N E V Â 52./IV.

N E V Â 52./IV.

 

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

ALLAH’ İRADESİZ OLARAK YARATTIĞI YERKÜREYE VE GÖK CİSİMLERİNE, MİSYONLARINA UYGUN, İÇ DİNAMİKLER ŞEKLİNDE, BİRTAKIM FİZİK VE SOSYAL YASALAR DİZAYN ETMİŞTİR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile!

 

ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ {11} فَقَضَاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ فِي يَوْمَيْنِ وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاء أَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَحِفْظاً ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ {12}

Dahası O’ (Yüce Yaratıcı) gaz halindeki göğü de şekillendirip, ona da (misyonuna uygun birtakım) özellikler vazetti! Hem Gökyüzüne ve hem de yerküreye “isteyerek veya istemeyerek, misyonunuzu icra ediniz” dedi. İkisi de, “görevimizi isteyerek yapacağız” dediler!

 

Derken iki evre de onları (yani gök cisimlerini de) yedi kat (gök) olarak dizayn etti! Biz yerküreye en yakın olan gökyüzünü ise kandillerle süsledik ve yerküreyi de koruma altına aldık [1]! İşte bunlar çok güçlü ve her şeyi bilen (Yüce Yaratıcının) plan, irade ve gücü sayesinde olmuştur! 41/11. 12.

 

Bazı kalıpları (örneğin “seviye” kelimsi gibi) Türkçemizde de kullanılan on birinci âyetin başındaki bu “اسْتَوَى  – İstevâ” kelimesinin, aslı Arapça olup, kelime “seviye” kökünden gelmektedir! Lügat manasına gelince: Karar kılmak-yerleşmek, Gâlip olmak, Hükmetmek, Hâkimiyeti altına almak, Beraber-eşit olmak, Kastedip yönelmek, Doğrulmak, Ayağa kalkmak, Şekillendirmek-tesviye etmek, Düzlemek, Dengeli-mutedil hale getirmek, İstikamet-yön vermek gibi daha birçok manalara gelmektedir! (Ahterî+Lisan..)

 

Metin içindeki kalıp ve konumunu da dikkate alarak biz bu kelimeye mealde, “Dahası O’ gaz halindeki göğü de şekillendirip, ona (misyonuna uygun birtakım) özellikler vazetti!” Bu ve benzeri âyetlerin birçoğunda geçen istiva” kelimesinin, çok değişik yorumlarının yapıldığını görüyoruz. Biz bu yorumların detayına hiç girmeden, yüce Allah  Hükmetti, hâkimiyeti altına aldı, tesviye edip şekillendirdi” şeklindeki, bir manayı ve bu manaya bağlı olan yorumu tercih ediyoruz. Bu mülahazaya dayanarak, on birinci âyette geçen bu kelimeye, biz ana metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak “Dahası O’ gaz halindeki göğü de şekillendirip, ona (misyonuna uygun birtakım) özellikler vazetti!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Bu 11. âyette geçen diğer bir kelime olan “دُخَانٌ  – Duhânun” kelimesinin üzerinde biraz kafa yormamızın konuyu daha iyi anlayabilmemiz için yararlı olacağını düşünüyorum! Arapça olan “Duhân” kelimesi, Duman, Sis, (ateşten çıkan) Tütün, (yerden kalkan) Toz-duman, Gubar,  Gaz, (gökyüzündeki) Buz renginde görülen, boşluk gibi daha birçok manaya gelmektedir! (Ahterî+Lisan..) Ayetin meâlinde biz bu kelimeye “Gaz halindeki gökyüzü [2] manası vermeyi uygun bulduk!

 

طَوْعاًأَوْ كَرْ  –Tav’ân - ev Kerhen” Yani “İsteyerek veya istemeyerek” demektir! Biri birinin zıddı olan bu iki kavram, Kurân’da genellikle iradesiz varlıklar için kullanılmaktadır! Fakat bu kelimelerin insan gibi iradeli varlıkların kendi iradelerine bağlanmayan bazı davranışları için de, kullanılması söz konusu olabilir! Örneğin insanın göz kapaklarının hareketleri ve insanın düşünce yetisinin işlemesi gibi! Çünkü akıl sağlığı yerinde olan bir insan belki neyi düşüneceğine kendisi karar verebilir! Fakat hiç düşünmemeyi kesinlikle seçemez, seçtiğini iddia etse bile, bu yaptığı seçim de, yine bir düşünce ürünü olduğu için kendi düşünme yetisini etkisiz hale getirip, sıfırlayamaz!

 

Kurân’da “طَوْعاًأَوْ كَرْ  –Tav’ân - ev Kerhen” Yani “İsteyerek veya istemeyerek” şeklinde arka arkaya geldiği zaman bu kavramlar bir deyim, yani bir nevi metafor olarak kullanılır! Aslında bu durum sadece Kurân’da değil, Arap dilinde, hattâ Türkçe de, dâhil olmak üzere, dünyadaki bütün dillerde kullanılmaktadır! Örneğin, Türkçede kullanılan, “gece gündüz,(yani her zaman) yaz kış,(yani her mevsim) yaş kuru, (yani her şey)” ve benzeri deyimler gibi, “İsteyerek veya istemeyerek” deyimi de, “mecburen, başka alternatifiniz yok” demektir! Bu durum sadece iradesiz varlıklar için geçerli olup, bu varlıkların bir iç dinamik, bir kader, bir alınyazısı şeklinde Yüce Yaratıcının kendilerine vazettiği yasalara uymak zorunda olduklarını, bunun dışında başka bir alternatiflerinin olmadığını ifade etmektedir. Bundan dolayı bu varlıklar sorumluluk sahibi değildirler, yani bu iradesiz varlıklar, yaptıkları fiil ve eylemlerden dolayı hesaba çekilmeyecekler, kendilerine hesap sorulmayacak, sonunda da, bu iradesiz varlıklara ceza veya ödül terettüp etmeyecektir [3]!

 

Kurân’ın Fussilet suresinin bu 11. ayetiyle, buradaki insan olan muhataplarına, şöyle bir mesajında, verilmiş olduğunu düşünüyorum! “Ey insanoğlu! Gördüğün gibi, Yüce Yaratıcının iradesiz olarak yarattığı yerküre ve bütün gök cisimleri arasında, yani içinde bulunduğunuz kozmik Evren de, tam bir uyum söz konusudur, yani her varlık, Yüce Yaratıcının kendisine verdiği ödevi eksiksiz olarak yerine getirmektedir! Öyle ki, kozmik sistemdeki tüm varlıklar, sanki şefleri tarafından yönetilen bir orkestranın elemanları gibi, uyum içinde görevlerini eksiksiz icra ediyorlar! Öyleyse, ey insanoğlu! Sen de bu kozmik koroya katıl! Ve sakın ha, çatlak ses çıkartma!”

 

سَبْعَ سَمَاوَاتٍ – Seb’a Semâvâtin” Yani “yedi gökler” demektir! On ikinci âyette geçen bu “Seb’a Semâvâtin” Yani “yedi gökler” terimi, tıpkı bu âyette geçtiği gibi, Kurân’ın daha birçok yerlerinde de geçmektedir[4]! Bir izâfet yani isim tamlaması olan bu terim bizim halk kültürümüzde yanlış olarak “Üst üste yığılmış yedi kat gök şeklinde” algılanmaktadır! Oysa Yüce Yaratıcının yaratıp dizayn ettiği, bizim de içinde yaşadığımız bu Evren hakkında az çok bilgisi olan her insanın da bilebileceği gibi; Gökyüzü üst üste istiflenmiş yedi adet varlıktan oluşmamaktadır!

 

                   Peki, o zaman Kurân’daki bu tür âyetleri nasıl anlamalıyız? Yani içerisinde 7, 70[5], 1000[6], hattâ 50 000[7], rakamları gibi, adet ifade eden kelimelerin geçtiği bu tür âyetlerin verdiği mesajı doğru olarak anlayabilmemiz için, bu rakamlarla Arap dilinde ve tabii ki Kurân’da da çoğu zaman neyin kastedildiğini bilmek zorundayız! Arap diline vâkıf olanların çok iyi bileceği gibi; Yedi, Yetmiş, Bin, hattâ Elli bin rakamları gibi, yukarıya kaydettiğimiz bazı rakamlar, Arap dilinde çoğu zaman, mevcut rakamın bire bir karşılığı olan sayıdan ziyade, “çokluktan kinaye bir terim olarak kullanılmaktadır”

 

Tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız Fussilet suresinin bu 12. âyetinde geçen سَبْعَ سَمَاوَاتٍ – Seb’a Semâvâtin” Yani “yedi gökler” terimini de bu bağlamda değerlendirirsek; Âyetin bu bölümünün manası şöyle olur: “Derken (O’ Yüce Yaratıcı, iki evre de onları (yani gök cisimlerini de) içerisinde birçok Galaksi, yıldız- Güneş sistemleri ve gezegenler barındıran bir sistem olarak yaratıp dizayn etti!”

 

12. âyetوَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاء أَمْرَهَا  – Ve evhâ Fi Külli semâin Emrahâ” yani “Ve (O’ Yüce Yaratıcı) her bir gök cismine, kendi misyonu nu icra edecek güç ve istîdât’ı, yani tabiat yasalarını nakşetti!” şeklinde, başlamaktadır! Burada da, Kurân’ın muhatapları olan iradeli varlıklara, yani insanoğluna bazı mesajların verildiğini görüyoruz! Örnek olarak, burada verilmek istenen mesajlardan birinin şu olduğunu düşünüyorum! “Ey İnsanoğlu! Gerek yerkürede, gerekse de yeryuvarlağı ile gök cisimleri arasında ve hattâ gök cisimlerinin kendi aralarında da, bir uyumsuzluk göremezsin [8] Tam aksine, bu varlıklar, kendilerine verilen orijinal şekliyle “أَمْرَ  – Emr” yani “iş-ödev, görev-vazife” ne ise, sadece onu yapmaktadırlar! Üstelik bu varlıklar, kendilerine verilen görevleri yerine getirirken hiçbir şekilde sû’i istimalde de bulunmamaktadırlar [9]! Bu mesajın yanı sıra, yukarıdaki on ikinci âyette iki mesajın daha verildiğini de görüyoruz!

 

Bunlar: a= Yerkürenin çevresinin ışık kaynağı olan yıldızlar ve onların ışıklarını yansıtan gezegenler tarafından aydınlatıldığı ve b= Gökyüzünde serseri mayın gibi dolaşan sayısız asteroit ve diğer gök cisimlerinin vereceği zararları önlemek için, üzerinde yaşadığımız bu mavi kürenin, İlâhî otorite tarafından, çevresinde oluşturulan bir koruma kalkanı, yani atmosferle korunduğu, mesajlarıdır[10]!

 

Peki, eğer insanlar Yüce Yaratıcının, gerek vahyin, yani bu bağlamda Kurân’ın âyetleri, gerekse de Sünnetullah denilen tabiat âyetleri ile verdiği bu mesajları almaz ve bu İlâhi uyarılara kulak asmazlarsa, sonuç ne olur dersiniz? Sonucun ne olacağını tarihte yaşanmış canlı örneklerle, yine Yüce yaratıcı bize haber vermektedir! Ama bunun için bir sonraki paragrafı oluşturan âyetlere bir göz atmamız gerekecektir!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. 11.). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazımızda Fussilet sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etmek ümidiyle hoşça kalınız)

 

                                  Yaşar GÜLAÇTI. 20. Kasım. 2016. K.MARAŞ.    yasargulacti@hotmail.com                                                               

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Bu on ikinci âyette geçen “Biz yerküreye en yakın olan gökyüzünü ise kandillerle süsledik ve yerküreyi de koruma altına aldık” ifadelerinin üzerinde fazla durmamızı gerektirecek her hangi bir muğlâk ifadenin bulunmadığı kanaatindeyim! Aklını azıcık kullanabilen her insanın kolayca anlayabileceği gibi, burada kandillerle süslenen dünyaya en yakın gökyüzündeki kandillerden kasıt: Samanyolu galaksisindeki bizim güneş sistemimizde bulunan ve her gün hayranlıkla seyrettiğimiz yıldızlar, dünyamızın uydusu olan Ay ve bize ışık ve enerjisi veren o harika Güneşlimizdir!

 

Fakat âyet içerisindekiyerküreyi de koruma altına aldık” cümlesinin üzerinde birkaç söz söylememiz gerektiği kanaatindeyim! Burada kastedilen koruma kalkanı, Dünyamızın etrafındaki yaklaşık yedi yüz elli km. kalınlığındaki atmosfer denilen tabakadır. Dünyamızı şefkatli bir annenin kolları gibi saran bu atmosfer tabakası olmasaydı, Dünyamızda belki de insan neslinin hattâ diğer canlılarında barınmaları mümkün olmazdı! Çünkü Dünyamız her gün defalarca, gökyüzünde başıboş bir vaziyette dolaşan asteroitlerin- yani gök cisimlerinin bombardımanına uğrardı! İşte bizi bu asteroit bombardımanına karşı bir kalkan gibi koruyan etrafımızdaki atmosfer sayesinde bu bombardımanlar etkisiz hale gelmektedir, Çünkü Dünyanın atmosferine giren başıboş gök cisimleri atmosferdeki sürtünme gücü sayesinde parçalandıkları için bir blok halinde değil ancak zararsız tozlar halinde dünyamıza yağmaktadır. Esasen bizim bir yaz gününde mehtabı seyrederken bir anda kaydığını gördüğümüz o yıldızlar: Dünyamızın atmosferine girdiği için sürtünmeyle yanıp parçalanarak dağılan asteroit, yani gök cisimlerinden başka bir şey değildir!  

 

[2] Ayetin metninde geçen “Duhan” kelimesi duman veya gaz manasına gelmektedir. Buradaki “Duhan” kelimesi duman anlamına geldiği gibi, “gaz halinde, buhar halinde” anlamına da gelebilir. “Bütün kâinat’ın ilk maddesinin hidrojen gazı” olduğunu söyleyen bilim açısından duhan’ kelimesine mana verirsek, o zaman ayet, “Ana ham maddesi hidrojen gazı olan göğe şekil verdi” anlamına gelir.” ( bkz. Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an tefsiri Bayraklı Yayınları 2006 İstanbul, XVII, 92)

 

Bilindiği kadarı ile “gazlar” sıkıştırılmaya en müsait elementlerdir. Buradan hareket edersek, Evrenin yaratılması ile ilgili olarak bilim çevrelerinde bahsi geçen ilk patlama İngilizcesiyle “Big-Bang” yani büyük patlamanın sebebi, aşırı sıkışan gaz elementleri olabilir! Esasen Kurân’ın da bu teoriyi desteklediğini görüyoruz! krş. “İnkâr edenler, göklerin ve yer kürenin birbirine yapışık olduğunu, bizim onları biri birinden ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan yarattığımızı (görmüyorlar) bilmiyorlar mı? Buna rağmen-hâlâ inanmayacaklar mı? 21/30.”

  

Kâinatın, yani evrenin sonradan yaratılmış olduğu konusunda, hem bütün ilahî kaynaklı dinî metinler, hem de günümüzün aklı başında tüm bilimsel araştırmalarını yapan bilim adamları hemfikirdirler. Şimdi isterseniz, bir fikir jimnastiği yaparak, içinde bulunduğumuz Evren’in yani Kâinat’ın ilk yaratıldığı günden itibaren her şeyin filme kaydedildiğini bir düşünelim. Ve bu filmi geriye doğru sararak- alarak, tahminen orta bölümlerinde, şöyle bir durup, filmi oradan tekrar izleyelim. Kuvvetle muhtemeldir ki, göreceğimiz şeyler şunlar olacaktır: A: Katı madde olan, Toprak ve onun türevleri. B: Sıvı maddelerden olan ve hayatın da ilk kaynağını teşkil Su ve onun türevleri.

 

Hayatın sudan başladığını, ilk başlangıcının da tek hücreli canlılarla olduğunu, hem kutsal kaynaklar (örnek olarak, krş. Kurân’ı,  Kerim: 21/30.)  Hem de bilimsel araştırma sonuçları haber vermektedirler. Şimdi isterseniz bir iki örnekle konuyu daha anlaşılır hale getirebiliriz. Eşeysiz de üreyebildikleri için önce bitkilere bir bakalım. Şöyle yakınımızda bulunan bitkileri gözlemlersek, kocaman çınar ağacının ağaç olmadan önce bir çekirdek, bir Neva yani bir tohum olduğunu biliriz. Şimdi de, yaşamın ikinci evresini oluşturan canlılardan, hayvanlar âlemine ve onun evrimleşerek tekâmül etmiş mükemmel bir örneği olan İnsana bir bakalım: Normal olarak, insan eşeyli ürediği için insanın bir önceki hali, baba tarafından sperm, anne tarafından ise yumurtadır. Sperm ve yumurtanın bir önceki hali kan, kanın daha önceki hali ise kemik iliği, daha geriye gidersek, varacağımız nokta ise, (DNA) dır. Bunun bir adım öncesi ise,  toprak ve sudur.

 

Bu filmi biraz daha geriye sararsak, göreceğimiz şey; Toprağın ve suyun ana türevleri olan gazlardır. Gazları ise “Hidrojen, oksijen, azot ve karbon vs..” şeklinde sıralayabiliriz. Dikkat edilirse son durumda artık katı maddeler yok, yani artık gazlardan bahsediyoruz. Fakat bilim adamları son evrede sayılan gazlar arasında, gerek oran, gerekse baskınlık açısından, “Hidrojen” gazının diğer gazlardan daha etkin daha baskın olduğunu öne sürerek evrenin, ana hammaddesinin hidrojen olduğunu iddia ediyorlar! Onun için biz bu 11. âyette geçen “Duhan”  kelimesine Hidrojen gazı demesek de, “Gaz halindeki gökyüzü” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk! Konu ile ilgili olarak biraz daha detaylı bilgi almak isteyenler: bkz. Hâlen internet ortamında bulabileceğiniz “N E V Â, 1. Yaratan ve yaratılan-Hâlik ve mahlûk” adlı yazımız. (YAŞAR GÜLAÇTI (Kahramanmaraş. 21 Mart 2008. yasargulaçti@hotmail.com)

 

[3] İnsan gibi iradeli varlıklar ise, kendi özgür tercihleri ile yapıp ettikleri eylem ve fiillerden dolayı, hesaba çekileceklerdir. Kendilerine hesap sorulduktan sonra da, ödül veya ceza olarak fiil ve eylemlerinin karşılığını göreceklerdir! Bir başka şekilde ifade etmemiz gerekirse: İnsanın dünya da ve âhirette başına gelenler veya gelecek olanlar, mecburen uymak zorunda oldukları bir kader’in alın yazısının sonucu değil, kendi özgür tercihi ile yaptıklarının sonucudur! Yer ve gök cisimleri gibi iradesiz varlıklarda ise bu durumun tam tersi söz konusudur!

 

[4] Krş. 23/86. 31/27. 65/12. 71/15. 78/12.

 

[5] Krş. 9/80. 69/32.

 

[6] Krş. 2/96. 22/47. 

 

[7] Krş. 70/4.

 

[8] Krş. 67/3.

 

[9] Örneğin Dünya, Ay, Güneş ve diğer gezegen ve yıldızlar, Yüce Yaratıcı tarafından kendilerine tahsis edilen yörüngelerde, milyarlarca yıldan beri bıkıp usanmadan dönüp durmaktadırlar! Farzedelim bunlardan biri, örneğin Güneş, görevi sû’i istimal ederek kendisine tahsis edilen yörüngeden dışarı çıksa veya tembellik yaparak zamanında doğmasa yahutta doğduktan sonra hiç batmasa, o zaman yeryüzünde hayattan eser kalırmıydı?

 

[10] Yüce Yaratıcının Rahmet sıfatının bir tecellisi olarak yerleştirdiği bu İlâhî koruma kalkanının bir an için kalktığını varsayalım! O zaman etrafımızda dolaşıp duran sayısız asteroit ve diğer gök cisimleri tarafından bombardımana tabi tutulan bu mavi kürede hayattan eser kalmazdı! 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları