NEVÂ, 51/XV.

NEVÂ, 51/XV.

MÜMİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam) 

YERYÜZÜNÜN ZALİMLERİNE KARŞI DİRENMEK! 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

فَاصْبِرْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ {77}

Öyleyse (Ey elçi, ey muhatap) sen sabredip, dirençli ol! Zîrâ Allah’ın vaadi muhakkak gerçekleşecektir! Şu (Allah’ın mülkünü ele geçirip haksız yere kibirlenenler) hakkında vaadettiklerimizden bazılarını sana göstersek de, yahutta seni vefat ettirsek de, onlar bir gün (hesap vermek üzere) bizim huzurumuzda toplanacaklardır! 40/77.

Vahyin yani Kurân’ın, bu bağlamda insanlığa vermek istediği mesajı anlayabilmemiz için, Mümin suresinin bu bölümündeki 77. âyetin birinci kelimesi olarak geçen فَاصْبِرْ  – Fasbir” kelimesinin üzerinde biraz durmamız gerektiği kanaatindeyim! Bir defa şunu bilelim ki, bu kelimenin başındaki  “ف  –Fa” harfi, kelimenin aslından değildir. Emri’hâdır olan bu kelime aslında  “Isbir” şeklindedir! Arapça gramer kuralına göre, kelimenin başındaki “Fa” harfi, tâkip fâ’sı dediğimiz harf dir. Biz bu takip Fa’sı’nın manasını yansıtmak için âyetin mealinin başına “Öyleyse” kelimesini koymayı uygun bulduk! Çünkü âyetin başındaki bu  ف  –Fa” harfi ile şu mesajın verildiği kanaatindeyim:  Yeryüzünde Allah’a, [1] âit olan, Mülk’ü, yani iktidar ve serveti, bir şekilde ellerine geçiren, her çağın Firavun bozuntusu zalim diktatörleri ve yandaşlarının yaptıkları zulme ve haksızlığa karşı, “Sen ey (hakkı-hukuku adalet ve eşitliği savunan) elçi! Ey muhatap! Öyleyse bu zalimlerin sana ve senin gibi düşünüp inananlara yaptıklarına karşı, sen sabredip- dirençli ol!”

 Yukarıda bu فَاصْبِرْ  – Fasbir” Yani “Sen sabredip dirençli ol” ifadesini, biraz analiz yapmamız gerektiğini arz etmiştim! Bu kelimenin aslı, kökü yani masdarı اَلصّبْرُ  – Es’sabru” kelimesidir. Bu kökten gelen kelimeler bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile Kurân’ı kerimde, 78 kere geçmektedir. Kelimenin lügat manasına gelince; Kişinin nefsini hapsetmesi-tutması, Direnmesi, Her nesnenin kenarı, Ak bulut parçası, Bir çeşit ot’un adı, Sert taş, Kefil gibi daha birçok manaya gelmektedir. (Ahterî+Lisan..)  Biz 77. âyette geçen bu kelimeye âyet içerisindeki konum ve kalıbını da dikkate alarak  Öyleyse (Ey elçi, ey muhatap) sen sabredip dirençli ol!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

Bu “Sabır” kelimesinin Türkçede ki yaygın kullanım şekli ile Arapça daki yüklendiği orijinal anlamı arasında biraz fark olduğunu görüyoruz. Şöyle ki: “SABIR” Güzel Türkçemizde kişinin yanlış tevekkül anlayışı sonucunda, elinden geldiği halde yapması gereken, birçok şeyi yapmadan, başına gelen bir olumsuzluğun def edilmesini, bir başka varlıktan umarak, miskince beklemesi şeklinde algılanmaktadır. Kişi böyle bir anlayışa sahip olunca, kendi özgür tercihi ile yapmış olduğu yanlışlıkların sorumluluğundan kurtulmak için, başına gelenlerin ezelde yazılmış bir alın yazısı, yani Allah’ın kaderi olduğunu düşünerek, insanın iradesini de sıfırlamaktadır. İşte bu durumun kişiyi insan olmaktan çıkartıp, onu sıradan bir eşyaya dönüştürmek gibi, çok yanlış bir kanaatin, maalesef İslam coğrafyasında hâkim olduğunu esefle müşahede etmekteyiz! Netice de İslam toplumunun yaşadığı olumsuzlukların meydana gelmesinde bu yanlış sabır anlayışının da etkili olduğu anlaşılmaktadır!

 Oysaki orijinal metinde, yani Kurân âyetlerinde geçen orijinali ile  “Sabr”  Türkçe kullanımı ile “Sabır” : “Kişinin, başına gelen bir olumsuzluğa karşı, kendi özgür irâde ve imkânları dâhilinde, yapabileceğinin âzamîsini yaptıktan sonra, sonucu İlâhî iradeye havale ederek sonuna kadar, bağırıp çağırmadan ­­direnmesidir­­­­.”  Bu 77. âyetin başındaki “Fasbir” yani dirençli ol, emrini veren elbette ki Yüce Yaratıcıdır. Bu emrin muhatabı ise öncelikle Allah’ın elçisi olmakla beraber, Vahye yani Kurân’a inanıp Allah’a güvenen her insandır. Burada şöyle bir soru akla gelebilir? Öncelikle Allah elçileri olmak üzere, Vahye yani Kurân’a inanıp Allah’a güvenen insanlar, neye karşı sabredip direnç gösterecekler?

Cevap: bu insanlar, “Biriktirerek çoğaltmayı hayatın tek gayesi olarak gören, bunun için de, yeryüzünde Allah’ın mülkünü, yani iktidar ve serveti bir şekilde ellerine geçiren Firavunlar, Nemrutlar ve onların yandaşlarının yaptıklarına karşı sabredip direnç göstereceklerdir”! Çünkü Kurân’ın dokuzlu çete[2] olarak tarif ettiği bu zorbalar ve yandaşları, yeryüzünde uyguladıkları haksızlıklar ve yaptıkları zulümlerle, Elçiye inanıp Allah’a güvenen insanlara âdetâ dünyayı dar etmektedirler! Bundan dolayı, yukarıdaki âyette, kendilerine yapılanlara karşı bu insanlar sabredip dirençli olmaya çağrılmaktadırlar!

Çünkü insanlığın geneline âit olan ortak değerleri bir şekilde ellerine geçiren bu zorbalar, yeryüzünde hak-hukuk, adalet, eşitlik, paylaşım, bölüşüm gibi evrensel değerlerin en büyük düşmanıdırlar! Böyle olunca da bu zalimler,  yeryüzünde yukarıda kaydettiğimiz evrensel değerleri savunmak için çaba sarfeden, Allah elçilerinin ve Onlara inanıp güvenenleri de en büyük düşmanıdırlar! Onun için başta Allah elçileri olmak üzere, yeryüzünde hak ve hukuku savunan tüm muhatapları, Yüce Yaratıcı, bu zalimlerin yaptıkları her türlü haksızlık-hukuksuzluk ve zulme karşı direnmeye davet etmektedir! Bu durum sadece günümüzün problemi olmayıp, aksine insanlığın tarihi kadar eski bir problemdir! Bizim bu yorumumuz, biraz da bir sonraki âyet olan 78. âyete dayanmaktadır! Bakınız o âyette Rabbimiz ne buyuruyor:

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلاً مِّن قَبْلِكَ مِنْهُم مَّن قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُم مَّن لَّمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ فَإِذَا جَاء أَمْرُ اللَّهِ قُضِيَ بِالْحَقِّ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ{78}

Ve şu da bir gerçektir ki, Biz senden önce de çok sayıda elçiler görevlendirdik ki; Onların bazılarından sana bahsettik, fakat bazılarından ise hiç bahsetmiyoruz bile! Hiçbir Peygamber Allah’ın izni olmadan (kendi arzusuna göre-resen) bir âyet-mucize gösteremez! Allah’ın iradesi ortaya çıktığı zaman ise, hak ve hukuka dayalı olarak hüküm çoktan gerçekleşmiş olur! İşte o anda orada, hayatın gerçeği olan hak ve hukuktan koparak, kendi kuruntularının peşinden gidenler, kaybetmiş olduklarını anlayacaklardır! 40/ 78.

“Biz senden önce de çok sayıda elçiler görevlendirdik ki; Onların bazılarından sana bahsettik, fakat bazılarından ise hiç bahsetmiyoruz bile!...” İfadesi, bugün bizim bilemediğimiz çok sayıda elçinin-peygamberin görevlendirilmiş olduğunu göstermektedir! Bugün insanlara adlarından bahsedilmeyen çok sayıda elçinin görevlendirilmesinin sebebiyse, yeryüzünde halen devam etmekte olan, haksızlık-hukuksuzluk ve zulme karşı Yüce Yaratıcının tarih içerisindeki uyarı ve ikazlarının hiç eksik olmadığının en büyük kanıtıdır![3]

78. âyetin bir bölümü olan “أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ  – En Ye’tiye bi âyetin” Yani Âyet-mucize-getirmek” ifadesinin üzerinde de durmamız gerektiğini düşünüyorum!

آيَةً  – Âyet”  Aslı Arapça olan bu kelimenin, Türkçe karşılığı olarak, şu manaların verildiğini görüyoruz: Alâmet, Belirti, İz, Özellik, Muhataplarını, hayret’te bırakan, acayip olay, nesne (mûcize), Cemaat-Topluluk. Yüce yaratıcının koyduğu, tabiat yasalarına göre, cereyan eden her türlü, tabiat olayları, yani her türlü enfûsi (insanın kendi içinde) ve âfâkî (insanın) kendi dışındaki olaylar, yani kevnî âyetler. Ve son olarak, teknik anlamda, Allah’ın insanlık için indirdiği, vahyi’metlüv’ün, yani kitabın/Kurân’ın en küçük bölümlerinden her biri,  yani Kurân âyetleri. (Ahterî- Lisanul’Arap).

Biz âyet metnindeki konum ve kalıbını da, düşünerek buradaki  آيَةً  – âyet”  kelimesine, âyet-mûcize şeklinde mana vermeyi uygun bulduk.

 

Bu آيَةً  – Âyet” kelimesi, bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile Kurân’ı Kerim’de yaklaşık 350 yerde, tekil/müfret, 277 yerde de çoğul/cemî olarak geçmektedir. Biz yukarıdaki âyette geçen آيَةً  – âyet” kelimesine âyetin meâlinde her ne kadar âyet-mûcize manası verdik ise de, bu kelime Kurân’da geçtiği her yerde mûcize manasına gelmez. Esasen Kurân’da geçen bu  آيَةً  – âyet” kelimeleri hiçbir yerde bizim dini kültürümüzde anladığımız mana daki, mûcize manasına ise hiç gelmez.

 

Örneğin 30/ 20. âyette; Allah’ın bizi topraktan yaratması… 30/21. âyette; Rabbimizin bize kendi cinsimizden, huzur bulacağımız eşler yaratması… 30/22. âyette; Gökleri ve yeryüzünü halk etmesi/yaratması… 30/23. âyette; Gece ve gündüzü yaratması…30/24. âyette bize korku ile ümidi birlikte yaşatmak için, çakan şimşeği yaratması…30/25. âyette; Göğün ve yerin O’nun koyduğu yasalara göre ayakta durması… Ve 30/46. âyette, yağmurun müjdecisi olarak, önden rüzgârları göndermesi, Allah’ın âyetleri olarak geçmektedir. Ayrıca, bkz. 41/37. ve 39. âyetlerle, 42/29. ve 32. âyetler! Konunun daha rahat anlaşılması ümidiyle, Kurân tabiri ile “âyet” dini kültürümüzde ise, “mucize” olarak bilinen bu konunun üzerinde de, biraz durmak istiyorum: 

 

MÛCİZE, NEDİR? NE DEĞİLDİR? 

 

Bi                                          r kere şunu çok iyi bilip kabul etmemiz gerekir ki; “MÛCİZE” kelimesi Arapça olmasına rağmen, Kurân’ı Kerîm de kesinlikle geçmemektedir. Fakat sağlam hadis kaynaklarında bu kelimenin geçip geçmediği konusunda kesin bir kanaate sahip değilim! Ancak bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile bu “MÛCİZE”  kelimesi, sadece çeşitli Kur’an meallerinde takriben seksen doksan yerde, geçmektedir. Mucize kelimesinin Kur’an meâllerin de geçtiği yerlerde, “Âyet, Beyyinât, Sultan” ve benzeri kelimelerin Türkçe karşılığı olarak karşımıza çıkmaktadır. Örnek olarak krş. 2/74. 145. 211. 3/49. 4/153. 5/114. 6/35. 37. 109. 158. 7/73. 85. 101. 103. 105. 132. 10/20. 79/20. ve daha birçok âyet… Tüm bu âyetlerin meallerinde, mûcize şeklinde geçen kelimenin, âyet kelimesinin Türkçe karşılığı olarak yer aldığını görüyoruz. Hâlbûki âyet kelimesi gibi, mucize kelimesi de Türkçe değildir.

 

Bu kelime Arapça “A C Z ” kökünden gelmektedir. Ve muhatabını âciz bırakmak, kişinin kendi çalışması ile elde edemeyeceği şey, Kadınların başlarına bağladıkları ve onunla başlarını örttükleri nesne, gibi manalara gelmektedir (Ahterî). Bu zâviyeden bakınca, Mucize kelimesi âyet kelimesinin bire bir karşılığı olacak bir kelime değildir. Esasen Mucize ne Kurân’ın konusudur, ne de bu ümmetin konusudur.

 

Çünkü bu kelimenin yüklendiği mefhum ve insan belleğinde yapmış olduğu çağrışım, İslam’dan çok, (aslı İslam olduğu halde, kendi müntesipleri, yani kendi din adamları tarafından tahrif edilen) İslam öncesi dinlerin ve o dinlerin müntesipleri olan toplumların, özellikle de Hıristiyanların meselesidir. Buna rağmen, bu kelimenin, İsrâiliyattan (yani İslam’a, tahrif edilmiş eski dinlerin etkisi olarak) bizim dini kültürümüze sonradan girdiği konusundaki kanaatimizi sizlerle de paylaşmak isterim!

 

Öte yandan bu kavram; Sanki Kurânî bir karşılığı varmış gibi, İslam toplumu tarafından da, olduğu gibi kabul edilmiştir. Ve bugün mûcize denince, halkımız arasında, Sünnetullah’ın dışında, kalan “olağan dışı kural dışı” şeyler anlaşılmaktadır. Ne yazık ki artık bu günün Müslümanlığının bilinçaltında, “Allah” ve “Mûcize” kelimeleri, sanki sihirli, şifreli iki kelimeye dönüştürülmüşlerdir. Tarih, tabiat ve bilimle de, ilişkileri kesilip, sünnetullah’a, yani İlâhî oluşumlara/tabiat kanunlarına, tümü ile yabancılaştırılan bu kelimeler, bir kısım insanların bilinçaltında, âdetâ bir ilizyon malzemesi olarak kullanılmaktadır!

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Hâlbûki âyet-Mûcize, kesinlikle Sünnetullah’ın dışında kalan olağan dışı, kural dışı, bilim dışı şeyler değildir. Bilâkis Mûcize, “Sünnetullah çerçevesinde cereyan eden, olağan ve fakat muhatabını âciz bırakan şey” demektir. Mesela, Güneşin her gün, çok dakik olarak, hiç şaşmadan doğup batması ve bunun sonucunda da, gece ve gündüz’ün meydana gelmesini Yüce yaratıcı âyet, yani mûcize olarak vasıflandırmaktadır! Buna rağmen, bu olaylar, biz insanlar için hiçbir zaman için mucize olarak görülmediği gibi, hattâ son derece sıradan ve olağan bir hadise olarak görülmektedir!

 

Öte yandan bir insan olarak bizim, Güneşin hareketleri ile gece ve gündüz’ün meydana gelmesi gibi konularda hiçbir dahlimizin olması söz konusu olmayacağı da, gayet açık ve tabiidir. Fakat tabiat kanunlarının[4] bir gereği olarak cereyan eden bu olayların, bizleri âciz bırakmış olması da bir gerçektir! (krş. 30/23.) Buna rağmen Sünnetullah çerçevesinde cereyan eden bu hadiseler, Allah cc. tarafından âyet/mûcize olarak değerlendirilmektedir. 

 

Ayrıca insanın topraktan yaratılması, 30/20., Size kendi cinsinizden huzur bulacağınız eşler yaratması, 30/21., Gökleri ve yeryüzünü halk etmesi/yaratması, 30/22. Ve yağmurun müjdecisi olarak, (Allah’ın) önden rüzgârları göndermesi, 30/46.  Allah’ın âyetleri (yani mûcizeleri) olarak, Kur’an da geçmektedir. Hâlbûki biz her ne kadar cereyan eden bu olaylar karşısında acz içinde kalsak da, bunları mûcize olarak değil, sıradan olaylar olarak görürüz! Kısaca bir daha tekrarlamamız gerekirse, Mûcize: Sünnetullah’ın dışında olan, olağanüstü, hârikul’âde, kural dışı şeyler değil! Tam aksine Mûcize: Sünnetullah dâhilinde, olağan, kurallı olarak cereyan eden olaylardır.

 

Mûcize ile ilgili verilen bu bilgiler ışığında konuyu değerlendirdiğimiz zaman, şu yargıya varmak zorunda kalıyoruz! Kurân’ın âyet olarak isimlendirdiği, mûcize: Şu ana kadar bizim bildiğimizin aksine, kesinlikle Sünnetullah’ın dışında kalan, kural dışı olağan dışı olaylar değildir. Aksine yine Kur’an da âyet olarak geçen, (fakat bizim dini kültürümüzde “mûcize” olarak bilinen) şeyler: Aslında, Dünya kuruldu kurulalı Sünnetullah çerçevesinde devam edip duran, fakat bir insan olarak bizim hiçbir şekilde müdahale edemediğimiz için bizi âciz bırakan, kurallı ve olağan olaylardır. Ve bu devam eden olaylar, hiçbir insan için, hiçbir zaman ve mekân da, hiçbir şekilde değişmeyecektir. Bunu Yüce Yaratıcı bizzat kendi vahyettiği, indirdiği Kitabında yani Kurân’ın da beyan etmektedir. (krş. 17/77. 35/43. 14/33. ve 7/185). 

 

Bir başka deyişle Ay’ın yarılması değil ve fakat Ay’ın kendisi yani yaratılması mûcizedir. Ve tıpkı bunun gibi, gökyüzündeki yıldızların, gezegenlerin, içinde yaşadığımız güneş sisteminin Allah’ın koyduğu fizik kanunlar, yani sünnetullah çerçevesinde, kendi yörüngelerinde hiç şaşmadan dönüp durmaları, âyettir yani mûcizedir. Fakat içerisinde yaşadığımız halde Kâinât’ta yani etrafımızda cereyan eden bu olayları her nedense, âyet/mûcize olarak görmediğimiz gibi, bunları alelâde sıradan şeyler olarak görürüz! İşte Yüce Yaratıcı bizden içerisinde yaşadığımız Kâinât’ta ki bu oluşumlar üzerinde düşünerek, kendi aklımız ve özgür seçimimizle, bu oluşumların arkasındaki gücün sahibini tanıyarak O’na inanıp güvenmemizi istemektedir!

 

Yoksa sünnetullah’a zıt, kural dışı olağan dışı bir olayla, insanın iradesini, yani insanın kendi özgür seçimini devre dışı bırakarak, o nu inanmaktan başka seçeneği kalmayacak bir konuma getirmek istemiyor. Şâyet aksi olsa bile, o zaman inanmaktan başka çaresi kalmayan insanın bu inancına zâten îman denemezdi. Tıpkı ölümün soğuk nefesini ensesinde hisseden, Firavun’un, hattâ başka alternatifleri kalmadığından dolayı, yani mecbur kaldıkları için, bir kısım insanların zorla da olsa, kelimeyi tevhid’i dilleri ile terennüm etmeleri gibi. Bu konuda Ebu Süfyan’ın ve karısı Hind’in dilleri ile itiraf etmek zorunda kaldıkları, iman iddialarının da örnek olarak gösterilebileceğini düşünüyorum! Bu zâviyeden bakınca; Esasen îman: Kişinin yanlışı, inançsızlığı küfrü ve şirk’i seçme özgürlüğü olduğu halde, bu yanlışları bırakarak, doğruyu bulup o nu kendi özgür iradesi ile seçip inanması ve güvenmesidir.

 

Kişinin başka hiçbir seçeneği kalmadığı için inanmak mecburiyetinde kalması, insanın iradesini kaldırıp yok hale getirdiği için, insanı, insan olmaktan da çıkartırdı ve onu taş gibi toprak gibi, ağaç gibi sıradan bir varlığa dönüştürürdü. Bu durumda alternatifi olmadığı için îman eden kişiye de, bu inancından/îmanından veya iradesiz olarak icra ettiği inançsızlığından dolayı, ödül veya ceza verilmesinin kesinlikle bir mantığı olamazdı! Yani bu durumda âhiret, hesap kitap, gibi kavramlar anlamsız hale gelirdi. Hattâ bu durumda, ödül olarak Cennet’in ceza mahalli olarak ta Cehennem’in varlığının hiç bir değeri kalmazdı!

