N E V Â 52.

 

N E V Â 52./II.

 

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

ELÇİYE İNANIP ALLAH’A GÜVENEREK, YERYÜZÜNDE ISLAH EDİCİ EYLEMLER  İÇİN ÇABA HARCAYANLARA GELİNCE!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

 

Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 

 إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ {8}

..(Hâlbû ki, Elçinin getirdiği Vahye ve) Elçiye inanıp, Allah’a güvenerek, (yeryüzünde) ıslah edici fiiller işleyenlerin hak ettikleri (güzel) karşılıklar, elbette ki, kesintisiz olarak kendilerini beklemektedir! 41/8.

 

Kurân’da çok sık kullanılan kelimelerden oluşan bu âyetin verdiği mesajı tam olarak kavrayabilmemiz için, âyeti öğelerine ayırarak tahlil etmemizin, söz konusu âyeti ve Kurân’daki bu tür âyetleri anlamamız açısından önemli olduğunu düşünüyorum! Bu düşüncemizi sizlerle de paylaşmak, için gücümüz nispetinde bunu yapmaya çalışacağız! Âyette geçen ilk kelime إِنَّ  -İnne” edat’ıdır. Bu edat başına geçtiği cümlenin manasını kuvvetlendirmek-şiddetlendirmek için kullanılır.  Biz bu edat’ın manasını mealde “Elbette ki,” şeklinde yansıtmaya çalıştık.

 

الَّذِينَ آمَنُوا  – Ellezîne âmenû” Yani dilleri ile iman ettiklerini söyleyenler, îman iddiasında bulunanlar, demektir. Fakat bu “Ellezîne âmenû” ifadesinin genel manasının, bu âyette bir adım ileriye taşındığını görüyoruz! Kısaca ifade etmemiz gerekirse, burada bahsi geçen insanlar, îman iddialarını sözde bırakmayıp, eyleme dönüştürmüş insanlardır! Bu durumu, âyetin son bölümündeki “. . Kişilerin hak ettikleri (güzel) karşılıklar, elbette ki, kesintisiz olarak kendilerini beklemektedir!” ifadesinden anlıyoruz!

 

آمَنُوا  – Âmenû”  Bu kelime yalın olarak kullanıldığı yerlerde mutlak mana da “iman ettiler-inanıp güvendiler” manasına gelir. Bazı kalıpları Güzel Türkçemizde de kullanılan [1] fakat aslı Arapça olan bu kelime “E M N” kökünden gelmektedir. Lügat manasına gelince; Doğruluk-dürüstlük, Yalanın ve ihanetin-hıyanetin zıddı olan Güvenilirlik, Korku ve endişenin zıddı olan, emniyet-güvenlik içinde olmak, Ümit etmek, Kişinin yaptığı işin doğruluğundan emin olması, yani Taklitten uzak olarak hak ve hakitkat’a, inanması gibi manalara gelmektedir! Ayrıca Yapılan duânın kabulü için “Âmîn- Rabbim kabul buyur” demek, İnsanın iç kuruntularını ifade eden “El’Emânî-ümniyye” kelimeleri ve meninin dışarı atılmasını ifade eden “El’Emnâ” kelimesi de bu kökten gelmektedir.  (Ahterî +Lisanul’Arap)

 

Kurân’ın birçok yerinde [2] ve bu âyette de geçen “Âmenû”  ifadesinin Yukarıda toparlamaya çalıştığımız lügat manalarının ana mesajının, terim olarak “Îman” kelimesi olduğunu söyleyebiliriz! O zaman kendi kendimize şu soruları sormak zorundayız: “Îman nedir? Ve kaç çeşit îman vardır?” Öncelikle “Îman nedir?” sorusuna cevap vermemiz gerekirse; Biz tarihi süreç içerisinde bu konuda kelamcıların çok değişik iman tarifleri yaptıklarını görüyoruz! Örneğin “iman dil ile ikrardır. Yahut iman kalp ile tasdik dir. Veyahutta iman dil ile ikrar kalp ile tasdik dir” şeklindeki tarifler gibi, daha birçok tarifler yapılmıştır. Biz bu tariflerin teferruatına girmeden, Kurân perspektifinden bakıp, kelimenin lügat manasını da hesaba katarak kısa bir iman tarifi yapmaya çalışacağız! Îman: “Kişinin kendini dünyevî ve uhrevî olarak emniyette hissedebilmesi için, yaptığı sorgulama ve araştırma neticesinde hak ve doğru olduğuna kanaat getirdiği değerlere inanması ve bu inancının gereğini de eyleme dönüştürmesidir!”

 

İkinci olarak “Kaç çeşit îman vardır?” sorusuna gelince! Bu soruya rahatlıkla “iman iki çeşittir” cevabını verebiliriz. Bunlar: “Tahkîkî”  iman ve “taklîdî”  imandır. Bizim yukarıda yaptığımız iman tarifini tahkîkî imanın tarifi olarak da kabul edebiliriz. Çünkü bu tarife göre iman: “Kişinin kendisini dünya da ve âhirette güven ve emniyet içerisinde hissedebilmesi için, Allah’ın kendisine verdiği aklı kullanıp, imkânları dâhilinde başta Vahiy olmak üzere, çeşitli kaynakları tarayarak hak ve gerçek olanı bulup kabul etmesini ve buna da kendi özgür tercihi ile karar verip, gereğini de eyleme dönüştürmesini [3] gerektirmektedir!” İşte biz bu iman’a insanı kurtaracak olan “Tahkîkî îman” ismini verebiliriz!

 

Taklîdî imana gelince: Bu iman: “Kişinin Allah’ın verdiği aklı kullanma ihtiyacı duymadan, herhangi bir kişinin, topluluğun, kurumun veya ataların [4] değer yargısını-inanç sistemini, sorgulamadan, kendisi için de iman akidesi olarak kabul etmesidir” Bu tür bir imanın adına da (eğer buna iman denebilirse?) taklîdî iman diyoruz! İslam toplumunun büyük çoğunluğunu ilgilendirdiğini düşündüğüm, bu iman şeklini doğru anlayabilmemiz için burada geçen “Taklîdî-taklit” kelimesinin deşifre edilmesi gerektiği kanaatindeyim! Güzel Türkçemizde de kullanılan bu kelime aslında Arapçadır. ..Ve bu “Taklîd” kelimesi lügat olarak, Kişinin kendi bedeninin aslî unsuru olmayan bir şeyi vücuduna ilave etmesi-takması, Boynuna gerdanlık, kulağına küpe, bileğine bilezik, parmağına yüzük geçirmesi, Hayvanların boyunlarına çan vs.. takılması, Kâbe’ye hediye edilen kurbanlık develere vurulan  kılâde-işaret gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisan..)

 

Taklîdî-taklit kelimesinin yukarıya çıkarttığımız manaları doğrultusunda bu “Taklîdî imanı” değerlendirdiğimiz zaman, kaçınılmaz olarak şu sonuca ulaşmış oluyoruz: Kişinin taşıdığını iddia ettiği taklîdî iman, aslında kendine âit olmayıp, birilerinden kopya ettiği bir itikat şekli olup, kişinin vücudunun bir parçası olmadığı halde boğazına sonradan taktığı gerdanlık, vs.. gibidir! Örneğin devenin kendi bedenine ait olmadığı halde boynuna sonradan takılan çan gibidir! Onun için kişinin kendi irade ve imkânları ile yaptığı herhangi bir araştırma ve soruşturmaya dayanmayan böyle taklîdî bir iman kesinlikle problemli bir imandır! Elbette ki taklide dayanan böyle bir imanın kişiyi kurtarması düşünülemez! Çünkü bu imanda, sahibinin doğruyu-hak ve gerçek olanı bulabilmek için harcadığı herhangi bir emek yoktur. Şahıs tamamen başkalarına ait olan bir şeyi almış, gerdanlığı boğazına takar gibi inanç merkezi olan kalbine-gönlüne, beynine yerleştirmiştir! Bir gün kişinin boğazındaki sonradan takılan gerdanlığın sıyrılıp düşmesi gibi, kişinin taklîdî imanı da öylece günün birinde sıyrılıp gidebilir!

 

Böyle taklîdî bir imanın, sahibi için daha birçok mahsurları taşıması kaçınılmaz gibi görünmektedir! Öncelikle taklit bir imanla yetinen kişinin, insan için ebedi saadet veya felaketin ana sebebi olan iman gibi bir konuyu hafife aldığı söylenebilir [5]! İkinci olarak Allah’ın verdiği aklı her konuda en iyi şekilde kullanmaya çalışan insan, iman gibi hayati önem taşıyan bir konuda neden aklını kullanmaz ki? Yani iman esaslarını akıl ve Vahiy terazisinde neden tartmaz ki? Üçüncü olarak Tahkîkî iman yerine taklîdî imanla yetinmeye çalışan insan, iman gibi hayati bir konuda, aklını ve iradesini bir başkasının tercihine râmetmiş, yani düşünce merkezini ve iradesini bir başkasına kiraya vermiş demektir [6] !

 

Aktarmaya çalıştığımız bu bilgilerden sonra, rahatlıkla diyebiliriz ki, yukarıdaki 8. âyette Cennetle müjdelenen insanlar, kesinlikle “Tahkîkî imana” sahip olan insanlardır! “Taklîdî iman” sahiplerine gelince: Âhirette onları neyin beklediğini bilemiyoruz! Onlarla ilgili hükmü âlemlerin Rabbi olan Allah cc. İlâhî mahkeme de en âdil bir şekilde verecektir! Bundan hiçbir şüphemiz yoktur! Kurân’ın beyanına göre, âhirette adaletin kesin şekilde tecellî edeceği İlâhî mahkemenin Hâkimi, savcısı bizzat kişinin imanı ve bu imanının enerjisi ile hareket eden inanç ve aksiyonu ile kişinin bizzat kendisi olacaktır! O yüce mahkemenin huzuruna getirilen insana, Rabbimiz “Oku sicilini! (Zîrâ) Bugün kendi hesabını görmek için sen sana yetersin Buyuracaktır! (krş. 17/14.)”

 

وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  – Ve Amilussâlihati” İki kelimeden meydana gelen bu cümleciği, iki öğeye ayırarak inceleyeceğiz! Bunlardan birincisi olan عَمِلُوا Amilû” kelimesinin kökü “Amile” yani “amel” kelimesidir. Bu kelimenin bugünkü Türkçemizdeki karşılığı: Çalışmak, emek harcamak, alın teri dökmek, yani aksiyon göstermek demektir. Burada bir soru akla gelebilir? “Allah insandan hangi konularda çalışıp emek harcayarak, alın teri dökmesini, yani aksiyon göstermesini istemektedir?” Bu sorunun cevabının da, yukarıdaki cümleciğin ikinci öğesinin içerisinde verildiğini görüyoruz. İşte sorunun cevabının verildiği, cümleciğin ikinci öğesini oluşturan o kelime:

 

الصَّالِحَاتِ - Essâlihât” Bu kelime Yüce Yaratıcının insandan uğrunda emek harcayıp alınteri dökmesini istediği değerleri ihtiva etmektedir. Allah’ın bizden uğrunda çaba harcamamızı istediği bu değerleri kısaca şöyle ifade edebiliriz: “İnsanlığın yararına olan herhangi bir şeyi üretmek veya yeryüzünde sağduyunun-aklıselimin, kamu vicdanının kabul ettiği, hak-hukuk, adalet ve eşitlik esaslarına dayalı bir sistemi, yaşadığımız yeryüzünde tesis edip-hâkim kılmak!”

