N E V Â,[1] 49./X.
N E V Â,[1] 49./X.

YASİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

KURÂN BİR ŞİİR KİTABİ OLMADIĞI GİBİ, O’ HASTALARIN BAŞINDA ÖLÜLERİN ARKASINDAN OKUNSUN DİYE DE İNDİRİLMEMİŞTİR!

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم
 Zâtında Rahman, fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنبَغِي لَهُ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْآنٌ مُّبِينٌ{69} لِيُنذِرَ مَن كَانَ حَيّاً وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِرِينَ {70}
Biz O’ elçiye şiir öğretmiş değilizdir! Zâten Onun için böyle bir şey gerekmiyordu da! (Elçinin sizlere tebliğ ettiği) Uyarı, öğüt ve hatırlatma içeren (o kitap), apaçık Kurân’dan başka bir şey değildir. 
Ki bu sayede, henüz hayatta olanlar uyarılıp ikaz edilirken, inkârcılık ve nankörlük de inat edenler hakkında ise, önceden verilen söz yerine getirilmiş olsun. 36/69. 70.
“الشِّعْرَ – Eş’Şiğra” Bu kelimenin, bugün kullandığımız Türkçemizdeki tam karşılığı “şiir” demektir. Kurân’ın muhtelif yerlerinde dile getirildiği gibi, burada da gündeme getirilmesi, şiir’in yedinci yüzyıl Arap toplumunda oldukça önemli bir yer tutuyor olmasındandır. Öyle ki yedinci yüzyıl Arap toplumunun kalbinin attığı Mekke’de, erkek olsun, kadın olsun,[2] şiir yazmayan insan yok gibiydi! Herkes muhatabına meramını anlatmak için şiir’i kullanmaya çalışırdı! Şiir’in bu kadar önemli olduğu bu toplumda, içerisinde güzel şiirlerin bulunduğu metinler, âdetâ ğayb âleminden, gelen kutsal bir metin gibi saygı görürdü. Bu şiirleri yazan şairler de, sanki gayb âlemi (yani cinler) ile ilişki kurabilen ve onlardan yardım ve destek gören bir din adamı bir kâhin gibi görülürdü!
İşte Kurân yedinci yüzyıl Mekke’sinde böyle bir topluma inmişti! Kurân’ı Allah Resulünün ağzından duyan Mekke toplumu, kendilerinin yazdıkları şiirlere göre, çok yüksek bir perdeden haber veren böylesine hâkim konumdaki bir hitabın, kendilerinin yazdıkları tüm şiir kalıplarını âdetâ alt üst ettiğini gördüler! Kurân’a, o kadar hayran kaldılar ki, Kurân âyetleri yazılı sahifeleri hemen götürüp, Kâbe’nin duvarına astılar! Tâa ki, Kurân, Arap toplumunun içinde bulunduğu zulüm ve sömürüye dayalı sistemi eleştirmeye başlayıncaya kadar. Yani “Bu kız çocukları hangi suçlarından dolayı diri diri toprağa gömülüyorlar? (krş.81/8. 9.) Dünyayı sömüren dokuzlu çetenin kurdukları sömürü düzeni yok olsun (Lâfzen Ebu Leheb’in elleri kurusun! krş.111/1.)” demeye başlayıncaya kadar!
Kurân’ın kendilerinin içinde bulunduğu yağma-talan ve sömürüye dayalı sistemi eleştirmesi ile beraber, kapılarından kulları, kasalarından pullarının eksileceğinden korkan, bu dokuzlu sömürü çetesi, hemen Kurân’a ve O’nun tebliğcisi olan Allah Resulüne hakaret etmeye ve saldırmaya başladılar! Bu bağlamda, Allah Resulüne, cinlerle irtibat kuran bir “Şâir-Kâhin” Kurân’a ise cinlerin yardımı ile yazılmış bir şiir kitabı demeye başladılar! 
İşte Yasin suresinin yukarıdaki âyetlerinde, Mekkelilerin bu hakaret dolu iftira ve saldırılarına cevap veren Allah cc. şöyle buyurmaktadır:“Biz O’ elçiye şiir öğretmiş değiliz! Zâten Onun için böyle bir şey gerekmiyordu da! Elçinin sizlere tebliğ ettiği, (uyarı, öğüt ve hatırlatma içeren) o kitap, apaçık Kurân’dan başka bir şey değildir.” 
Şiir’in ve şair’in yedinci yüzyıl Mekke’sinde bıraktığı intibâyı gördükten sonra, Kurân’da geçtiği bazı yerlerde, şiir ve şairliğin neden menfi bir çağrışımı hatırlattığını şimdi daha iyi anlamış olduk! (krş.21/5. 26/ 221.. 226.) Çünkü o dönemde, şair denince, bir takım görünmez güçlerle (örneğin cinlerle) diyalog içinde olan, kâhinler akla gelmekteydi! Şiir denince de, bu kâhinlerin, görünmez güçlerin yardım ve desteği ile ortaya koydukları metinler akla geliyordu! Bundan dolayıdır ki, Kurân’ın ilk muhatapları olan Mekke Arap toplumu, Allah Resulünü gizli güçlerle (cinlerle) görüşüp onlardan destek alan bir kâhin olarak damgaladılar! Kurân’ın da gizli güçlerin (cinlerin) desteği ile yazılan bir şiir kitap olduğunu iddia ettiler! Yukarıdaki âyetler öncelikle müşriklerin bu iddialarını reddetmektedir!
Tüm bu mülahazalara rağmen, Kur’an, topyekûn olarak, şiir’i ve şairliği mahkûm ediyor değildir! Öyle olsaydı, genelde doğu toplumlarında, özelde ise Arap kültür evreni içerisindeki geleneğe uyarak, genellikle (Mekkî) âyetlerde, şiir’i andıran kafiyeli (mesnevi tarzı ile) gelen ayetleri nasıl izah edebilirdik? Burada, sadece Kureyş müşriklerinin “Muhammed iyi şairmiş! Eh! Yazdığı şiirlerde fena sayılmaz” diyerek, Allah Resulünü şairlik-Risâlet’i kâhinlik, Kurân’ı ise şiir düzeyine indirmeleri, tenkit ve mahkûm edilmektedir!
Mekke müşriklerinin yanı sıra bu âyetlerle, Müslümanlık iddiâsında bulunan topluluklara, özellikle de günümüz Müslümanlarına da, uyarı yüklü mesajlar verildiği kanaatindeyim! Bilindiği gibi bugün Müslüman halklar arasında, Yâsîn Sûresinin, Kurân’ın kalbi olduğu, bunun için de, hastaların ve ölmek üzere olan insanların yanlarında okunması gerektiği gibi bir kanaat hakimdir! Hattâ ölülerin başında, mezarlıklarda, mezar taşlarının dibinde okunması gerektiği şeklinde de bir kanaat hâkimdir! Bu kanaate göre “Evlâdım yetiş, deden, nenen vefat ediyor, başında bir Yasin oku” denir! Hattâ evladım “şu kurân’ı okumayı mutlaka öğrenmen lâzım! Çünkü ölürken yanımızda, mezarda iken de, başımızda bir Yasin okur bir hatim indirirsin” denir. 
Kurân’ın hiçbir yerinde, hastaların şifa bulması için, onların başında okunacağına, yahutta ölülerin, mezarlarına onların necat bulması için sevap kastı ile okunacağına dair, tek bir kayıt yoktur! Yasin suresinin buraya kadar olan altmış dokuz âyetinde de böyle bir kayda rastlamadık! Şunu iyi biliniz ki, bu surenin bundan sonraki âyetlerinde de, kesinlikle böyle bir kayıt yoktur! Buna mukabil, Kurân’ın birçok yerinde, özellikle de tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız bu 70. âyette, Kurân’ın tümü gibi Yasin suresinin de, ölüler değil, dirileri uyarmak için indirildiği beyan edilmektedir! Şimdi isterseniz Yasin suresinin bahsi geçen yetmişinci âyetini bir daha hatırlayalım! O âyette şöyle buyurulmakta idi: “Ki bu sayede, henüz hayatta olanlar uyarılıp ikaz edilirken, inkârcılık ve nankörlük de, inat edenler hakkında ise, önceden verilen söz yerine getirilmiş olsun. 36/ 70.” 
Görüldüğü gibi bu âyette, Kurân’ın ölülere okunarak, yahutta hatim indirilerek, onların cennete gitmesini sağlamak için değil “henüz hayatta olanların, yani yaşayanların uyarılıp ikaz edilmesi için” indirildiği beyan ediliyor! Buna rağmen Müslüman halkımız arasında oluşan kanaate göre, Kur’an, mezar taşlarına, Yasin suresi ise hastaların başında şifa kastı ve ölülerin yanında onların necat bulması, yani kurtuluşları için savap kastı ile halen tilavet edilmeye devam edilmektedir![3] Kurân’a rağmen oluşan bu kanaatin, bir Hadis’e dayandığı zannedilmektedir! Şimdi isterseniz Kurân’a rağmen oluşan bu kanaatin oluşması ile ilgili rivayetlere bir bakalım! Bu konuda (Ebu Davut ve İbni Hibban’dan gelen) bazı rivayetler eğer doğruysa! O zaman bunu şöyle anlamamız gerekir diye düşünüyorum: Öncelikle bu sureyi ölünün veya ölmek üzere olan insanların yanında tilavet etmek, belki ölmek üzere de olsa, aklı başında olan böyle bir insana son bir mesaj verebilir! Fakat surenin fiziken ölmüş bir insana bir yarar sağlayacağına dair, Kurân’da hiçbir kayıt yoktur. 
İkinci olarak, bu hadis ile kastedilenin, ya ruhen-manen ölmüş, fakat fiziken diri olan insanlar olduğu, ya da, ölü veya ölmek üzere olan insanların çevresindeki canlı olan insanlar olduğu anlaşılmalıdır! Böylelikle okunan Yasin suresindeki İlahî mesajlardan henüz hayatta olanların fayda sağlaması ümit edildiği için böyle bir tavsiyede bulunulmuş olmalıdır! Çünkü bizzat bu Sûrenin yetmişinci âyetinde, “bu Kurân’ı (rûhen ölmüş olsalar da) fiilen hâlâ yaşayanları uyarman için (sana indirdik)” buyurulmaktadır. Allah Resulünün (hâşâ) Kurân’a muhalif bir söz söylemeyeceğine göre, bunun aksini düşünmemizin doğru olmayacağı kanaatindeyim! Aslında bizim burada tenkit etmeye çalıştığımız şey: İnsanımızın (Yâsîn üzerinden) Kurân’la olan yanlış ilişkileridir. Yani Kurân’ı anlamadan, sadece ölülere necât-kurtuluş, dirilere ise sevap kastı ile tilavet etmeleridir. Ama anladığımız kadarı ile bu hastalık, sadece günümüzün hastalığı da değildir. Bu durumun tasvir edildiği bir şiirinde, Âkif merhum bakınız ne diyor:
İbret almaz her gün okuruz ezbere de! Bir ibret aranmaz mı ayetler de? 
Ya okur geçeriz bir ölünün toprağına! Ya açar bakarız nazm-ı celilin yaprağına!
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin! Ne mezara okunmak, ne de, fal bakmak için!
Doğrudan doğruya Kurân’dan alarak ilhamı! Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı!                                                                                                                                                                                                                                                                            
Yüce Yaratıcının, tüm asırların-çağların problemlerini çözüp, insanlığa hidayetin-kurtuluşun yolunu göstermek için indirdiği, elimizdeki bu Kurân’ın, içerdiği İlâhî mesajların, dilden dile tercüme edilip aktarıldığı gibi, asırdan asra, çağdan çağa da, tercüme edilip aktarılması lazımdır! Galiba Âkif merhum, “Doğrudan doğruya Kurân’dan alarak ilhamı! Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı!” derken, herhalde bunu ifade etmek istemiş olmalıdır! Pekî, Âkif’in deyimi ile Kurân’ı çağın idrakine nasıl söyletebiliriz? Meselâ Tekvir suresindeki, “Kız çocuklarının diri diri torağa gömülmesi ve gebe develerin salıverilmesi,[4] (krş. 81/4. 8. 9.)” gibi konuları, günümüz insanına nasıl izah edebiliriz?  
Şimdi bir düşünelim! Ömründe hiç deve görmeyen, devenin o günkü göçebe Arap toplumundaki, fonksiyonunu hiç bilmeyen, birde o günkü Arap toplumunun kız çocuklarına nasıl baktığını, hiç merak etmeyen bir insana, bu âyetleri nasıl anlatabiliriz? Akif merhumun da, dediği gibi “ibret almadan ya ölünün toprağına yâ da hastanın yatağına okuyup üflediğimiz” bu Kur’an, aslında kesinlikle kalben ölmüş olsalar bile henüz fiziken hayatta olanları uyarmak için indirilmiştir! Biz bir türlü anlamak istemesek de, Âkif merhumun, yukarıya kaydettiğimiz, O mükemmel tespitlerini ifade eden veciz sözleri, Türk-İslam hinterlandında, daha çağlar boyu yankılanacaktır! Aksi takdirde, yani bugün olduğu gibi, Kurân’ı diriler yerine mezar taşlarına tilavet etmeye devam edersek; Yeryüzünde yaşayan ve kendilerini Müslüman olarak ifade eden ülkelerin vatandaşlarının her gün yüzlercesinin cesetlerinin Ege ve Akdeniz’in mavi sularında boğulduğunu, daha çoook seyredeceğiz demektir![5] 
Kurân’dan istifade etmeyi diriler yerine ölülere havale edip, birde O’nu istismar etmek için mızrakların ucuna takıp, yâ da miting meydanlarında, oy toplama aracı olarak kullanmaya başlayınca, Kurân’ın toplum hayatımızdaki rolü sadece sembolik hale gelmiş oldu! Sonunda da Kurân’ın boşalttığı yeri rivayet kültürüne dayalı bir takım kaynaklar doldurdu! Nihayet Kur’an dışı bu kaynaklara dayalı, adı İslam olan, fakat Allah’ın indirdiği Kurân’da ifadesini bulan İslam dini ile (bkz. 3/19)  fazla ilgisi kalmayan, bir (Benî Ümeyye) saray ve tapınak dini ortaya çıktı!

Kurân’ı kavlen dışlamasalar da, fiilen hayatın dışına iten böyle bir dine inananlar; Vahyin-Kurân’ın insan hayatına kattığı diriltici soluktan-ruhtan, yani dinamizmden, yoksun kaldıkları için, bugün yeryüzünde etkisiz elaman durumundadırlar! Allah’ın Kâinat için yarattığı fizik yasaları ile yeryüzünde yaşayan insanlar için koyduğu sosyal yasaları hiçe sayıp, bilimsellikten de uzaklaşan bu Müslüman toplumlar, maalesef kendilerini dünyada öncü konumuna getirecek olan ilim ve fikir akımlarını gerçekleştirecek nesilleri yetiştirememişlerdir! Bunun yerine saraylarını Kâbeleri, oturdukları tahtlarını, koltuklarını da, mâbudları gibi gören,[6] kendi şahlarını, padişahlarını, sultanlarını yani kendi diktatörlerini, yetiştirmişlerdir! 

Kollektif aklın düşünce ve enerjisinin yok sayılıp, dini de, sonuna kadar istismar eden, hırsı aklının önüne geçmiş, koltuğundan başka hiçbir derdi olmayan bir kısım diktatörlerin ağızlarından çıkan her sözün kanun sayıldığı bu ülkeler de, insan hak ve hukukundan bahsetmek elbette ki mümkün olmayacaktır! Çünkü hak deyince bu diktatörlerin aklına, sadece kendisinin, âile çevresinin ve yandaşlarının menfaati gelmektedir! Yağmanın talanın hukuksuzluğun kol gezdiği bu İslam topraklarında, maalesef ahlaksızlığın her türünün yeşermesi için gerekli olan çok mümbit bir ortamın böylelikle meydana gelmiş olduğuna şahit olduk! Yani bu İslam ülkeleri faziletli ve erdemli insanlar yetiştirmek yerine, kendi ahlaksızlarını, kendi hırsızlarını, kendi rüşvetçilerini, kendi rantçılarını, kısacası kendi teröristlerini yetiştirmiş oldular! (Böyle devam ederse, Allah korusun, bu ülkeler herhalde, kendi deccallarını, kendi Yecüç-mecüçlerini de, yetiştireceklerdir!) Bir taraftan dilleri ile bizim dinimizde ruhbanlık yok, ruhban sınıfı yok demeye devam eden bu Kurân’sız dinin sözde din adamları! Öbür taraftan kendi ruhban sınıflarını, kendi çağdaş Vatikan’larını kendileri oluşturdular! İşte bugün, hoşumuza gitse de gitmese de, yaşadığımız perişan hayatın özeti ve sebebi budur! 

Kısacası bugün İslam dünyası denilen coğrafyada, Kurân’ın dışlanıp, O’nun yerine rivayet kültürüne dayalı olarak oluşturulan bir dîni yaşam tarzı mevcuttur! Ama maalesef böyle bir yaşam tarzını din haline getiren insanlar, duvara toslamış durumdadırlar! Bugün İslam coğrafyasında yaşanılan bu durum, Kurân’ı hayatın dışına itmenin dünyadaki karşılığıdır! Âhirette ise O’ Kurân’ın tebliğcisi olan Allah Resulü, Kurân’ı hayatın dışına iterek O’nu ölü kitabı haline getiren bu toplumdan şöyle şikâyette bulunacaktır! “Yâ Rabbî, benim kavmim-ümmetim, bu Kurân’ı kendi hayatlarından dışladılar! (krş.25/30.) Kendi peygamberi tarafından bu şekilde Allah’a şikâyet edilen bir halkın âhirette ki durumunu siz düşününüz!

Tek kurtuluş yolu, “Mızrakların ucuna takılan, Mushaf kaplarının içine hapsedilen, miting meydanlarında sallanmak için kullanılan, bu Kurân’ın, bulunduğu konumdan kurtularak insanlığın hayatına yön veren hayat kitabı yani yaşayan Kurân haline gelmesidir!” Yaşayan Kurân’ı bilfiil toplum hayatının dışına iterek O’nu ölü kitabi haline getiren insanlar, ibret alıp akıllarını başlarına toplayarak, acaba Kurân’ın hayat veren mesajlarına tekrar dönemezler mi? Ümidiyle! Yüce Yaratıcı, Yasin suresinin bu bölümünde bir uyarıda daha bulunarak, şöyle buyurmaktadır!

 أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ أَيْدِينَا أَنْعَاماً فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ {71} وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ {72} وَلَهُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُ أَفَلَا يَشْكُرُونَ {73}
 (Kurân’ı hayatın dışına itip, nankörlüğü hayat tarzı haline getiren bu insanlar) Bizim kendi kudretimizle, onlar için nice nimetler hazırlayıp, kendilerinin de, onlara sahip olduklarını, hiç mi düşünüp ibret almazlar!
Ve devamla, Yarattığımız bu nimetlerden bir kısmından, yiyecek olarak, bir kısmından da, nakil vasıtası olarak yararlansınlar diye, (bu yarattıklarımızı) kendilerinin emrine müsahhar kıldığımızı! 
Üstelik bu yarattıklarımızda, kendileri için daha birçok şekilde istifade etme imkânları vardı!  Örneğin değişik cins ve miktarlarda (yiyecek ve) içecekler de elde ediyorlar! Buna rağmen bu nankörlük niye? 36/71. 72. 73.
Canım kardeşim! Bizim Kurân hakkında yaptığımız bu yorumlar, elbette ki Kurân’ın kendisi değildir. Bilakis bu yazdıklarımız, sadece bizim Kurân âyetlerine dayanarak yapmaya çalıştığımız, kendi yorumlarımızdır! Bu zaviyeden bakınca, Bizim yapmaya çalıştığımız şey: Anlayabildiğimiz kadarı ile Vahyin içerdiği İlâhî mesajları, siz değerli kardeşlerimle paylaşmak için göstermeye çalıştığımız çabalardan ibarettir! İşin doğrusunu ise ancak Rabbim bilir! Yukarıdan beri ifade etmeye çalıştığımız bu yorumlardan Kurân’ın mezar taşlarının altında nefes almadan yatan ölüler için değil de, hâlâ nefes almaya devam eden biz diriler için indirilmiş olduğunu umarım anlamış olduk! Birde bu Kurân’ın, istismar edilip geçim vasıtası ve siyasi rant aracı olarak kullanılamayacağını öğrenmiş olduk! Umarım bunlar hatırımızdan çıkmaz! 
Ama bunun için ısrarlı bir şekilde Kurân’ı anlama kastı ile okumaya devam etmeliyiz! O zaman Allah bize bunu kolaylaştıracaktır göreceksiniz! Yeter ki Mushaf’ı, okumak için önümüze aldığımızda, kafamızdaki tüm sabit fikirlerden, meselâ, “Kurân anlaşılması zor, hatta imkânsız bir kitaptır. O’ ancak ölülerin ardından savap kastı ile okunabilir” gibi, yanlış önyargı ve vesveselerden kurtularak, O’nu anlama kastı ile okumaya başlayalım! Ey benim şeker kardeşim, sen ne zaman Kurân’ı anlamak için, bir zaman harcadın, bir emek sarf ettin de, Yüce Yaratıcı senin bu emeğini boşa çıkardı? Sen Rabbinle Konuşmak istedin de O’ senin için ne zaman kapıları kapattı? 
Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. 11.). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür. Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