 

Verilen bu bilgiler ışığında bakınca yukarıdaki 40/78. âyetin daha iyi anlaşılacağını ümit ediyorum! Şimdi tekrar hatırlarsak, Rabbimiz bu âyette Hiçbir Peygamber Allah’ın izni olmadan (kendi arzusuna göre-resen) bir âyet-mucize gösteremez!” buyurmaktadır! Bize göre Yüce Yaratıcının bu âyetle verdiği mesaj: İslam öncesi Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi dinler de, gerçek mahiyeti bozularak bir şirk aracı haline getirilen mucize kavramının, Müslümanlar için kesinlikle kabul edilmemesi gerektiği, mesajıdır! Çünkü tahrif edilmiş dinlerden özellikle Hıristiyanlar, bu mucize kavramını o kadar abartmışlar ki, bugün eldeki İncilleri okuduğunuz zaman, bu kitabın içerisinde sanki Allah’ın elçisi İsa as.’ın mucizesinden başka bir konu yok gibidir! Yani İncil’in ana konusu sadece İsa as.’ın mucizelerine ayrılmıştır.

 

Değişik kişiler tarafından kaleme alındığı için[5]biri birini tutmayan, bugün eldeki İncilleri okuduğunuz zaman, İsa as.’ın doğumu, hayatı ve ölümünün, öldükten üç gün sonra da tekrar dirilerek, göğe yükselmesinin tümüyle mucize olarak değerlendirildiğini görürsünüz! Hıristiyanlar mucize konusunu o kadar abartmışlardır ki, sonunda İsa as.’ın önce Allah’ın oğlu, sonra da tanrı olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmişlerdir! (krş. Matta: Bölüm 28/ Son buyruk. Markos: 16/14-18; Luka: 24/ 36-49. Yuhanna: 20/19-23. Elçi: 1/6-8). Maalesef Hıristiyanların bu şekilde kendi Peygamberlerinin mucizelerini abartılı bir şekilde anlatmaları, Müslümanlarında âdeta Peygamber yarıştırırcasına (tıpkı benim babam senin babanı döver mantığı ile) Allah Resulüne birçok mucize isnat etmelerine sebep olmuştur! Hâlbuki Allah Resulünün tek mucizesi, bugün elimizde bulunan Allah’ın kitabı Kurân’dır!(krş. 29/50. 51.)

 

Kurân’ın bu 78. âyetteki beyanına göre, gerek Kurân’da isimlerinden bahsedilsin, gerekse de isimleri bahsedilmemiş olsun, hiçbir elçi-Peygamber, kendi isteği doğrultusunda âyet, yani mucize göstermemiştir, gösteremez de! Eğer bir elçi Allah’a rağmen, yani Allah’ın izni olmadan bir âyet, bir mucize getirdiğini iddia ediyorsa, hem o elçi hem de getirdiğini iddia ettiği âyet-mucize ikisi de sahtedir, yani O insan Allah’ın elçisi değildir (krş. 6/93.). İşte bu 78. âyette özellikle verilmek istenen mesajın bu olduğu kanaatindeyim! Allah’u âlem!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazımızda, Mümin Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız) 

 

                   Yaşar GÜLAÇTI. 13 Ekim. 2016. Hartlap /K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Yani “toplumun geneline âit olan” demektir! Çünkü bu bağlamda bir şeyin Allah’a âit olması ile toplumun geneline âit olması kastedilmektedir! Bu kavramın zıddı ise: Mülkün yani İktidar ve servetin belli bir guruba, belli bir cemaate, belli bir sülaleye, belli bir aileye veya belli bir insana ait olması demektir ki, işte Kurân bunu reddederek “Mülk” sadece Allah’ındır (yani halkın genelinindir) demektedir!

 

[2]Dokuzlu çete” deyimi, bir Kurân tabiridir. Onun için bizde bu tabiri, yeri geldikçe sık sık kullanıyoruz! (krş. 27/48.)

 

[3]

Yazarın Diğer Yazıları