 

Şimdi de gelelim bu “Essâlihât” kelimesinin kökü ve lügat manasına: Kendisi bir cemî, yani çoğul olan bu kelimenin kökü “Salaha” yani “sulh” kelimesidir. Bu kelime, Adâvet’in-düşmanlığın Fesat’ın, (yani kan dökmenin-öldürmenin, hırsızlığın-yolsuzluğun, haksızlığın-hukuksuzluğun) zıddını ifade etmek için kullanılmaktadır. Bugünkü Türkçemizdeki tam karşılığı ise; Sulh, yani barış ve esenliktir! (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Bu bağlamda insanın aklına şöyle bir soru da gelebilir: “Bir insan yeryüzünde başka bir insana hiçbir şekilde adâvet, yani düşmanlık besleyemez mi?” Her konuda olduğu gibi, bu sorunun cevabını bulmak için de, yine Kurân’a müracaat edeceğiz. “Onlarla fitne (zulüm) sona erip din sadece Allah’a âit oluncaya kadar savaşınız! Eğer yaptıklarına son verirlerse, zalimlerin dışındakilere karşı, düşmanlık beslenmeyecektir! krş. 2/193.” Âyetten net bir şekilde anlaşıldığına göre; Bizim devamlı olarak, adâvet, yani düşmanlık besleyebileceğimiz bir tek insan tipi vardır. Onlar da zalimler, yani diğer insanların hak ve hukukunu gasp edenler, çalanlar çırpanlardır! Zalimin bir tek kimliği vardır o da zalim olmasıdır, yani zulmetmesidir! Bunun dışında ne milliyeti, ne inancı ve ne de bizim mahalleden veya başka mahalleden olması hiçbir önem taşımaz! Dolayısiyle bizim mensubiyetine bakmadan devamlı olarak düşmanlık besleyebileceğimiz tek insan tipi vardır, onlar da zalimlerdir!

 

مَمْنُونٍ  – Memnûn” Arapça olan bu kelimenin Türkçemizde kullanılan “Memnun etme” kelimesi ile fazla bir ilgisi yoktur. İsmi’meful veznindeki bu kelimenin kökü “Menene” yani “El mennü” kelimesidir. Lügat manasına gelince; Bu kelime, Eski Türkçede de kullanılan, bir Arap ölçü birimi olan iki Rıtıl’a denk gelen bir ölçü birimi, Yeşil bitkilerin yaprakları üzerine çiğ damlası şeklinde düşen kudret helvası, Esirlerin karşılıksız olarak salıverilmesi, Kesinti,  Kesmek-katetmek, Zayıf bırakmak, Minnet altında bırakmak, gibi daha birçok manaya gelmektedir. (Ahterî+Lisan..)

 

Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız bu “Memnûn” kelimesinin kökü ve lügat manası ile ilgili olarak yaptığımız kayıttan sonra, bu kelimenin konumuzla ilgili olan iki mesajının ortaya çıktığını görüyoruz! Bunlardan birincisi “Kesintili- sonlu olmak” ikincisi ise “Minnet altında bırakmak” dır. Burada-âyette  (görüldüğü gibi) bu iki manayı olumluluk durumundan olumsuzluğa dönüştüren “Gayrı” kelimesinin “Memnun” kelimesinin başına getirilmiş olduğunu görüyoruz! Bu mülahazalarla biz âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, yukarıya kaydettiğimiz iki manayı da yansıtmak amacıyla “Gayrı-Memnun” kelimesine mealde hak ettikleri (güzel) karşılıklar, kesintisiz olarak kendilerini beklemektedir!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız kök manalarını düşünerek bahse konu olan Fussilet suresinin bu sekizinci âyetini okuduğumuz zaman; Zihnimizde şu mefhumların canlanmış olması lazımdır: “Yaşadıkları yeryüzünün, barış ve esenlik yurdu (lâfzen dârrusselâm) haline getirilebileceğine inanarak, bunun için çaba harcayıp, emek edip alın teri döken insanları, (bu dünyada iken sarfeddikleri bu emeklerinin karşılığı olarak,) hak ettikleri karşılıklar, kesintisiz olarak âhirette kendilerini beklemektedir!”

 

Fussilet suresinin bu sekizinci âyetinde “iman edip amel’i sâlih işleyen insanlar” olarak vasfedilen insanları, bu dünya da sorumluluk duygu ve bilinci (yani takvâ) ile hareket ederek, Allah’ın koruması altına giren insanlar olarak da düşünebiliriz! Bu insanların en büyük özellikleri, yapıp ettikleri fiil ve hareketlerin sorumluluğunu sağa sola yüklemeye çalışmadan kendileri üslenmeleri ve hakka-hukuka, adalete saygı duyulan ve insanların eşit olduklarına inanılan bir sistemi yaşam tarzı haline getirmeleridir! Bu insanlar yalansız-talansız, hırsızlık, yolsuzluk, yapmadan, kan dökmeden yaşamayı başardıkları için kendilerini hak ettikleri Cennette kesintisiz nimetler beklemektedir!

 

Bu sekizinci âyetin verdiği mesajı kısaca bir daha ifade etmemiz gerekirse: Bu âyette, Yüce Yaratıcıya inanıp güvenerek, üzerinde yaşadıkları dünyayı barış ve esenlik yurdu haline getirmek için emek sarf edip alınteri döken[7] insanlar, hem Rableri tarafından övülmekteler, hem de Cennetle müjdelenmektelerdir! Çünkü Yüce Yaratıcı biz insanlardan, yaşadığımız bu dünyayı “Dârusselâm[8] yani barış ve esenlik yurdu haline getirmememizi istemektedir!

 

İşte bunun için diyoruz ki: Sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket eden aklı başında her insan yaşadığı bu dünyayı, toplama, çoğaltma ve biriktirme yeri olarak göreceğine, en azından yaşadığı bölgeyi “Dârusselâm” yani “barış ve esenlik yurdu” haline getirmek için çaba harcamalıdır! Esasen bu sekizinci âyette geçen “Amel’i Salih” demek, bu uğurda çaba sarf edip alınteri dökmek demektir! İnsan çalışacaksa, (biriktirmek, çoğaltmak yerine) böyle ulvî bir gaye için çalışmalıdır. Çünkü Rabbimiz tarafından böyle bir çaba harcamanın âhiretteki karşılığının Cennet olacağı vaat edilmiş bulunmaktadır!

 

Cennetle müjdelenen bu insanları biraz daha yakından tanımak istersek, bu insanların, dillerinin yalana, iftiraya, ellerinin hırsızlığa-yolsuzluğa, yağmaya-talana ve insan kanına bulaşmamış olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz! Dahası bu insanların üç günlük dünya menfaati karşılığında, Firavunların, Nemrutların, deccalların, despotların, diktatörlerin ve eli kanlı zalimlerin önünde takla atmamış ve onların hizmetine girmemiş olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz! Bu insanların her çağın zalimlerine, deccallarına askerlik yapmış olan Yecüc ve Mecüc’e, (yani yağmacıya-talancıya)  dönüşmemiş olduklarını da, kabul etmek zorunda olduğumuzu unutmayalım!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. 11.). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazımızda Fussilet sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etmek ümidiyle hoşça kalınız)

 

 Yaşar GÜLAÇTI. 03. Kasım. 2016. Hartlap/K.MARAŞ.    yasargulacti@hotmail.com                                                                

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Örneğin: Emniyet, Emniyet, müdürlüğü, gibi! Bugünkü çağdaş Türkçede bu kelime daha çok “Güven-Güvenlik” kelimeleri ile de ifade edilmektedir! Örneğin: “Güvenlik güçleri” ve benzeri ifadeler gibi!

 

[2] Bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile bu “E M N” kökünden gelen sadece “Âmenû” kelimesi Kurân’da 285 yerde geçmektedir! Bu kökten gelen diğer kelimeleri de katarsak, sayının yüzler le ifade edilen çok daha yüksek rakamlara ulaştığını görebiliriz!

 

[3] Bizim yapmaya çalıştığımız bu iman tarifi, Ankebut suresinin hemen baş tarafındaki âyetlerin içeriği doğrultusunda yapılmaktadır. (krş. 29/2. 3. 4.) Ayrıca iman eden kişi demek olan “Mümin’i” tarif eden Müminûn suresinin baş tarafındaki âyetlerin verdiği mesajlara da dayanmaktadır. (krş. 23/1. .. 9. âyetler aralığını oluşturan paragraf)

 

[4] Unutmayalım ki, tarih boyunca yeryüzünde yaşamış olan tüm müşriklerin de imanı vardı ve bu iman atalarının inancını taklitten başka bir şey değildi! Elimizdeki Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan Kur’an bunu haber veren âyetlerle doludur! (krş. 2/10. 5/104. 7/28. 95. 10/78. 21/53. 26/74. 31/21. 43/22. 23.)

 

[5] Şunu bir düşününüz! Mesainiz bitip akşam eve dönerken sofraya koymak için bir karpuz almak isteseniz, belki birkaç manava göz atar, sonrada daha en iyisini seçmek için birçok karpuzu gözden geçirirsiniz! Bunda haklısınız! Çünkü verdiğiniz paranın karşılığını en iyi şekilde almak istersiniz! Üstelik çocuklarınızın sofrasına iyi bir karpuz yerine kelek koymak istemezsiniz! Pekii sizin için uhrevi hayatta bir ölüm kalım meselesi olan inancınız konusunda da, daha dikkatli, daha seçici olmanız gerekmezmiydi?

 

[6] Diyelim ki fazla eviniz, dükkânınız-işyeriniz vs.. olabilir ve bunları kiraya da verebilirsiniz! Eğer kiracınız ahlaksız çıkarsa, günümüz şartlarında, size sıkıntı çektirebilir! Kanunlardaki kiracı lehine olan maddeleri istismar ederek evi veya işyerinizi tahliye etmekte zorluk çıkartabilir! Hadi diyelim ki kiracınız evinizi veya işyerinizi tahliye etmedi, hattâ gasp etti! O zaman sadece bir ev veya dükkân kaybetmiş olursunuz! Fakat imanın makarri-yeri olan kalbinizi-gönlünüzü, beyninizi bir başkasına kiraya verirseniz! Şunu iyi biliniz ki, o kiracı oradan bir daha çıkmaz! Unutmayalım ki, iman gibi hayati bir konuda kişinin aklını kullanıp araştırma yapmadan, iradesini bir başkasının irade ve tercihine teslim etmesi, aklını, kalbini-gönlünü kiraya vermesi demektir!

 

[7] Lâfzen “amel’i sâlih işleyen” insanlar!

 

[8] Bizim “Barış ve esenlik yurdu” şeklinde Türkçeye çevirdiğimiz Kurân’da geçen bu “Dârusselâm”  kavramını doğru anlamamız, Fussilet suresinin yukarıdaki sekizinci âyetinde ve Kurân’ın muhtelif yerlerinde geçen “Amel’i sâlih”  kavramını da doğru anlamamızı sağlayacaktır! Şimdi isterseniz  “Dârusselâm”  kavramının geçtiği o âyeti bir görelim! “ .. Böylelikle Allah (insanları, yaşadıkları dünyayı) Dârusselâm, yani barış ve esenlik yurdu (haline getiremeye) davet etmekte ve isteyenleri de, (bu) dosdoğru yola yöneltmeyi dilemektedir! krş. 10/25.” Şimdi belki de aklınıza (hocam) bu dârusselâm, yani barış ve esenlik yurdunun, yaşadığımız yerkürede herhangi bir örneği varmıdır, diye bir soru gelebilir? Gerek tarihi süreçte gerekse de günümüzde, Dünyanın herhangi bir bölgesinde, herhangi bir toplum tarafından bu “Dârusselâm, yani barış ve esenlik yurdunun” meydana getirilip getirilemediğini bilmiyorum! Ama en azından çeşitli zamanlarda değişik vesilelerle gezdiğim dünya üzerindeki otuza yakın ülkelerin bazılarında, diğerlerine göre hak ve hukuka daha çok uyulduğunu, bölüşüm ve paylaşımın da, daha adaletli yapılmakta olduğunu müşahede ettim!

                         Bu “Dârusselâm, yani barış ve esenlik yurdu” kavramı, Kurân’da geçtiğine göre, bir ütopya olamaz! Şayet insanlık henüz bu noktaya gelememiş olsa da! Yüce Yaratıcı Kurân’da insanlık için bu dünyanın“Dârusselâm, yani barış ve esenlik yurdu” haline getirilmesini elçiye inanıp Allah’a güvenen insanlar için ulaşılması gereken bir hedef, ideal bir ufuk noktası olarak, göstermiş ve bu ufuk noktasına ulaşmayı da Müminlere ödev olarak vermiş diyebiliriz! Buna göre: Vahye, bu bağlamda Kurân’a inandığını iddia eden her insanın hedefi, yaşadığı dünyayı“Dârusselâm, yani barış ve esenlik yurdu” haline getirmek olmalıdır! Tarihi süreç içerisinde bu “Dârusselâm, yani barış ve esenlik yurdunun” tahakkuk edip etmediğine gelince: Bunun bize kadar yansıyan bazı sembolik kayıtlarını tarih kitaplarında bulmamız mümkündür! Öncelikle bugün ismi Kudüs olan fakat barış ve esenlikten ziyade savaş ve katliamların yurdu olan bir şehrin bir bölgenin geçmişini dikkatinize sunmak istiyorum!

              Milattan önce 3000 yıllarında kurulan bu Kudüs şehrinin ilk adı “İlya veya Eliyada, yani tanrının şehri” olarak geçmektedir! O dönemde o bölgede konuşulan Süryanice, Ârâmîce dillerine göre, “İl” veya “El” Tanrı demektir! Sonra şehir İbranîlerin kontrolüne geçince, Hz. Davut ve Süleyman as. zamanlarında, hak-hukuk ve adaletin herkes için uygulandığı tam bir barış ve esenlik yurduna dönüşmüş ve şehrin adı da İbranice “Jaruselam veya Urşalom” olarak anılmaya başlanmıştır. “Ur” kelimesi hem Bâbillilerin konuştuğu Sümerce de, hem de İbranice de, Yurt, şehir anlamına gelmektedir! İbranice olan “Şalom”  kelimesi ise Arapça da  “Selam” Türkçemizde ise barış ve esenlik manasına gelmektedir! Kudüs’ün Adı olarak, İbranicesi “Urşalom” batı dillerinde ise “Jaruselam” olarak geçen bu kelimelerin Arapçadaki tam karşılığı “Dârusselâm” Türkçedeki tam karşılığı ise, yukarıda 10/25. âyette verdiğimiz manadan da anlaşılacağı gibi, “Barış ve esenlik yurdu” demektir! (Bu bölge ve bu şehir Osmanlı idaresine geçtikten sonra, ismi “Kudüs’ü şerif” olarak anılmaya başlanmıştır) Ayrıca bugün Afrika kıtasında bulunan Tanzanya adındaki bir ülkenin başkentinin adının da “Dârusselâm” olduğunu unutmayalım! Demek ki Kurân’da geçen“Dârusselâm”  kavramı bir ütopya değil, gerçekleşmesi mümkün olan bir hedefmiş! Yeter ki insanlar bunun için emek edip, çaba harcasınlar!

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları