N E V Â 5I./XVI.

N E V Â 5I./XVI.

MÛMİN SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (son bölüm)

 

YÜCE YARATCTNIN İNSANLIĞIN İSTİFADESİNE SUNDUĞU HERTÜRLÜ DEĞERİ KULLANDIKLARI HALDE, O’NA KARŞI NANKÖRLÜK YAPANLARIN PİŞMANLIKLARI!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ {79} وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً فِي صُدُورِكُمْ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ {80} وَيُرِيكُمْ آيَاتِهِ فَأَيَّ آيَاتِ اللَّهِ تُنكِرُونَ {81}

O Allah’ bir kısmına binesiniz, bir kısmı ile de yeme-içme ihtiyaçlarınızı karşılayasınız diye, evcil hayvanları sizin emrinize âmâde kılandır! O hayvanlardan daha birçok şekilde faydalanır ve gönülden arzu ettiğiniz birçok özlemlerinizi de onlar vasıtası ile yerine getirirsiniz! (örneğin) o hayvanlarla ve gemilerle hayatın yükünü taşırsınız!

(O halde) Size âyetlerini bu şekilde gösteren (yeryüzündeki varlıkları da emrinize veren) Allah’ın hangi âyetlerini inkâr edip yok sayabilirsiniz?  40/79. 80. 81.

الْأَنْعَامَ  – El’Enâm” 79. âyette geçen bu kelime Arapça“Neam” yani Türkçemizdeki “Nimet” kelimesinin çoğuludur. Nimetler demektir. (Allah’ın insanların istifadesine sunduğu her çeşit varlığı içine alan bu kelime) Mal-mülk, para altın-gümüş, canlı-cansız her çeşit varlık ve değeri ifade eder. (Fakat hayvancılıkla geçimini sağlayan göçebe Araplar, sonradan “El’Enâm” kelimesini, kendilerinin her şeyi olan, sadece canlı hayvanları ifade etmek için kullanmaya başlamışlardır! Yani Araplar, (hâlen bu kelimeyi) Başta deve olmak üzere, sığır, koyun-keçi, at ve merkep gibi, diğer evcil hayvanların tümü için kullanmaya devam etmektedirler! (Ahterî+Lisanul Arap)

Ayrıca bu mastardan gelen kelimelerin; Yumuşak olmak, Rahat olmak, Memnun olmak, Sevinmek, Vermek, İkram etmek, Evet demek, Nimet vermek, Refaha kavuşturmak, gibi manalara da geldiği görülmektedir! Bu “El’Enâm” kelimesi Kurân’da bir surenin adını da taşımaktadır. Söz konusu surenin ismi olan “El’Enâm” kelimesi o surede, özellikle Kâbe’ye hediye ve adak olarak getirilen ve o dönemin Mekke’sinin “dokuzlu çetesi [1] olan tefeci bezirgânlar tarafından el konulan, altın-gümüş, her çeşit ziraî mahsul, deve ve sığır gibi, diğer tüm evcil hayvanlar için de, kullanılmıştır!

Bu 79. ve 80. âyetlerde yukarıda geçtiği gibi, devamlı mucize beklentisi içinde olan insanlara da bazı mesajların verildiğini düşünüyorum! Yani burada peygamberler için resen mucizeye, (hattâ azizler ve veliler için de resen keramet’e) inanan insanlara, bazı mesajlar verilmiş olabilir! Fakat biz bu mesajlara geçmeden önce, durumun daha iyi anlaşılması için, Kur’an indirilmeden önceki toplumların kültürlerine ve dini inançlarına, şöyle kısaca bir göz atacağız. Çünkü bu insanların inanç sistemlerinde ve kültürlerinde, Kurân’da “En’âm” olarak isimlendirilen bazı hayvanlara, tanrısal bir takım misyonlar yüklenmekteydi! Örneğin, Hindu’larda inek, tanrının yeryüzündeki sembolü olduğu için bir tanrı gibi saygı görürken, kadim mısır din ve kültürlerinde de boğa-Apis öküzü, Tanrı İzus’un yeryüzündeki sembolü olarak saygı görürdü! Tıpkı bunun gibi, keçi Asur imparatorluğunun kültür ve dininde kara’da Tanrıyı temsil ettiği için saygı görürken, balık’ da, Asur halkının deniz tanrısının sembolü idi!

İşte Kur’an geçmiş milletlerin din ve kültürlerindeki bu yanlışlıkları deşifre etmek için, tüm hayvanlar gibi “El’Enâm” kelimesi ile ifade edilen hayvanların da, Tanrının sembolleri falan değil, sadece Allah’ın insan için, musahhar kıldığı yani insanın emrine âmâde olarak yarattığı varlıklar olduğunu beyan etmektedir. Yani ey insanlar! “Siz bu hayvanların bazılarının etinden-sütünden, kılından, tüy’ünden, yününden, yapağısından, bazılarının da gücünden istifade ediyorsunuz! Örnek olarak, onların üzerine binerek, arabanıza koşarak, çift sürmek için saban’a koşarak, o hayvanlardan yararlanıyorken, nasıl olurda bu hayvanlara yeryüzünde tanrının kendisi veya temsilcisi imiş gibi davranırsınız” mesajı verilmektedir.

Hattâ ey insanlar! Siz bunlarla da yetinmiyorsunuz! Allah’ın tabiata nakşettiği fizik yasalarının gereğini yerine getirip, gemileri, kara ve hava taşıtlarını kullanarak, hem istediğiniz yerlere seyahat ediyor, hem de kendi yükünüzü hatta hayatın yükünü taşıyorsunuz! İşte Yüce yaratıcının insanlık için tüm bu imkânları sağlamış olması, Allah’ın sizlere lütfettiği en büyük mucizelerdendir! Daha ne mucizesi bekliyorsunuz! Sizin aklınız, gözünüz kulağınız, tüm bu mucizeleri görüp takdir etmeye yetmemiş olmalı ki, kalkmışsınız Allahın gerek münzel olan Kurân âyetlerinden, gerekse de tabiat âyetlerinden olan bu âyetlerden nicelerini görmezden gelip yok saymaya yelteniyorsunuz?

 أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ كَانُوا أَكْثَرَ مِنْهُمْ وَأَشَدَّ قُوَّةً وَآثَاراً فِي الْأَرْضِ فَمَا أَغْنَى عَنْهُم مَّا كَانُوا يَكْسِبُونَ{82}

Onlar yeryüzünü dolaşarak, kendilerinden öncekilerin (ibretlik) sonlarını neden görmek istemezler? Hâlbûki o öncekiler, kendilerinden daha kalabalık ve daha güçlü oldukları gibi, yerkürede de, daha kalıcı izler bırakmışlardı! Buna rağmen birikimleri onlara hiçbir yarar sağlamamıştı! 40/82.

82. âyetin meâlinin başında geçen “Onlar” ifadesi ile kimlerin kastedildiği konusunda biraz kafa yormamız gerektiği kanaatindeyim! Kurân’ın tüm âyetleri gibi bu âyetin hükmünün de genel olmasına rağmen, duruma bu surenin perspektifinden baktığımızda, bize göre, 82. âyetin meâlinin başında geçen “Onlar” ifadesi ile şu üç gurup insan tipinin öncelikle kastedildiği düşünülebilir! Bu insan tipleri:

A: Allah’ın, yeryüzünde yaşayan insanların oluşturduğu toplumlar tarafından paylaşılmasını emrettiği “Mülk’ü” yani iktidar ve serveti, bir şekilde ele geçirip istismar ederek, haksızlığı-hukuksuzluğu yaşam tarzı haline getiren Firavun bozuntusu diktatörler, zorbalar, Krallar, Çarlar, Şahlar, Padişahlar, sultanlar, yani halkın çoğunluğu ezilirken kendileri saraylarında keyif süren her çeşit zalim idareciler olduğu düşünülebilir! Böyle düşünülmesinin nedeni: Bu surenin 23. âyetiyle 46. âyetler aralığında toplumun geneli tarafından paylaşılması gereken “Mülk’ü” yani iktidar ve serveti bir şekilde eline geçiren, Firavun ve yandaşları üzerinden bu mesajın verilmiş olmasıdır!

B: 82. âyetin meâlinin başında geçen “Onlar” ifadesi ile kastedilen insanlardan ikinci guruptaki insan tipini tanıyabilmemiz için, bu surenin 77. âyetini tekrar hatırlamamız gerekecektir! Yüce Yaratıcı o âyette şöyle buyurmuştu: Öyleyse (ey elçi, ey muhatap, yeryüzünde mülkü ele geçirip, haksızlığı ve hukuksuzluğu yaşam tarzı haline getiren zalim diktatörler ve yandaşlarına karşı ) sen sabredip dirençli ol! Zîrâ Allah’ın vaadi muhakkak gerçekleşecektir! Şu (Allah’ın mülkünü ele geçirip haksız yere kibirlenenler) hakkında vaadettiklerimizden bazılarını (bu dünya da) sana göstersek de, yahutta seni vefat ettirsek de, onlar bir gün (hesap vermek üzere) bizim huzurumuzda toplanacaklardır! (krş. 40/77.)

Yukarıdaki 77. âyette, zalimlere karşı direnmeye çağırılan, fakat bu direnci gösteremeyen bu ikinci guruptaki insan tipini de, ikiye ayırmak mümkündür! Bunlardan birinci kısmı, yeryüzünde bir şekilde “Mülk’ü” yani iktidar ve serveti ele geçiren firavun ve benzeri diktatörlere karşı direnecekleri yerde, diktatörün saray artığının kırıntılarıyla geçinmeye çalışarak, ona yandaşlık yaptığını zanneden!  Fakat aslında köleliğe razı olan insanlardır! İkinci guruptakiler ise yapması gerekenleri yapmadan olanları kader olarak görüp, miskin miskin oturarak Allah’tan mucizevî bir kurtarıcı (örneğin Mehdî) bekleyen ve yanlış bir kader anlayışı ile her şeyi sineye çekerek (gûyâ) sabreden insan tipidir![2]

C: Yukarıdaki 82. âyetin meâlinin başında geçen “Onlar” ifadesi ile kastedilen üçüncü gurup insan tipine gelince: Bu insanlar, Kurân’da sünnetullah olarak ifade edilen Allah’ın koyduğu tabiat yasaları ile cereyan eden Kâinattaki işleyişi bir türlü göremeyen insanlardır! Üstelik Allah elçilerinin getirdiği en büyük ve tek mucize olan söze dayalı kanıtlar içeren mesajları da görmemezlikten gelen bu insan tipi, Allah elçilerinden durmadan mucize talep etmektedirler! Yani bu insanlar, Vahyin en küçük birimleri olarak elçiler tarafından tebliğ edilen söze dayalı deliller içeren âyetlerden meydana gelen (Kurân gibi) ilâhî kitapları mucize olarak kabul etmedikleri için, elçilerden farklı mucizeler talep etmektedirler! Üstelik bu insanlar, İlâhî kitabın işlerine gelen kısımlarını sahiplenirlerken, işlerine gelmeyen kısımlarını da tartışmaya açıp yok saymaktadırlar! Bu insan tipi ile ilgili mesajların, Surenin 69. ve 81. âyetler aralığında verildiğini görüyoruz!

İşte tüm bu insan tiplerine Yüce Yaratıcı, bu 82. âyette şöyle hitap ediyor: Onlar yeryüzünü dolaşarak, kendilerinden öncekilerin (ibretlik) sonlarını neden görmek istemezler? Hâlbûki o öncekiler, kendilerinden daha kalabalık ve daha güçlü oldukları gibi, yerkürede de, daha kalıcı izler bırakmışlardı![3] Buna rağmen birikimleri onlara hiçbir yarar sağlamamıştı! (krş. 40/82.)

فَلَمَّا جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَرِحُوا بِمَا عِندَهُم مِّنَ الْعِلْمِ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُون {83}

Bunun sebebi: (Kendilerine) Gönderilen elçileri, Söze dayalı apaçık kanıtlarla geldiklerinde, kendilerinde bulunan bilgi kırıntıları ile böbürlenmişler! (Üstelik elçilerinin getirdiği hakikatlerle de, alay edip durmuşlardı.) Fakat sonunda alay ettikleri o gerçekler kendilerini çepe-çevre kuşatıvermişti! 40/83.83.

Âyette geçen بَيِّنَاتِ  – Beyyinât” kelimesi, Arapça bir cemi yani çoğuldur. Bu kelime“B Y N” kökünden gelmektedir. Lügat manası, Belirmek, Açığa çıkmak, Fâsıla, İki şeyin arası, Ayrılmak, Ortaya çıkıp gözükmek, Söz ile açıklamak, Açık-seçik olmak, gibi manalara gelmektedir (Lisanul’Arap) Bu kelimeden türetilen “Beyan” kelimesi, Çağdaş Türkçemizde, Sözlü açıklama, Bildiri, Beyanname, Delil, Deklarasyon, Demeç, Manifesto, Mesaj gibi manalar da kullanılmaktadır. Bu kökten türetilen başka bir kelime ise “Mübîn” kelimesidir ki, bu kelime Kurân’a göre Yüce Rabbimizin güzel isimlerinden de biridir[4]ki, her şeyi açıklayan demektir! Ayrıca bu“Mübîn” kelimesi Kurân’ın isimlerinden de biridir. O zaman manası: Hem apaçık olan, hem de açıklayan demektir![5]

Kurân’da elliden fazla yerde geçen bu بَيِّنَاتِ  – Beyyinât” kelimesi geçtiği her yerde Allah’ın insanlık için indirdiği vahyin âyetlerinin ve o ayetlerden meydana gelen İlâhî kitapların (örneğin kurân’ın) sıfat-ismi olarak gelmiştir. “Âyâtü-Beyyinât” yani kendileri apaçık anlaşılır olan ve insanlığın ihtiyaç duyduğu tüm mesajları da anlaşılır bir dille ifade eden bu kitaplar; Allah’ın indirdiği âyetler ve o âyetleri içinde toplayan kitaplardır. Bu kitapların hepsi, hem kendileri apaçık-anlaşılır, hem de her şeyi açıklayan kitaplardır!

İşte apaçık-anlaşılır mesajlar taşıyan âyetlerle gelen (içerisinde son elçi Hz. Muhammed’inde bulunduğu) tüm Allah elçileri, sadece “Âyâtü-Beyyinât” yani söze dayalı apaçık mesajlar yüklü âyetler, yani mucizelerle gelmişlerdir! Bunun dışında insanların hiçbir mucize talebi bu elçiler tarafından karşılanmamıştır! Çünkü mucize gösterme yetkisi kesinlikle Allah’a âittir! Zîrâ söze dayalı mesajlar taşıyan âyetlerle gelen bu Allah elçilerinin görevi, insanları neye mal olursa olsun, yani zorla yola getirmek değildir! (bizim algı dünyamızda öyle olmasına rağmen) İçerisinde Allah’ın görevlendirdiği son elçi Muhammed as.’ın da olduğu tüm Allah elçileri, kimsenin koruyucusu[6]  (yani orijinal deyimi ile “Hafîz”) vekil’i[7], olmadığı gibi, Onlar insanları zorla hidayet yoluna getiren bir zorba[8], (yani orijinal deyimi ile “Musaytır”)  da değillerdir! [9]Kısacası insanların iradelerini yok edip, onları cebrî olarak doğru yola getirme gibi bir mantık, kesinlikle, ne Risalet, yani Peygamberlik misyoniyle, ne Kurân’la, ne de Allah’ın indirdiği vahyin eseri olan diğer kitaplarla bağdaşmaz!!! 

فَلَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا قَالُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِهِ مُشْرِكِينَ {84} فَلَمْ يَكُ يَنفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّتَ للَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ {85}

Nihayet azabımızı görünce! “biz (daha önce, Allah’ın astları olarak görüp) Allah’la beraber kendilerine kulluk yaptığımız varlıkları reddederek, yalnızca Allah’a iman ettik” dediler. Fakat kahredici azabımızı gördükten sonra, onların “yalnızca Allah’a iman ettik” demeleri kendilerine hiçbir yarar sağlamadı-sağlayamaz da! (Çünkü) kulları hakkında önceden beri Allah’ın uyguladığı yasa budur! Böylelikle nankörlüğü yaşam tarzı haline getirenler, orada, o anda kaybetmişlerdir-kaybedeceklerdir de! 40/ 84. 85.

Surenin son bölümünü teşkil eden 84. ve 85. âyetlerin de hükmü genel olmasına rağmen, bu âyetlerde de, özellikle bir gurup insan tipinin hedef alındığını görüyoruz! Bu insanlar, Allah’ın varlığını birliğini kabul etmekle birlikte, iki sebepten dolayı, kendileri gibi birer fânî olan bazı insanları Allah’ın astları olarak görüp, Allah’la kendi aralarına aracı olarak kabul ettikleri için yüce yaratıcının ülûhiyyet otoritesini sulandırıp, Allah’a şirk koşan insanlardır! Bu durumun da iki sebebe taalluk ettiği müşahede edilmektedir! Bu iki sebepten birincisi: Bu insanların “Mülk’ü” yani iktidar ve serveti bir şekilde ele geçiren Firavun ve Nemrut yapılı zorbaları, kendilerine dünyalık menfaatler sağlarlar ümidiyle, Yeryüzünde Allah’ın, vekili, oğlu, yardımcısı, en azından gölgesi, yani astı olarak görmeleridir ki, bu insanlar bu şekilde şirk batağına saplanmışlardır! Böyle düşünen insanların şirke düşmesinin ikinci sebebiyse: Âhirette kendilerine şefaatçi olurlar ümidiyle Allah’ın dostları ve yakınları olarak gördükleri,[10] yeryüzünde halen yaşayan veya ölmüş olan insanlardan bazılarını (örneğin Azizleri veya Evliyaları) Allah’ın astları olarak görmeleridir!

Bu şekilde şirk bataklığına gömülen her iki guruptaki insanlara, Surenin bu son bölümünde Yüce Rabbimiz şöyle hitap etmektedir: “Nihayet azabımızı görünce! “Biz (daha önce, Allah’ın astları olarak görüp) Allah’la beraber kendilerine kulluk yaptığımız varlıkları reddederek, yalnızca Allah’a iman ettik” dediler. Fakat kahredici azabımızı gördükten sonra, onların “yalnızca Allah’a iman ettik” demeleri kendilerine hiçbir yarar sağlamadı-sağlayamaz da! (çünkü) Kulları hakkında önceden beri Allah’ın uyguladığı yasa budur! Böylelikle nankörlüğü yaşam tarzı haline getirenler, orada, o anda kaybetmişlerdir-kaybedeceklerdir de!”

(Yaklaşık dört aydan beri devam ettiğimiz, mümin suresinin tefsir ve yorumu burada sona erdi. Bu son bölümlerde, bizim tefsir ve yorumlarımızda, bir performans düşüşü olduğunu düşünen kardeşlerimizin bu tespitlerinin, âcizane farkındayım! Bu durumu herhangi bir sebebe bağlamaya gerek yok! Çünkü Bu durumun sebebi: Bizim rutin olarak yapmak zorunda olduğumuz, mevsimsel bağ-bahçe işlerimizin yoğunluğudur! Keyfiyetin bilinmesini rica ve temenni ederim! y.g.)

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazımızda Fussilet sûresinin tefsir ve yorumunda, buluşmak ümidiyle hoşça kalınız)

 

 Yaşar GÜLAÇTI. 20.Ekim. 2016. Hartlap/K.MARAŞ.    yasargulacti@hotmail.com                                                               

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Kurân’da geçen dokuzlu çete tabiri için bkz. 28/48.

 

[2] Kurân’daki sabır kelimesini yanlış anlayan bu insan tipi ile ilgili olarak, daha detaylı bilgi için bkz. N E V Â 51/XII.

40/77. âyetin tefsir ve yorumu!

 

[3] Yeryüzünün belirli bir bölgesinde mülkü, yani iktidar ve serveti bir şekilde ellerine geçirip insanları binlerce sene tahakküm altına alarak köleleştiren, Firavunlardan bugün geride bıraktıkları mezarlarından başka bir şey görebiliyor musunuz?  Öyle ki O Firavunlar bugünkü Firavun bozuntusu diktatörlerden çok daha güçlü, çok daha kalabalık idiler! Bugün yeryüzünde bulunan dünyanın yedi harikasından biri sayılan Piramitler O Firavunların geride bıraktığı, kendi mezarları olan dev yapılardır! Fakat bu kadar güçlü olmalarına rağmen bu güçleri, sarayları, askerleri kendilerine hiçbir yarar sağlamamıştır! Dünyada insanların laneti, onların peşlerini bırakmadığı gibi, âhirette de Cehennem onlar için sabırsızlanmaktadır! “Mülk’ü” yani iktidar ve serveti bir şekilde ele geçirip, kendini Tanrının yeryüzündeki gölgesi olarak gören, bugünün Firavun bozuntusu diktatörlerine duyurulur!

 

 [4] Krş. 24/25.

 

[5] Çünkü bu kelimenin fiil kalıbı, hem müteaddî, yani geçişli, hem de lâzım, yani geçişsiz olarak kullanılmaktadır.

 

[6] Krş. 4/80. 6/104. 11/86.

 

[7] Krş. 25/43. 39/41. 42/6.

 

[8]  Krş. 52/37. 88/22.

 

[9] 88/22. âyette Allah resulünü muhatap alarak “sen insanları (zorla doğru yola getiren) bir zorba değilsin” ifadesi, aslında tüm Allah elçileri için geçerlidir! Buna rağmen Yahudiler kendi Peygamberlerini, Yahudi menfaatlerini korumayı dayatan bir koruyucu olarak görürlerdi! Buna karşılık Hıristiyan inancında ise vekâlet sistemi esas alınmıştır. Yani Hıristiyanlara göre, Hz. İsa insanların işledikleri günahlarından kurtulması için onlara vekâleten kendini feda etmiştir. Tekrar dirildikten sonra da, Allah adına O’na vekâleten insanların günahlarını bağışlamaktadır! Hıristiyan azizleri (bizdeki karşılığı evliyadır) Papalar, Kardinaller, yani tüm Hıristiyan din adamları da, İsa adına insanların günahını çıkartıp onları günahsız hale getirerek cennete gitmelerini garanti etmektedirler! Hâlbuki (Kurân’a göre) hiçbir Allah elçisinin böyle bir görev ve yetkisi olmadığı gibi, Peygamberlerin yerini aldıklarını iddia eden, Hahamların, Azizlerin, ve Evliya denilen şahısların da ne böyle bir görevleri ne de yetkileri vardır 

 

[10] İnsanların “kendilerine Allah katında şefaat ederler, yardımcı olurlar, düşüncesiyle” Allah’ın astları, yardımcıları, yakınları olarak gördükleri bazı insanlar, hemen her kültürde, her din de mevcuttur! Örneğin Hıristiyanlık da bu insanlar “Azizler” olarak vasıflandırılırken, geçmiş din ve kültür lerin etkisiyle bugünkü İslami anlayışta da bu Azizlerin yerini, “Evliya” olarak kabul edilen bazı insanların aldığı görülmektedir!

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları