N E V Â 52./III.

 

N E V Â 52./III.

 

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

RIZKIN İNSANLAR ARASINDA BÖLÜŞÜM VE PAYLAŞIMI MESELESİ!

 

 

Yeryüzünde sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket ederek Allah’ın koruması altında yaşamaya çalışan insanlar için âhirette-cennette hazırlanan karşılıkların haber verildiği 8. âyetten sonra, şimdi de, Yüce yaratıcının ilâhî otoritesini sulandırarak, insanlar arasındaki eşitliği ve hakça bölüşüm ve paylaşımı kabul etmek istemeyenlerin uyarıldığı âyetleri göreceğiz! Şöyle buyuruyor Yüce Yaratıcı:

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

 

Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 قُلْ أَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذِي خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُ أَندَاداً ذَلِكَ رَبُّ الْعَالَمِينَ {9}

(Ey elçi onlara) Deki: “Size (yaptığınız çok büyük bir yanlışı) haber vereyim mi? Siz yerküreyi iki evre de [1] Yaratan Yüce Yaratıcıya rakip güçler icat ediyor ve O’nun İlâhî otoritesini de, (üzerini örtmek suretiyle) yok sayıyorsunuz! Hâlbû ki Kendisine ( rakip güçler icat ederek otoritesini de yok saydığınız) O Yüce Yaratıcı’ âlemlerin Rabbidir! 41/9.

 

أَندَاداً  – Endâden” Dokuzuncu âyette geçen bu kelimenin masdarı-kökü “En’Niddü” kelimesidir. Lügat manasına gelince; Bu kelime, Denktaş, Benzer, Aynısı, Aynı güç ve potansiyele sahip, fakat rakip-karşıt özellikler taşıyan varlık, gibi manalara gelmektedir! (Lisanul’Arap)  Biz Kurân’da altı yerde geçen [2] bu “Endâd” kelimesine bu âyet metnindeki kalıp ve konumunu da dikkate alarak mealde “Siz yerküreyi iki evre de Yaratan’a rakip güçler icat ederek, elbette ki, O’nun otoritesini, (üzerini örtmek suretiyle) yok sayıyorsunuz, öylemi?” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

فِي يَوْمَيْنِ – Fî Yevmeyni” yani “İki gün içinde-iki günde” demektir. Bir tesniye (yani ikili) olan bu “Yevmeyni” kelimesi, Arapça da, “Y V M” kökünden gelmektedir! Bu kelime Arapça da ve tabiî ki Kurân’da da, Dünyanın kendi etrafındaki bir tur dönüşünün sonucu olarak gece ve gündüz şeklinde ortaya çıkan 24 saatlik zaman dilimine denmektedir. Fakat bu kelime Arapçada sadece bu mana için değil, bilakis bu kelimeyi Araplar ister en kısa zaman dilimi (bir an gibi) isterse de, (çağlar süren) çok uzun zaman dilimlerini içine alan “mutlak zaman” manasında zaman kavramının içinde bulunduğu çok değişik kavramlar için de kullanmaktadırlar! (Ahterî+Lisanul’Arap) Hâlbûki hepimizin bildiği gibi, bizim dil ve kültürümüzde, sadece güneşin doğuşu ile başlayıp güneşin batışına kadar geçen süreye, yani zaman dilimine, “bir gün” denmektedir. Bu mülahazalara dayanarak, biz dokuzuncu âyette geçen bu kelimeye kalıp ve konumunu da hesaba katarak “ iki evre de” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Burada âcizâne kendi kendime bir soru sormak istiyorum! “İnsanların Kendisine rakip güçler icat ederek, sulandırdıkları, İlâhî otorite tarafından iki evrede yaratıldığı beyan edilen, üzerinde yaşadığımız bu mavi küre nasıl bir gezegendir, nasıl bir yerdir?” Bizim kendi kendimize sorduğumuz bu sorunun cevabını Yüce Yaratıcı bir sonraki âyet olan onuncu âyette şöyle vermektedir:

 

وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ مِن فَوْقِهَا وَبَارَكَ فِيهَا وَقَدَّرَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَوَاء لِّلسَّائِلِينَ {10}

(Siz sarsılmayasınız diye [3]) O’ Yüce Yaratıcı, yerkürenin üzerine, (balans görevi yapan) sabit, sarsılmaz ulu dağlar yerleştirdi. Sonra da orasını bereketlendirdi! Ve o yeryüzünde, isteyip yolunda bulunanlar arasında eşitçe paylaşılmak üzere, dört evre de, rızık olarak, (hayatın devamı için gerekli olan) besin ve güç kaynaklarını takdir etti-planladı! (şartları oluşunca da onları fiîlen) var etti! 41/10.

 

رَوَاسِيَ – Ravâsiye” Arapça bir cemî, yani çoğul olan bu kelime, birçok manaya gelmektedir! Fakat bu bağlamda, Yerinde sabit duran “sabit, sarsılmaz ulu dağlar”  manasına gelmektedir. (Ahterî+ Lisan.)

 

بَارَك  – Bâreke” Bazı kalıpları Güzel Türkçemizde de kullanılan (örneğin “bereketli olsun” deyimi gibi) bu kelimenin aslı Arapça olup, “B R K” kökünden gelmektedir. Kelime, Mübarek olmak, Artmak, Çoğalmak, Uzamak, Çağlar boyu devam etmek, Göğüs, Geniş göğüslü deve, Dul kadının büyük oğlu olduğu halde kocaya varması, Suyun toplandığı çukur-havuz, Su kuşlarından adına martı denilen bir kuş gibi, daha birçok manaya gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap) Biz onuncu âyette geçen bu “Bâreke” kelimesine âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak “Bereketlendirdi!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

قَدَّرَ  - Qaddere”  Aslı Arapça olan bu kelimenin (örneğin “kader” gibi) bazı kalıpları yanlış bir anlam yüklenerek Güzel Türkçemizde de kullanılmaktadır! Arapça olan kelime lügat-kök olarak, Güç yetirmek-kuvvetli olmak, Takdir etmek-planlamak, Şartları oluşunca var etmek, İktidarı ele geçirip muktedir olmak-(siyasi) gücü mal ve serveti kendinde toplamak, Kesmek, Sınırlamak, Azaltmak, Bir şeyin (örneğin Allah’ın) gerçek gücünü takdir etmek, Kolaylaştırmak, Miktar-ölçü, Büyük yılan, Çömlek ve çömlekte pişirilen yemek gibi, daha birçok manaya gelmektedir! (Ahterî+Lisan..) Onuncu âyette geçen bu kelimeye biz mealde “takdir etti-planladı! (şartları oluşunca da onları fiîlen) var etti!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

أَقْوَاتَ  – Aqvât” Çoğul olan bu kelimenin müfredi yani tekili “Quvveh” (Türkçesi “Kuvvet”) kelimesidir. Aslı Arapça olan bu kelimenin lügat manası; Zayıflığın zıddı olan kuvvetli olma durumu, İnsanın yediği gıdalar ve yediği bu gıdalardan bedenine güç, yani enerji veren kısım, İhtiyaç miktarı yiyecek vermek, gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap) Onuncu âyette geçen kelimeye biz metin içindeki kalıp ve konumunu da dikkate alarak, mealde “(Hayatın devamı için) orada, yani yeryüzünde rızık olarak, besin ve güç kaynakları var etti!” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

سَوَاء  – Sevâen” İki şeyin aynı özellikleri taşıması, Beraberlik, Benzerlik, Eşitlik, Akran, Adâlet, Denge, Ölçü, Yolun ortası, Doğru yol gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisan..) Biz bu kelimeye âyet içerisindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde “İsteyip yolunda bulunanlar arasında eşitçe paylaşılmakşeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

Bize göre yeryüzünde hayatın devridaimi için rızık kaynaklarının yaratılması ve yaratılan o rızık kaynaklarının da, talep edip yolunda bulunan ihtiyaç sahipleri arasında eşitçe paylaşılmasının İlâhî bir plan olduğunu beyan eden iki âyetlik bu paragrafın onuncu âyeti, Fussilet suresinin berceste âyetidir. Çünkü bu âyet, Kurân’ın birçok yerinde vurgulanan insanlar arasındaki adalet ve eşitlik ilkesini, bir Kurânî terim olarak (Sevâen Lissâilin)  şeklinde, en net ifade eden âyettir! Çünkü bizim düşüncemize göre bu âyet, yeryüzünün bu en eski ve fakat en önemli konusu olan iktidar gücü ve rızık kaynaklarının eşitlik esasına göre paylaşılmasının İlâhî bir plan olduğunun [4] en kesin delilidir.

 

Fakat bu konunun, insan için bir imtihanın gerçekleşebilmesi adına, Yüce Yaratıcı tarafından insan iradesine de bağlanmış olduğunu görüyoruz! Çünkü buradaki âyetler emir kipinde olmayıp, sadece İlâhî iradenin makro kader, yanı plan bazındaki beyanından ibarettir. Eğer insanoğlu bu İlâhî plana uyup gereğini yerine getirirse, Yüce Yaratıcının irade ve emrine uygun hareket etmiş olacaktır! Aksi ise bir nevi Allah’a isyan ve şirk olarak düşünülebilir! Bugün dünyanın kâhir ekseriyetinde Siyonist para babaları tarafından uygulanan kapitalist sistem tam da bunu yapmaktadır! İslam ülkelerinde uygulanan sistem ise, mevcut kapitalizmin, başına türban, ayağına takunya geçirilerek abdest aldırılmış şeklinden başka bir şey değildir!

 

Birlikte yaşamak zorunda olduğumuz bu yeryüzünde Allah’ın yarattığı güç ve kuvvet kaynaklarının ( yani iktidar ve rızkın) talep edip yolunda bulunan ihtiyaç sahipleri arasında eşitçe paylaşılması konusu, ilk insan topluluklarının oluşmaya başladığı zaman diliminden itibaren, günümüze kadar hatta günümüzde de problem olmaya devam etmektedir. İşi biraz daha geriye götürerek, Âdem ve eşinin yaşadıkları Cennetten çıkartılmalarının da bu konu ile ilgili olduğunu söyleyebiliriz [5]! Esasen Allah insanoğluna vahiy aracılığı ile yaptığı çağrıda, insandan “yaşadığı bu mavi gezegeni, bir barış ve esenlik yurdu (lâfzen dârusselâm) haline getirmeye davet etmektedir!” (krş. 10/25.)

 

Bunun gerçekleşebilmesi için olmazsa olmaz tek şart, eşitlik ve adalettir. İşte bu Fussilet suresinin yukarıdaki onuncu âyeti dünyayı barış ve esenlik yurdu haline getirmeyi düşünen insanlık âilesine bunu tavsiye etmektedir. Burada insanoğlunun bir yol ayırımına geldiğini ve ikiye ayrıldığını görüyoruz: Bir yanda üzerinde yaşadığı bu mavi kürenin sunduğu imkân ve nimetleri eşitlik ve adalet ölçüsüne göre paylaşarak, yeryüzünü kardeşçe yaşanılan barış ve esenlik yurdu haline getirmeyi düşünüp, bunun için çaba harcayan insanlar! Öbür yandaysa, yaşamanın gayesini sadece toplayıp biriktirerek, çoğaltmak ve bu biriktirdiklerini de bir tahakküm aracı olarak kullanmak isteyenler! Bu insan tipinin toplumun bireyleri arasındaki bölüşüm-paylaşım, eşitlik ve adaleti reddeden kapitalist-sömürgen bencil insan tipi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz!

 

Bizim berceste âyet olarak seçtiğimiz bu Fussilet suresinin onuncu âyetinin tefsiri ve yorumu yapılırken âdeta kapitalist-sömürgenlerin mantığı ile düşünen bazı Müslümanların da, “Efendim burada bahsedilen eşitlik-adalet demek, eşitçe paylaşım demek değildir! Aksine insanlar arasındaki bu eşitsizlik durumu, insanlar için Allah’ın ezelde takdir edip, kader olarak o insanların alınlarına yazdığı bir alın yazısı bir kaderi İlâhidir” diyerek, bir tarafta dünyayı sömüren kapitalist-sömürgenlerin varlığını, öbür tarafta da sömürülüp ezilen insan yığınlarının varlığını kadere bağlama gayreti içerisinde olduklarını görüyoruz [6]! Hattâ bazılarının bir taraftan Müslümanlık iddiasında bulunurken, öbür yandan, söz konusu onuncu âyette geçen “Sevâen Lissâilîn”  ifadesindeki “Sâilîn” yani yolunda bulunarak isteyip talep edenler, kelimesindeki isteyip talep edenlerin hayvanlar olduğunu söyleyecek kadar, akıl ve sağduyudan yoksun bir yorum yaptıklarından bile bahsedilmektedir!

 

Hâlbuki adalet, ancak insanların sorumluluk ve yetkiyi, külfet ve nimeti kendi aralarında eşitçe paylaşmaları halinde tahakkuk eder. Bu konuda Ragıp-El İsfahâni’nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Adalet: Eşitçe paylaştırma (et-taqsit-alessevâ) demektir! (El-müfredât A D L mad..) Bu durumda adaletin ruhu ve sevki sebebi-emredilme yönü (hikmeti), eşitlik olmuş olur! Bu (eşitlik, yani adalet) iki türlü olur: Biçimsel eşitlik ve fonksiyonel eşitlik. Biçimsel eşitlik Aristo’nun “dağıtıcı adalet” dediği şeydir ki, dil, din, ırk, bölge, kavmiyet, milliyet, mülkiyet, cinsiyet vs. ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olarak görülmesidir! Eski yunan adalet tanrıçası! Themis’in resmi (ve adliyelerin önündeki kadın heykellerinde) olduğu gibi; Burada adaleti dağıtanın gözü kapalıdır-kördür, bağlıdır! Kimin ne olduğuna bakmaz! Acilen sağlanması gereken adalet budur!

 

Fonksiyonel eşitlikte ise, adalet (dağıtanın) gözü açıktır; Burada kimin ne olduğuna bakar! Örneğin yemek dağıtırken herkesin yemek alma hakkı olduğunu söylemek biçimsel eşitlik-adalet iken, çocuklara, hastalara ayrı yemekler çıkartmak, fonksiyonel eşitliktir-adalettir! Burada adalet (dağıtanın) gözü açıktır kimin ne olduğuna bakar (ve herkese fonksiyonuna göre) dağıtım yapar! Ali şeriatî’de, bu ayırımın Kurân’da Adalet’in (denkleştirme şeklinde), Kıst’ın ise, (hakkı olanı verme) kavramları şeklinde geçtiğini söyler. (buna göre) Adaletin mahkeme, yargı, hukuk, adliye teşkilatı gibi üst yapıda, kıst’ın ise mülkiyet ifadesi gibi altyapıda olacağını ifade eder! (R. İ. Eliaçık hayat kitabı Kur’an)

 

Vahyin yani Kurân’ın bir metodu vardır, bu metoda göre: Kurân insanların ne yapmaları gerektiğini tek tek saymaz! Bunun yerine daha çok insanların ne yapmamaları gerektiği üzerinde durur! Buna göre İlâhî bir plan ve tavsiye olan yeryüzünde iktidar gücü ve rızık kaynaklarının eşitlik ve liyakat esasına göre paylaşılmasını emreden âyetler Kurân’da daha az yer almaktadır. Buna karşılık, iktidar gücü ve rızık kaynaklarını “biriktirme, yığma, çoğaltma, belli ellerde toplanma-temerküz etme” şeklinde, eşitçe paylaşım ve bölüşümün zıddı olarak ortaya çıkan menfi durumdan, insanları sakındırmak için Kurân’ın birçok yerinde uyarı yüklü âyetler çok daha fazla yer kaplamaktadır!

 

Kur’an Mekke merkez olmak üzere indirildiği dönemde yeryüzünde yaşayan insanlar arasındaki biriktirme, toplama, çoğaltma, arzu ve isteklerinin yansıması olarak ortaya çıkmış olan insanlar arasındaki bu eşitsizlikleri değişik vesilelerle tenkit etmektedir. Buna sebep olup bu durumdan nemalanan insan yığınlarını ise en sert bir şekilde uyarıp, Cehennemle tehdit etmektedir! Örneğin, Neml suresinde bu işi yapan insanlar yeryüzünü talan eden dokuzlu çete olarak anılmaktadır! (krş. 27/48.) Tevbe suresindeyse, “serveti biriktirip, Allah yolunda harcamayanların, (yani ihtiyaç sahipleri ile paylaşmayanların) âhirette kızartılan bu servetlerle, alınlarının, yanlarının, sırtlarının, kısaca bütün vücutlarının dağlanacağı” haber verilmektedir! (krş. 9/34. 35.)

 

Haşir suresinde ise konu ile ilgili olarak,“iktidar gücü ve insanın gücünün kaynağı olan rızık kaynaklarının, yani mal ve servetlerin zenginler arasında dönüp dolaşan bir tahakküm aracına dönüşmemesi gerektiği” şeklinde sert bir uyarı yer almaktadır. (krş. 59/7.) Ayrıca Tekâsür suresinde “Toplayıp biriktirerek çoğaltma tutkusunun esiri olup, bu durumu da mezar’a kadar sürdürmeye çalışan insanların, bu yaptıkları ile yaşadıkları dünyayı cehenneme çevirecekleri, bu uyarılardan ders almazlarsa da, günü gelince, bu insanların bizzat (aynelyakîn) cehennemi görüp onunla tanışacakları-oraya girecekleri” uyarısı yapılmıştır! (krş.102/1. ..8.)  

 

Allah’ın, yolunda bulunup isteyen ihtiyaç sahipleri arasında eşit bir şekilde paylaşılmak üzere, yeryüzünde yarattığı, “Akvât” yani güç-kuvvet ve rızık kaynaklarını bir şekilde ellerine geçirip diğer insanlarla paylaşmak istemeyen bu sömürgen insan tipi, diğer bir sure olan Hümeze suresinde de, şöyle deşifre edilmektedir! “İnsanlığın geneline âit olan bu kaynakları, yani mal ve servetleri üst üste yığıp, durmadan sayarak, bu yığdıklarının da, kendisini ebedi kılacağını düşünen bu insan tipi, insanın beynini kaynatıp, kalbine kadar işleyen bir ateşle beslenen, Hutame Cehennemine elleri ayakları zincirli olarak atılmakla ve orada direklere bağlı olarak azap edilmekle tehdit edilmektedir!” (krş, 104/1. .. 8.)

 

Mâûn suresindeyse, “Muhtaç olan yetimi itip kakan, fakiri-miskini doyurmaya yanaşmayan, ihtiyaç sahiplerine yapılacak olan en küçük yardıma dahi mani olan insan tipi, dini yalanlamakla itham edilmektedir” (krş. 107/1. .. 7.) Vahyin yani Kurân’ın daha birçok yerinde, eşitçe paylaşımı reddedip yaşamanın gayesi olarak gördükleri çoğaltma ve yığmayı tercih eden bu bencil insan tipi ile ilgili uyarı ve ikazları bulmak mümkündür! Örneğin Kurân’ın ilk inen surelerinden Kalem suresinde “Eshâbülcenneh, yani bahçe sahipleri [7] kıssası adı altında eşitçe bölüşüm ve paylaşımı reddeden bu bencil insan tipi çok dikkatli bir şekilde uyarılmıştır! (krş. 68/17. ..32.) Ayrıca yine iki ayrı bahçeye sahip olan iki insandan, bölüşüm ve paylaşımda adalet ve eşitliği reddettiği için kendisini topraktan yaratan Allah’ı inkâr etmekle itham edilen bir insan tipi üzerinden de bu uyarıların yapılmakta olduğunu görmekteyiz! (krş. 18/32. ...43.)

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. 11.). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazımızda Fussilet sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etmek ümidiyle hoşça kalınız)

 

 Yaşar GÜLAÇTI. 15. Kasım. 2016. K.MARAŞ.    yasargulacti@hotmail.com                                                               

 

 

[1] Bizim güzel Türkçemizde kullandığımız “gün”  kelimesinin karşılığı olarak Kurân’da geçen kelime, “Yevm” kelimesidir. Fakat Kurân’da geçen bu kelime, bizdeki gibi, sadece güneşin doğumu ile başlayıp, güneşin batışına kadar süren bir zaman dilimi için kullanılmaz! Kurân’da geçen “Yevm” yani “gün” kelimesi, 24 saatlik bir zaman diliminin yanısıra, mutlak zaman manasında yani hem en kısa zaman dilimi hem de çok uzun zaman dilimlerini, dönemleri, evreleri ifade etmek için de kullanılır. Kozmik olaylarla ilgili olan birçok Kurân âyetinde (örneğin, 7/54. 10/3. 11/7. 25/59. 32/4. 50/38. 57/4. Âyetlerde de,) görüleceği gibi! Tüm bu âyetlerde geçen “Yevm” yani “gün” kavramı; İçerisinde dünyanın da bulunduğu evrendeki tüm varlıklarda oluşan inorganik varlıkların evriminin gerçekleşmesi için, Yüce Yaratıcının koyduğu İlâhî yasaların tahakkuk etme evrelerini beyan etmek için kullanılmıştır!

 

[2] Bkz. 2/27. 165. 14/30. 34/33. 39/8. 41/9.

 

[3] Yaşadığımız evrende her şey mükemmel bir uyum içerisindedir. Bilinen yaklaşık 300 milyar galaksi, içlerinde bulunan yaklaşık 300'er milyar yıldızla son derece düzenli şekilde varlıklarını sürdürmektedirler. Öyle ki tüm galaksiler, yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı oldukları sistemlerle birlikte belirli yörüngelerde dönmektedirler. Böyle bir düzenin oluşması, hiçbir şekilde rastlantılarla açıklanamaz! Üstelik evrendeki hız kavramı, dünya ölçüleriyle karşılaştırıldığında akıl almaz boyutlardadır. Trilyonlarca ton ağırlığındaki yıldızlar, gezegenler, galaksiler ve galaksi kümeleri uzay içinde müthiş bir süratle hareket ederler. Bu cümleden olarak: Üzerinde yaşadığımız Dünya da, saatte 1670 km. hızla kendi ekseni etrafında dönerken,  ayrıca 108.000 km. hızla da, güneşin etrafında dönmektedir. İşte bu mavi gezegende yaşayan biz insanlar, âdetâ saatte yüz sekiz bin km. süratle yol alan muazzam bir uzay gemisinin üzerinde durmadan yol alan, fakat bu müthiş sürate rağmen hiçbir rahatsızlık hissetmeyen insanlar gibiyiz! Çünkü Yüce Yaratıcı bu muazzam hıza rağmen sarsılmayalım diye, gereken her türlü tedbiri almıştır! Örneğin yukarıdaki 9. âyette de, ifade edildiği gibi, dünya üzerine balast görevi yapacak sarsılmaz sabit dağlar yerleştirmiştir!

 

 Güneş sisteminin galaksi merkezi etrafındaki dönüş sürati saatte 720.000 km. iken, Samanyolu galaksisinin uzaydaki hızı saatte 950.000 km.dir. Durmaksızın devam eden hareket öylesine yoğundur ki, Dünya ve Güneş Sistemi her sene bir önceki sene bulunduğu yerden 500 milyon kilometre uzakta bulunur. İşte biz insanlar, son derece astronomik hızlarda hareket eden bu gök cisimlerinden biri olan Dünya yuvarlağında yaşamımızı sürdürüyoruz. Üstelik üzerinde bulunduğumuz Dünya tüm evrenle kıyaslanınca son derece küçük ve sıradan kalır. Bu inanılmaz dengeler, aslında dünya üzerindeki hayatın pamuk ipliğine bağlı olduğunu da ortaya koymaktadır. Gök cisimlerinin hareket ettikleri yörüngelerdeki milimetrik değişimler, kaymalar çok önemli sonuçlar doğurabilir. Hatta öyle ki, Dünya üzerinde yaşamak mümkün olmayabilir. Böylesine büyük bir dengeye ve hıza sahip bir sistem içinde, korkunç kazaların oluşması da oldukça mümkün görünmektedir. Ama şu an Dünya üzerinde yaşamın olması, bizim varlığımızı sürdürebilmemiz gösteriyor ki, böyle kazalar çok ender olmakta ve düzen hiçbir şekilde bozulmadan devam edebilmektedir.

 

İnsan ise dünyanın dönüş hızını dahi hissetmeden, çok kararlı ve güvenli bir sistemin içinde yaşarmışçasına hayatını sürdürür. Bazı insanlar bu anlatılanları fazla düşünmezler; düşünmedikleri için de gerçekte ne derece olağanüstü koşullarda hayat sürdürdüklerini fark edemezler. İçinde yaşadığımız evrenin belli bir amaçla var edilmiş olduğunun kendileri için ne kadar önemli olduğunu bilmezler. Bu dünyada neden bulunduklarını, bu kadar hassas dengenin evrende nasıl oluştuğunu merak bile etmeden yaşayabilirler. Hâlbuki insanı insan yapan en temel özellik düşünme yeteneğinin ve düşündüklerinden sonuç çıkarabilecek bir aklının olmasıdır. İnsan neden yaşadığını, dünyanın ne amaçla yaratıldığını, evrendeki dengelerin kim tarafından kurulduğunu düşünmeden gerçeklere ulaşamaz! Çok ince hesaplara dayanan yerküre ve çevresindeki bu hassas dengeleri ayakta tutan İlâhî otoriteye rağmen, insanoğlunun içerisinden çıkan bazı beyinsizler, kalkmışlar O’ ilâhî otoriteyi sulandırarak, Yüce yaratıcıya zıt birtakım kavramları, Allah’a eş ve ortak koşmaya yelteniyorlar!!

 

[4] Yani Allah’ın muradına-rızasına uygun olduğu, kısaca Allah’ın isteğinin ve tavsiyesinin, rızkın isteyip yolunda bulunan ihtiyaç sahibi insanlar arsında eşitçe paylaşılması olduğunun!

 

[5] Bilindiği gibi, Yüce Yaratıcı âdem ve eşine bulundukları cennette“Şu ağaca yaklaşmayın” emrini vermiş, bu emre uymayan âdem ve eşi de, ceza olarak yaşadıkları o Cennetten mahrum bırakılmışlardı! klasik anlayışa göre “şecer” kelimesine ağaç manası verilmektedir! Hâlbuki bu kelimenin kök manası karışık, yani muhtelif manasına gelmektedir! Esasen ağaca şecer denmesinin sebebi de, dalının yaprağının biri birine karışmış olmasındandır! Kurân’da Âdem ve eşinin yaklaşmamaları ifade edilen “Şecer-ağaç” kelimesinin kök olarak “ortaya çıkan karışık meseleler, meydana gelen ihtilaf-karışıklık” manasına da geldiğini düşünürsek: Burada Âdem ve eşinin uzak durmaları emredilen karışık meselelerden birinin de, “biriktirme ve yığma hırsına kapılmak” olduğunu düşünebiliriz! Rızkın eşit olarak paylaşılmasının önündeki en büyük engel olan bu durum, kıskançlık ve kavgaların sebebi olduğu için âdem ve eşinin yaşadıkları yemyeşil huzurlu Cennetin tahribine de, yol açmış ve Âdem ve eşi de buradan mahrum bırakılmışlardır diyebiliriz!

 

[6] Bu bakış açısına sahip olan insanların Allah’ın takdiri olduğu için normal, yani adalete uygun olduğunu söyledikleri dünyada bugün için geçerli olan tabloya isterseniz bir göz atalım! İstatistiklerin haber verdiğine göre; Bugün sekiz milyar civarında insanın yaşadığı bu mavi kürede yaşayan, sadece seksen iki kişi, kuruluş veya şirket, dünyadaki tüm güç-kuvvet ve rızık kaynaklarının yüzde ellisine sahip iken, geri kalan yüzde elli ise sekiz milyar insan arasında, paylaşılmaktadır! Üstelik bu paylaşımın da âdil olduğu iddia edilemez! Öbür yandan yine istatistiklerin bildirdiğine göre: Dünyada bir buçuk milyar insan yarı aç yatağa girip açlık ve yoksullukla boğuşup açlık dolayısı ile ölümle yüz yüze iken; Bu insanların birlikte ve fakat ayrı şartlarda yaşadıkları aynı dünyada, en az üç milyar insan yedikleri fazla gıdayı hazmetmek için çeşitli yollara başvurmaktadırlar! Hatta bu insanlardan bir çoğu sadece aldıkları fazla gıdanın sebep olduğu hastalıklardan âdetâ çatlayarak ölmektedirler!! İşte insanların yaşadıkları bu şartları bir alınyazısı bir kader’i-İlâhî olarak adalete uygun görenlerin normal gördükleri dünya böyle bir dünyadır!!!

 

Pekî, genel olarak dünyada durum bu iken, İslam dünyası dediğimiz Afganistan’dan Yemen’e, Endenozya’dan Fas’a kadar, ellerinde konu ile ilgili uyarı ve ikazlarla dolu olan Kur’an gibi bir kitabın bulunduğu Müslümanların yaşadıkları Ortadoğu İslam coğrafyasındaki durum nasıl dersiniz? Herhalde bu suâl’in cevabı “Müslümanların yaşadığı bu coğrafya, paylaşımda eşitlik ve adaletin hâkim olduğu tam bir barış ve esenlik yurdudur” şeklinde olmalı idi! Ama ne gezeeer! Müslümanların yaşadıkları bu coğrafya din adına dünyanın en korkunç cinayetlerinin işlendiği için kan ve gözyaşının sel olduğu bir bölge olarak karşımızda durmaktadır! Hak-hukuk, paylaşımda eşitlik ve adaleti emreden Kurân’ın, önce Emeviler tarafından Sıffın’da vicdanlardan sökülerek mızrakların ucuna takılması ile başlayıp, sonra da, paketlenip Mushaf kapları içinde, rafların en yükseğindeki şerefli yerine tevdi edilmesinden sonra, işte durum maalesef gördüğümüz gibidir!

 

Bu coğrafyada yaşayan ve sadece dilleri ile Müslümanlık iddiasında bulunan toplumlar Kurân’dan ve ilimden kopunca, maalesef akıl ve sağduyu kaybolmuş, insanlar akıl ve şuur yerine, sadece hisleri ile hareket eden varlıklar gibi, sürü refleksi ile hareket etmeye başlamışlardır! Bunun sonucu olarak, cehalet, sefalet, rezalet, haksızlık-hukuksuzluk, hırsızlık, yolsuzluk, paylaşımda eşitsizlik, bu coğrafyanın alâmeti fârikası haline gelmiştir! Neticede insanlar bu coğrafyayı terk etmek için her şeylerini bırakarak yollara düşmüşler, bu uğurda her gün yüzlerce Müslüman Ege ve Akdeniz’in mavi sularında can vermektedirler!

 

Bu ülkelerdeki eşitsizlik ve adaletsizliğin göstergesi olarak bir örnek sunmak istiyorum! Kurân’ın indiği, Allah Resulünün doğduğu, Kâbe

Yazarın Diğer Yazıları