. 42/49. 69. 43/85. 45/27.  57/5. 65/1. 85/9.)  Yukarıda sure ve âyet numaraları sıralanan bu âyetler incelendiği zaman görülecektir ki, Kurân ısrarlı bir şekilde “Mülk’ün”  yani hâkimiyet-iktidar ve servetin gerçek sahibinin, sadece Allah olduğunu beyan etmektedir!  Bu âyetlerden çıkartacağımız yorum ise: Gerçekte Allah’a âit olan bu hâkimiyeti de, insanların kolektif akıl, bilgi ve becerileri sayesinde, ancak toplumsal bir mutabakatla kullanabilecekleri gerçeğidir! 

[7] Hatta öldükten sonra da, Mülk’ü, yani iktidar ve serveti, geride kalan çocuklarına bırakmaya çalışmaktadırlar; Bu konuda merak edenler Muaviye’nin kendisi öldükten sonra oğlu Yezid’in halife olması için, kendi sağlığında oğlu Yezid için de, halktan biat aldığını tarihi kaynaklarda bulabilirler!

 

[8] Bu konuda oturmakta olduğu veya ileride oturmayı umduğu iktidar koltuğuna rakip olular endişesiyle, kendi kardeşi olan, beşikteki sekiz aylık bebekleri, dünyaya doymamış nice çocukları boğan veya bir şekilde öldürerek, genç yaşta kardeş katili olan Osmanlı sultanlarının ibretlik durumları tarihi kaynaklardan öğrenilebilir!

[9] Krş. 41/10.

[10] Krş. 16/90.

[11] Krş. 16/105.

[12]  Krş. 5/38.

[13]  Krş. 5/32.

[14] Sözde Allah’ın âyetlerine inandıklarını söyleyen bu insanların, Allah’ın hem indirdiği Vahyin âyetleri, hem de yarattığı sünnetullah denilen tabiat âyetlerini fiilen tartışmaya açıp yok saymalarının dünyevi cezasını görüp anlamak için, bugünün İslam dünyası denilen toplumların durumuna bir göz atmamız kâfidir! Bugün 56 İslam ülkesinden en az 22’sinde kan gövdeyi götürmektedir! İnsanlar din adına, mezhep, adına, ideoloji adına biri birilerinin boyunlarını vuruyorlar! Ölenin de, öldürenin de ellerinde Mushaf, dillerinde Allahüekber, sedaları! Milyonlarca insan, çoluk-çocuk kadın-erkek, yaşadıkları toprakları, evlerini-barklarını, geride bırakarak, yollara düşmüşler, canlarını kurtarmak için arkalarına bakmadan kaçıyorlar! Burada insanın aklına şöyle bi soru gelebilir: Pekî bu insanlar nereye doğru kaçıyorlar? İlk akla gelen ve normal olanın, bu insanların, İslam dünyasının merkezi olarak kabul edilen Mekke ve Medine’ye doğru gitmeleridir! Ama bu insanların tek bir tanesi bile Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar gibi, adı İslam olan ve dünyanın da en zengin insanlarının yaşadığı topraklara gitmemektedirler! Herkesin görüp bildiği gibi bu insanlar her çeşit tehlikeyi göze alarak, bir batı-Hıristiyan ülkesine ulaşmak için yollara düşmüşler ve her gün onlarcası da, Ege ve Akdeniz’de boğularak can veriyorlar! Bu durumun müsebbipleri olan B O P’çular ise, sorumluluğu hiç üslenmemektedirler! Sanki orta da bir birlik ve beraberlik varmış gibi, bir de kalkmışlar, İslam işbirliğinden falan bahsediyorlar! Allah’ın âyetlerini tartışmaya açmanın, dünyevî cezasının nasıl olduğunu merak ediyorsanız! İşte size dünyevi ceza! Tabii ki, anlayacak kadar aklını kullananlar için!

Yazarın Diğer Yazıları