Kendimiz Kalarak Gelişmek

Tekâmül sözcük anlamıyla gelişme, olgunlaşma ve evrim anlamına gelmektedir. Bir anlamda, insanlığın gelişme tarihi olarak ifade edebileceğimiz tekâmülün tarihi en az insanlık tarihi kadar eskidir. Rabbi Teâlâ tarafından insanlığa rehber olarak gönderilmiş olan peygamberler,   risaletleri döneminde gerek maddî ve gerekse manevî bakımından insanlığın gelişmesine, yani tekâmülüne rehberlik ve öncülük yapmışlardır. Bu süreç Hazreti Âdem (as) ile başlayıp âhir zaman Resulü Efendimiz(sav) ile son bulmuştur.

Bilindiği gibi, mensubu olduğumuz İslâm Dini, bizlerin maddî-manevî her anlamda ve her yönüyle gayretli olmamızı, çalışmamızı teşvik eder. Söz konusu ettiğimiz konumuzla ilgili olarak gerek Kur’ânı Kerimde ve gerekse hadisi şeriflerde birçok ayeti kerime ve birçok hadisi şerif bulmak mümkündür. Efendimiz(sav) bir hadisi şeriflerinde, “İki günü birbirine eşit olan kişi ziyandadır” buyurmuştur. Efendimiz(sav)in hadisi şeriflerinde geçen “ziyandadır” ifadesi,   hem maddî ve hem de manevî anlamda anlaşılması gerekir her halde. 

Efendimiz(sav)in kutlu yolundan giden Sahabe efendilerimiz ve daha sonra gelenler,”Bu dünyayı Âhiretin tarlası” olarak gördükleri için, hedeflerine  ulaşabilmek için hem maddî ve hem de manevî anlamda çok büyük gayret göstermişlerdir. Bunun sonucunda, “Dört halife devrinde”   İslâm devletinin sınırları, doğuda İran ve Kafkasya fethedilerek Ceyhun ırmağına, batıda ise,  Mısır ve Libya fethedilerek Cezayir’e kadar ulaşmıştır. Söz konusu aynı inanış ve aynı anlayışla hareket eden Emevî ve Abbasi’ler döneminde ise İslâm Devleti’nin sınırları, Atlas okyanusundan Anadolu içlerine ve Orta Asya’ya kadar uzanmış olacaktır.

Türklerin 10. yüzyılın başlarından itibaren kitleler halinde İslâm dinine girmeleriyle beraber, İslâm fütuhatlarında yeni bir dönem başlamıştır. Söz konusu bu yeni dönemde kurulan Müslüman Türk devletleri, tıpkı Sahabe efendilerimiz gibi, Efendimiz(sav)in tavsiyeleri doğrultusunda hareket ederek İslâmiyet’in çok daha geniş alanlara yayılmasını sağlamışlardır. Bu anlamda, Büyük Selçuklu imparatorluğu Anadolu coğrafyasını İslâmlaştırmayı hedeflerken, Osmanlı imparatorluğu ise Balkan coğrafyasını İslâmlaştırmayı hedeflemiştir. Bu yönleriyle Anadolu ve Balkanlar bizlere Selçuklu ve Osmanlıların hediyesidir. Yani, adı geçen coğrafyalar önce Rabbi Teâlâ’nın dilemesi ve sonra da onların gayretleri neticesinde İslâmlaşmıştır.

Anadolu Selçuklu devletinden sonra Anadolu Türk birliğini kuran Osmanlı Devleti, kuruluş ve yükseliş dönemlerinde Balkan coğrafyasında izlediği çok akılcı ve çok gerçekçi politika sayesinde, önemli ölçüde Balkan coğrafyasının İslâmlaşmasına vesile olmuştur. Fakat ne var ki, daha sonraki dönemlerde Osmanlı Devleti, Avrupa devletleri karşısında daha önceki yıllarda göstermiş olduğu başarıyı gösteremeyerek girmiş olduğu savaşları kaybetmeye başlamıştır. Çünkü artık, gelinen nokta itibarıyla devlet ve millette kuruluş ve yükseliş dönemlerinde var olan “gaza” ve “cihat” ruhu yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır. Gelinen nokta, bu olumsuz anlayışın cephelere olumsuz şekilde yansımasından başka bir şey değildir. Söz konusu bu olumsuzluklar sonucunda Osmanlı Devleti 1699 yılında yapılan Karlofça Antlaşması ile tarihinde ilk defa toprak kaybetmiş olacaktır. II. Viyana kuşatmasından sonra yapılan savaşlarda alınan ilk ciddi yenilgi ve akabinde yapılan söz konusu antlaşmayla kaybedilen ilk toprak kaybı, Osmanlı devlet adamalarına çok ağır gelmiştir. Osmanlı Devleti başlangıçta bunu kabullenmek istemeyerek, XVIII. yüzyılın başlarında giriştikleri savaşlarla toprak kayıplarını telafi etmeye çalışacaklar, fakat ne yazık ki başarılı olamayarak yeni topraklar kaybetmek zorunda kalacaklardır. Çünkü gelinen nokta itibarıyla, artık inkâr edilemeyecek bir gerçeklik vardır ki o da, artık Batının askeri ve teknolojik açıdan Osmanlı Devleti’nden üstün olmasıdır.  

Ortalama olarak 200 küsur yıldır Avrupalı sömürgeci devletler karşısında toprak kaybına uğrayan Osmanlı Devleti, siyasî rekabetten dolayı XVII. yüzyıl içerisinde daha henüz Batının üstünlüğünü kabul etmiş değildir. Bundan dolayı, söz konusu yüzyılda çeşitli alanlarda yapılan ıslahatlarda daha henüz Avrupa etkisi yoktur. Bundan dolayı, söz konusu yüzyılda yapılan ıslahatlarda herhangi bir Avrupa ülkesi örnek alınmayarak, hedef klasik çağ olarak ifade edilen XVI. yüzyıldaki gelişmişlik düzeyine ulaşmak olmuştur.

Osmanlı Devleti XVII. yüzyıl içerisinde Avrupa devletleri karşısında aldığı mağlubiyetlerden sonra, XVIII. yüzyıldan itibaren Avrupa devletlerinin üstünlüğü gerçekliğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Bundan sonraki süreçte artık Osmanlı Devleti, devleti dağılmaktan kurtarmak için yapacağı ıslahatlarda Batıyı örnek almaya başlamıştır. Bunun sonucunda Gerek Tanzimat ve gerekse Meşrutiyet dönemlerinde siyasî, hukukî ve askerî alanlarda birçok yenilik yapılmıştır.

Fakat ne var ki yapılan ve yapılmaya çalışılan düzenlemeler, yenilgi psikolojisi ile yapıldığı için, maalesef yapılan düzenlemelerde taklit düzeyinin üzerine çıkılamamıştır. Genel anlamda yapılmaya çalışılan düzenlemelerin mantığında aşağılık kompleksi olduğu için, düzenlemelerin içeriğinde siyasî ve kültürel anlamda bir reddi miras vardır. Yani, mensubu olduğumuz medeniyetin değer yargılarına olan güvensizlik.

Hâlbuki yapılan düzenlemelerin millet olarak, ümmet olarak bizi biz yapan değer yargılarımıza uygun olarak yapıldığı zaman bir anlamı ve bir faydası olabilirdi. Yani, önemli olan kendimiz kalarak gelişmek, kendimiz kalarak yükselebilmekti. Ama olmadı, olamadı. Maalesef yanıldık, aldandık, Batının içi boş/kof slagonik değer yargılarını kabul ederek gelişebileceğimiz yanılgısına düştük.

Gönlümüz ister ki, devlet olarak, millet olarak, hiç olmazsa bundan sonraki süreçte yapacağımız düzenlemeler, kendi değer yargılarımıza uygun olsun…

Vesselâm…           

 

                    

Yazarın Diğer Yazıları