(Gelecek yazımızda, Yasin Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)  
                                         Yaşar GÜLAÇTI. 10 Şubat. 2016. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com 

[1] “Hiç Şüphesiz Allah’tır, tohumu ve çekirdeği çatlatıp yaran… 6/95. “النَّوٰى – Ennevâ” Arapça olan bu kelime, Lügat manası itibariyle; Ağırlık, Kaybolmak veya doğmak üzere olan Yıldız, Bir şeyin başka bir şeye dönüşmesi, Niyetlenmek, Bir şeyin başka bir şeyin yerine geçmesi vekâlet, Bir şeyin yağı-enerjisi özü nüvesi, Hurmanın çekirdeği, özü, gibi çok zengin bir mana demetine sahiptir. (Lisanul’Arap). Biz âyet metnindeki bu kelimeye, Ayet içerisindeki konumunu da dikkate alarak, kısaca “Çekirdek” manası verdik. Mahlûkât’ın, yani evrenin özünü, nüvesini oluşturduğunu düşündüğümüz bu “نَّوٰى  – Nevâ” (yani çekirdek) kelimesini, bu mülahazadan dolayı, bütün yazılarımız da, sembol-mahlas, başlık olarak kullandık.
[2] Yedinci yüzyıl Mekke’sinde kadınların da, şiir yazdığının kanıtı olarak, Allah Resulünün vefatından sonra, kızı Fâtımâ r.a.’nın yazdığı, duygu ve özlemlerini ifade eden bir şiiri, sizlerle paylaşmak istiyorum! Şöyle diyor annemiz Fâtımâ r. anhâ: “Sbubbet aleyye mesâibün! Lev ennehâ, subbet alel eyyâmi, sırne leyâliyen!”  Türkçesi: Üzerime öyle belalar musibetler yağdı ki! Eğer o musibetler, gündüz’ün üzerine yağmış olsaydı! Gündüz geceye dönüşürdü!

[3] Bizim nerede okunursa okunsun, Kurân’ın okunmasına, bir itirazımız yoktur, katiyen de olamaz! Bizim buradaki eleştirimiz: Kurân’ın esas muhatapları olan, hayattakilerin Kurân’la verilen mesajları, kendileri almayı düşünmeyip, işi ölülere havale etmiş olmalarıdır!

[4] Tekvir suresinin 4. âyetinde geçen bu gebe develerin salıverilmesi hâdisenin, o günkü göçebe Arap toplumunda ki karşılığını şöyle izah edebileceğimizi düşünüyorum! O günün göçebe Arap toplumu için deve, insanların bineceği ve yükünü taşıyacağı, tek taşıt aracı idi. Ayrıca deve o insanların yiyeceği etin ve içeceği sütün de en büyük kaynağını teşkil ediyordu! Yani bir âilenin hayatını idame ettirebilmek için kullandığı en etkili, hattâ belki de tek araç deveydi! Develerin içersinde en değerli olanı ise gebe develerdi.
 
Bu surenin kıyamet öncesi içerisinde dünyamızın da bulunduğu, yaşadığımız güneş sisteminde meydana gelecek olan o müthiş olaylara dikkat çekerek, insanı uyarmaya çalıştığını anlıyoruz! Yani bu âyetler, o günün dehşetinden dolayı insanın, en değerli malı olan gebe develeri dahi gözden çıkarabileceğini haber veriyor! Kurân’dan istifade edebilmemiz için bu âyetleri de günümüze taşımak zorundayız! Buna göre söz konusu âyetleri şöyle anlamamız gerekir diye düşünüyorum! “O günün dehşetinden dolayı, kişinin kendisi için en değerli malından, örneğin evininden, arabasından, işyerinden, Kâbe’si gibi gördüğü sarayından, mâbudu gibi gördüğü koltuğundan, makamından ve daha en çok değer verdiği neyi varsa, hepsinden vazgeçecek demektir!”

[5] Aslında Kurân demek, “Hak-hukuk, adalet, eşitlik, huzur ve refah” demektir. Günümüzün yöneticileri ve onların yönettikleri halkların, Kurân’ı yanlış değerlendirmeleri yüzünden İslam topraklarında kan ve gözyaşı sel olup akmaktadır. Kurân’ın birinci emri olan, hak-hukuk ve adaletin esâmesinin okunmadığı İslam ülkelerinden, evlerini barklarını terk edip yollara düşen insanların tek bir tanesinin bir İslam diyarına, (örneğin Suudi Arabistan’a, Katar’a vs.’ ye)  gittiğini veya gitmek istediğini, duydunuz mu? Buna mukabil, bir Hıristiyan batı ülkesine kapağı atabilmek için yollara düşen insanlardan, her gün onlarca, bazı günler yüzlerce insan, çoluk-çocuk, kadın-erkek, Akdeniz ve Ege’nin mavi sularında can vermektedir! Afganistan’dan Yemen’e, Endenozya’dan Fas’a, kadar, bir çok Müslüman ülkeden, en az yüz elli milyon insan, Hak-hukuk, adalet, eşitlik, huzur ve refahı aramak için, yönünü batıya çevirmiş, eline geçirdiği her vasıtayı kullanarak yollara düşmüşlerdir! Bu duruma sebep olan İslam ülkelerinin sözde Müslüman liderleri ise saraylarında, köşklerinde, katlarında, yatlarında, lüx ve debdebe içinde, utanmadan arsız arsız, sırıtıp durmaktadırlar! Tüm bu yaşananlar, Kurân’ı ölü kitabı haline getirmenin dünyadaki faturasıdır! “Turpun büyüğünün heybede olması” gibi, faturanın büyüğünün de âhirette olmasından korkulmalıdır! Allah’u âlem!    

[6] Köşkün-sarayın Kâbe; Makam ve koltuğun da, mâbud olarak görülmesi, birer deyimdir!  Kişinin “oturduğu köşkü-sarayı “Kâbe” gibi görmesi” ifadesi, o şahsın odaklandığı köşk ve saraya karşı duyduğu sevgi ve özlemi ifade etmek içindir! “Koltuğunu, makamını, “Mâbud’u” olarak görmek” deyimi ise, kişinin o makam ve koltuk uğruna her şeyi göze alabileceğinin ifadesidir. Yani kişinin hayır diyemeyeceği ve uğrunda her şeyi göze aldığı şey, aslında o kişinin “Mâbudu” dur! Kur’an bu türden varlıkları, “Tâğut” olarak isimlendirmektedir. (krş. 2/258.) Böyle bir varlık, (örneğin saray veya köşk gibi) somut, yani fiziki bir varlık olabileceği gibi, bazen (makam-mevki gibi) soyut varlıklar da olabilir! Bazen bu tâğutlar, muhayyel bir varlık da olabilir. Yani kişinin hayal ettiği bir varlığı bazen kendisi için mâbud haline getirebilir! Örneğin, kişinin kendi hevâ’ü hevesini, yani kendi arzu ve isteklerini, kendisi için “Mâbud” yani “Tanrı” haline de getirebilmesi gibi! (krş. 7/176. 18/28. 20/16. 25/43. 28/50. ve 45/23.

,
Yazarın Diğer Yazıları