Self Oryantalizm

Oryantalizm; Müslüman doğu medeniyetinin başta dil ve kültür olmak üzere bütün unsurlarını inceleyerek, İslam dünyası hakkında batılıların sistematik bir bilgiye sahip olmalarını sağlayan, İslam ve Batı medeniyeti arasındaki mücadelede ‘Batı uygarlığı lehine veriler elde etmeye çalışan’ bir akımdır. Başka deyişle oryantalizm, Batı’nın Doğu üzerinde tahakküm kurmak için, doğuyu kendi çıkarlarına göre yeniden yapılandırmak amacıyla geliştirdiği bir yoldur.


Self Oryantalizm ise, kendi kültürünü Avrupa merkezli bir bakış açısıyla izleyen, bu anlamda ‘kendi toplumunu dönüştürme işine soyunma işlevine soyunan’ aydın tipi olarak ifade edilebilir. Başka bir ifadeyle self oryantalizm, kendi toplumunun sosyal gerçekliğinden uzaklaşan ve mensubu olduğu toplumu da bu gerçeklikten uzaklaştırmak için yapılan çalışmaları ifade eder. Mensubu oldukları kendi toplumlarının kültürel gerçekliklerinden uzaklaşan ve toplumlarını da bu geçekliklerden uzaklaştırmaya çalışan aydınların temel silahı hep self oryantalizm olmuştur.


Özelde Osmanlı Devleti’nde, genelde ise İslâm dünyasında self oryantalizm olarak ifade edebileceğimiz sapma eğiliminin, ortalama olarak XIX. yüzyılda başladığını ifade edebiliriz. Çünkü söz konusu edilen yüzyılda İslâm dünyasının birçok ülkesi, Avrupalı sömürgeci devletler tarafından sömürge durumuna getirilmişti. Batılı ülkelerin söz konusu ülkelerde sömürge konumlarının devamı için tercih ettikleri yöntem self oryantalizm yöntemidir. Osmanlı Devletinde ise, self oryantalizm olarak ifade edebileceğimiz sapma eğiliminin Tanzimat yıllarında başladığını söyleyebiliriz. Çünkü Osmanlı Devleti’nde öğrenim için yurt dışına-Avrupa’ya-öğrenci gönderilmesine II. Mahmut döneminden itibaren başlanmıştır. İşte, II. Mahmut döneminden itibaren öğrenim için yurt dışına gönderilen öğrencilerin tekrardan ülkelerine dönme tarihleri takriben Tanzimat yıllarıdır.


Elbette yurt dışına gönderilen öğrencilerin hemen hepsinin self oryantalizm çizgisine savrulduklarını söyleyebilmek çok aşırı bir iddia olacaktır. Onlar içerisinde hiç kuşkusuz, Avrupa’da aldığı eğitime rağmen, kendi inanç dünyasının kültürel değerlerine bağlılıkları sımsıkı devam edenler de vardır. Fakat gidenlerin bir kısmının Avrupa kültürünün cazibesine kapılarak, ‘mensubu oldukları kendi toplumlarını dönüştürmek amacıyla’, self oryantalizm çizgisine yuvarlandıkları da maalesef inkâr edilemeyecek bir gerçekliktir.


Osmanlı Devleti’nde çeşitli ad ve yöntemlerle ‘devleti çöküşten kurtarmak’, dolaylı olarak ‘toplumu dönüştürmek’ amacıyla siyasî ve hukukî alanlarda yapılan düzenlemelere Tanzimatlı yıllardan itibaren başlandığı ileri sürülebilir. Zira Tanzimat döneminden itibaren ıslahat çalışmalarının içinde yer alan sorumluların bir kısmı, içerisinden geldikleri kendi toplumlarını dönüştürürken ‘batılı değer yargıları adına’ hareket ediyorlardı. Osmanlı Devleti’nde bu anlayış, yani zihinsel self oryantalizm saplantısı Tanzimat yıllarından sonra gelen Islahat ve Meşrutiyet dönemlerinde de devam etmiştir. Hatta bu anlayışın Osmanlı Devleti’nin çöküşüne kadar devam ettiğini de ifade edebiliriz.


Self oryantalizm anlayışı, yani ‘batılı değerler doğrultusunda toplumu dönüştürme’ işlevi cumhuriyetin ilanıyla daha da hız kazanmış olacaktır. Hatta belki de şöyle de denilebilir; Osmanlı Devleti’nin son yıllarında ‘toplumu batılı değer yargıları adına dönüştürme’ çalışmaları esas meyvelerini Cumhuriyet dönemiyle beraber vermiştir. Hele hele cumhuriyetin ilk yıllarında ‘batılı değer yargıları adına toplumu dönüştürme’ işlevi çok daha yoğun bir şekilde devam etmiştir. Söz konusu yıllarda Türkiye Cumhuriyeti Devletinde ceberut devlet anlayışıyla hareket edilerek, ‘batılı değer yargıları adına toplumu baştan aşağı dönüştürmek için’ adeta sosyal mühendislik yapılmıştır. Demokrasi gibi, çağdaşlık ve laiklik gibi kulağa hoş gelen kavramlar, ‘toplumu batılı değer yargıları adına’ dönüştürme işlevine soyunanların en büyük ve en etkili silahları olmuştur.


Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren başlanan bu tür ‘toplumsal dönüştürme’ çalışmaları, neticeleri itibarıyla zoraki de olsa toplumda karşılığını bulmuştur. Bunun sonucunda toplumun belirli kesimlerinde ‘laik yaşam tarzını’ savunan ‘batıya özentili’ elit bir zümre doğmuştur. Söz konusu kesimler kendilerini normal halk tabakalarından farklı gören, onlara üstten bakan self oryantalizm saplantısına savrulan zümrelerdir. Yıllar yılıdır bu çizgide olanların halka bakış mantıkları aynen şöyle olmuştur: “Sizler kültürsüz cahil kimselersiniz, doğruları göremezsiniz. Sizler için de iyi ve doğru olanları bizler bilebiliriz, sizler de bizim seviyemize çıktığınız zaman bizleri çok daha iyi anlarsınız.” Bu kesimlerde bu anlayış yıllar yılıdır devam etmiştir ve hâlâ da devam etmektedir.


Ne var ki, gerek Osmanlı Devletinde ve gerekse Cumhuriyet döneminde toplumda, ‘toplumu batılı değer yargıları adına dönüştürme’ projesine karşı çıkan belirli bir direnç kesimi her zaman var olmuştur. Bu kesimler her türlü olumsuzluklara rağmen, mensubu oldukları toplumlarının inanç değerlerinden hiçbir zaman kopmayarak, self oryantalist akımlara karşı kendi imkânları nispetinde her zaman mücadele etmişlerdir. Hatta büyük bir memnuniyetle ifade edebiliriz ki, söz konusu etmeye çalıştığımız toplumsal direnç kesimleri 2002 yılından itibaren iktidar bile olmuştur diyebiliriz. Söz konusu tarihten sonra kurulan hükümetlerde, iktidar ve devlet eliyle, mensubu olduğumuz toplumumuzun manevî değer yargılarımıza dönüşümünü sağlamak için deyim yerindeyse ‘kültürel geri dönüşüm’ başlatılmıştır. Bu süreç, yaşadığımız bu günlerimizde, hükümet eliyle çeşitli alanlarda yapılan düzenlemelerle son surat devam ettirilmek istenmektedir.


Netice itibarıyla, inançlarımıza göre Hak-batıl mücadelesi Hazreti Âdem (as) ile başlayıp kıyamete kadar devam edecektir. Gönül ister ki söz konusu bu şanlı mücadelede saflarımızı belirleyerek, bu mukaddes davaya karınca–kaderince omuz verebilmiş olalım vesselâm.   

       

                    

Yazarın Diğer Yazıları