N E V Â 52/V.

N E V Â 52/V.

 

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

EĞER İNSANLAR BU İLÂHÎ UYARILARDAN YÜZ ÇEVİRİRLERSE!

 

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile!

 

 فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِّثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ {13} إِذْ جَاءتْهُمُ الرُّسُلُ مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ قَالُوا لَوْ شَاء رَبُّنَا لَأَنزَلَ مَلَائِكَةً فَإِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ {14}

(Allah’ın insanlık için lütfettiği bu uyarı ve imkânlara rağmen) Eğer insanlar (elçinin tebliğ ettiği İlâhî Vahiyden) yine de yüz çevirirlerse! (Ey elçi)  O zaman onlara “size Âd ve Semûd’ (toplumlarını) çarpan felaket yıldırımına benzer bir felaketi, hatırlatırım” de.

 

Onlara önlerinden ve arkalarından gelen elçiler [1] “Sakın hâ! Allah’tan başkasına kulluk etmeyiniz!” Demişlerdi de, onlar: “Eğer Rabbimiz bizden böyle bir şeyi istemiş olsaydı, o zaman (elçi olarak sizleri değil) elbette ki, Melekleri gönderirdi, onun için sizinle gönderilenleri yok sayıyoruz” demişlerdi. 41/13. 14.

 

صَاعِقَةً  – Sâıqah”: On üçüncü âyette iki kere geçen bu kelime Arapça olup şu manalara gelmektedir: Başına ânî bir felaket gelmek, Aklı başından gitmek, Bayılmak, Düşüp ölmek, Mahvolmak, Ansızın duyulan çok yüksek ses, Gök gürültüsü ile yere düşen yıldırım, Ateş topu, Belâ-musibet, Helâk olmak, Yok olmak gibi, daha birçok manalara gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap) Biz âyet meninde iki kere geçen bu kelimeye, kalıp ve konumlarını da hesaba katarak “Âd ve Semûd’ (toplumlarını) çarpan felaket yıldırımı şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ  – En [2] Lâ tâbüdû İllallah” Bu cümleciği, bugünkü Türkçeye tam olarak çevirdiğimiz zaman şu şekilde çevirmek zorundayız: “sakın hâ! Allah’tan başkasına kulluk etmeyiniz!” Biz de, âyeti Türkçeye çevirirken bu duruma dikkat ettik!

 

Bu iki âyet Rabbimizin yer ve gök cisimlerine kendi misyonlarının yüklendiğini beyan eden bir gurup âyetten oluşan bir paragrafın ardından gelmektedir! Yukarıda da görüldüğü gibi, bahse konu olan o paragrafta, Rabbimizin insanoğlunun hayat bulması ve hayatiyetini devam ettirebilmesi için oluşturduğu şartlardan ve lütfettiği rızık kaynaklarından bahsedilmişti! Bu paragrafı oluşturan âyetlerden biri olan on üçüncü âyetteyse, Yüce Yaratıcının insanoğluna lütfettiği bu kadar imkân ve nimetlere rağmen, kendilerine yol göstermek için Allah’ın gönderdiği mesajlara ve onları getiren elçilere karşı küstahlık yapanların (örneğin Âd ve Semud toplumları gibi) tarihi suretçe nelerle karşılaştıkları hatırlatılarak! Günümüz insanı uyarılmaktadır!

 

On dördüncü âyetteyse, bu toplumların, yani Âd ve Semud toplumlarının geçmişteki hatalarını ve böyle devam ederlerse de, kendilerini gelecekte bekleyen büyük tehlikeleri hatırlatan, İlâhî mesajlarla uyaran Allah elçilerini nasıl geri çevirdiklerini hatırlatmak için şöyle buyurulmaktadır:Onlara önlerinden ve arkalarından gelen elçiler ,“Allah’tan başkasına kulluk etmeyin” demişlerdi de, onlar, “Eğer Rabbimiz bizden böyle bir şeyi istemiş olsaydı, o zaman (elçi olarak sizleri değil) elbette ki, Melekleri gönderirdi! Onun için sizinle gönderilenleri yok sayıyoruz” demişlerdi!

 

Bu âyetteki iki konu üzerinde biraz kafa yormamızın faydalı olacağı düşüncesindeyim! Bu konular: “Allah’a veya Allah’tan başkasına ibadet, yani kulluk yapma” konusu ile “Vahyi kabul etmek istemeyenlerin, kendilerine gelen elçilerin insan değil melek olmasını istemeleri!” konusudur.

 

Öncelikle dini kültürümüzde yanlış olarak anlaşıldığını düşündüğüm bu Allah’a veyahutta Allah’tan başkasına ibadet etme, yani kulluk yapma konusunu ele almak istiyorum! Bilindiği gibi bugün Allah’a kulluk denince Müslümanların aklına gelen “beş vakit namazı kılmak, yılda bir ay ramazan orucunu tutmak, şayet gücü yeterse hac’ca gitmek, başını örtmek ve içkinin bir yudumunu dahi ağzına almamak vs.dir!” Oysaki kişinin yapmak zorunda olduğu, bunların tümü, Allah’a ibadet, yani kulluk değil, aksine bunlar, kişinin Allah ile kendi arasındaki bağı güçlendirip insana sorumluluk duygu ve bilinci (yani takvâ bilinci) kazandırarak kişinin Allah’ın koruması altına girmesini sağlayan zamana bağlı (özü itibari ile de) kişisel ola Nüsuk’lardır-Ritüellerdir! Kısaca Kurân’ın Nüsuk olarak nitelendirdiği bu Ritüellerin amacının kişiyi bilinçlendirmek olduğunu söyleyebiliriz! Şimdi buradan şöyle bir sorunun ortaya çıkması kaçınılmaz gibi görünüyor! Pekî, o zaman ibadet, yani kulluk nedir?

 

İbadeti, yani kulluğu doğru olarak anlayabilmemiz için, öncelikle Yüce Yaratıcının insan denilen iradeli varlığı dünya denilen bu mavi küreye neden misafir ettiğini düşünmek zorundayız! Bu zâviyeden bakarken, öncelikle Allah’ın insana üzerinde yaşadığı bu dünyayı bir “dârusselâm” yani barış ve esenlik yurdu, huzurlu bir cennet şeklinde teslim ettiğini unutmayalım! Devamında ise Rabbimizin bizden, yaşadığımız bu mavi gezegeni, “Dârusselâm” yani barış ve esenlik yurdu olarak, korumamızı, yani şayet üzerinde yaşadığımız bu dünya, hırs’ının esiri olmuş, şeytan tabiiyetli birtakım insanlar tarafından bu niteliğinden uzaklaştırılmışsa, onu tekrar “Dârusselam” yani barış ve esenlik yurdu haline getirmemizi istediğini aklımızdan çıkartmayalım [3]!

 

İşte ibadet, yani kulluk: Yüce Yaratıcının bu emrini, bu isteğini, bu tavsiyesini, yerine getirmek için, insanın emek harcayarak iş ve değer (Âmâl’ı Sâlihât- ıslah edici eylemler) üretmesinin adıdır! Biz ibadet, yani kulluk denince, (halkımızın kâhir ekseriyetinin hilafına) bunu anlıyoruz! İbadet, yani kulluk nedir? Sorusunu, âcizane özet olarak, böyle cevaplayabileceğimizi düşündük! “Fakat her şeye rağmen Allah’u Âlem”  yani “en doğrusunu elbette ki Allah bilir!” diyoruz!

 

Şimdide gelelim on dördüncü âyetteki “Vahiyle gelen İlâhî mesajları kabul etmek istemeyenlerin, Melek bir elçi, yani Melek Peygamber istemeleri” konusuna! Bu konu, şeytan tabiiyetli bir takım insanların kendi menfaatlerine uygun olarak inşa ettikleri yaşam tarzlarından, yani dinlerinden vazgeçmek istemedikleri için, gündemi saptırmak amacı ile ortaya attıkları bir gündem değiştirme eyleminden başka bir şey değildir!

 

Kurân’ın muhtelif âyetlerinde geçen bu konu, tarihin her döneminde hemen her hak ve hakikat tebliğcisinin karşısına çıkan şeytan tabiiyetli bu insan tipinin başarı ile uyguladıkları bir gündem değiştirme metodudur! En büyük özellikleri, kibirlenmek-büyüklenmek ve sorumluluktan kaçıp, suçu hep birilerinin üstüne yıkarak zeytinyağı gibi devamlı üste çıkmak olan şeytan tabiiyetli bu kişiler, günümüzde de atalarından aldıkları bu gündem değiştirme metodunu başarı ile uygulamaktadırlar!

 

Bu paragraftaki âyetlerin devamındaysa, bir başka konu olan Kurân’ın muhataplarını uyarmak için hatırlattığı geçmiş toplumların hayat hikâyelerinden, örneğin Âd ve Semud kavimlerinin başlarına gelenler ve bunların sebeplerinden bahsedilmektedir! Bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile bu âyetlerde adı geçen Âd ve Semûd halklarının hayat hikâyeleri Kurân’ın muhtelif yerlerinde defalarca (otuz defadan fazla yerde) geçmektedir. İşte o âyetlerden bir bölüm:

 

 

KİBİR-BÜYÜKLENME VE HUKUKSUZLUK, GEÇMİŞTE BİRÇOK TOPLUMU YOKETMİŞTİR!

 

 

فَأَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ{15} فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً فِي أَيَّامٍ نَّحِسَاتٍ لِّنُذِيقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَخْزَى وَهُمْ لَا يُنصَرُونَ {16} وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمَى عَلَى الْهُدَى فَأَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ{17} وَنَجَّيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ {18}

Bu bağlam da, Âd (toplumunun durumu şöyleydi): Onlar yeryüzünde hakları olmayan bir kibirlenme-büyüklenme içine girerek,“(yeryüzünde) bizden daha güçlü kim vardır ki?” dediler. Onlar kendilerini (ve kendileri gibi nicelerini ) yaratan Allah’ın gücünü de mi bilmiyorlar! Üstelik kalkmışlar, birde (Bizim gücümüzü ve) âyetlerimizi yok sayıyorlar!

 

Buna karşılık Biz de “Dünya hayatında alçalmışlığın azabını tatmaları için” (hak ettikleri) o uğursuz soğuk günlerde, onların üzerlerine iliklere kadar işleyen şiddetli-soğuk bir rüzgâr gönderdik! Üstelik sonraki (yani âhiretteki görecekleri) azap bundan çok daha alçaltıcı (çok daha şiddetli) olacaktır. Orada, onlara yardım edecek hiçbir yardımcı-şefaatçi de olmayacaktır!  

 

Semûd halkının durumuna gelince… “Biz (tüm insanlar gibi) onlara da, insanlık için doğru olan yolu göstermiştik! Ama onlar doğru yolu görmemek için gözlerini kapamayı tercih ettiler! Bunun üzerine, yani yaptıklarına karşılık, kendilerini alçaltıcı azabın yıldırımı çarpıverdi!

 

Buna karşılık, Sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket edip, inanıp güvenerek, Allah’ın koruması altına girenleri ise kurtarmıştık! 41/15. 16. 17. 18.

 

فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ  –Festekberû Fil’ardı Bi’ğayrilhaqqi” Yani “Yeryüzünde hakları olmayan kibirlilik, yani büyüklük tavrı sergilediler” demektir. Tarihin çeşitli dönemlerinde birtakım milletler, topluluklar, mezhepler, tarikatlar, vakıf-dernek-gurup üyeleri ve siyasi partilerin mensupları ve liderleri tarafından (yer kürede yaşayan diğer insanlara karşı gösterilen bu) kibir gösterisi, yani büyüklenme ve tepeden bakma hastalığı, o toplumların o milletlerin tarihin çöplüğüne atılmalarına sebep olmuştur!

 

Bu toplulukların bu halkların helâk olmalarının diğer bir sebebiyse, Bu insan tipinin Takvâ’dan, yani sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olmalarıdır! Böyle olunca da, bu insanlar kendi özgür tercihleri ile yaptıkları iyi fiil ve eylere hemen sahip çıkarlarken, kendi eylem ve fiillerinin sebep olduğu hiçbir kötülüğün sorumluluğunu üzerlerine almamaktadırlar! Buradan bakınca bu insan tipinin, yaptığı kötülükleri üzerine yükleyecek birilerini her zaman ve mekân da bulduklarını görüyoruz! Şayet bulamazlarsa, o zaman da kader ve alın yazısı üzerinden bu sorumluluğu Allah’ın üzerine atıyorlar [4]!

 

Yukarıda Âd ve Semûd halkları üzerinden verilen bu mesajı genellemek istersek; Tarihin çeşitli dönemlerinde, bazı kişilerin, örneğin: “Bazı kumandanların, Kralların, Şahların-padişahların, Sultanların, (hattâ sözde) Halifelerin, din ve tarikat liderlerinin, Şeyhlerin, Şeyhul’İslamların, Papaların, Kardinallerin, İmamların, Papazların ve her çeşit ruhban sınıfının, sergiledikleri, bu (halkın diğer kesimlerinden) üstün olma iddiası ve bu İddiaları kabul edip bir sürü refleksiyle, bu iddia sahiplerine kayıtsız-şartsız itaat edip onların peşlerinden sürüklenen halkların hemen tümü, helak olup tarihin çöplüğüne atılmışlardır!” diyebiliriz! İşte yukarıdaki âyetlerde bu durum, Âd ve Semûd halkları üzerinden ifade edilerek, o âyetleri indiren Rabbimiz tarafından Kurân’ın muhatabı olan günümüz insanlarına, yani bizlere uyarı mesajları verilmektedir!

 

Şimdi de gelelim yukarıdaki âyetlerde geçen çok önemli olduğunu düşündüğümüz bir kavrama; Bu kavram, âyette geçen عَذَابَ الْخِزْيِ - Azâbel’Hızyi” Yani “Aşağılanma-horlanma azâbı” kavramıdır. On altıncı âyette geçen “Azâbel’Hizyü” yani “Aşağılanma –horlanma âzabı” konusunu, bu makalemizin kapasitesini aşağı için, bir sonraki makalemizde geniş bir şekilde ele almayı düşünüyoruz! Fakat şimdilik 16. âyette iki ayrı kalıpta iki defa geçen bu “الْخِزْيِ - El’Hizyü” kelimesinin lügat olarak, kısaca şu manalara geldiğini unutmayalım! Bu kelime: Hor ve hakir olmak, Rezil ve rüsva olmak, Aşağılanmak, Perişan olmak, Zillete dûçar olmak, Yerlerde sürünmek, Helâk olmak, yeryüzünde diğer insanların eğlencesi ve maskarası olmak, âhirette ise azâb’ın en aşağı tabakasına dûçâr olmak gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisan..)

 

Muhataplarına uyarı ve ikaz için insanlığın geçirdiği tarihi tecrübelerden örnekler sunan Kurân’ın bu yedi âyetlik paragrafının iyi anlaşılabilmesi için öncelikle, konunun aktörleri olarak Kurân’ın birçok yerinde olduğu gibi Fussilet suresinin bu 13. 15. 16. ve 17. Âyetlerinde de isimleri geçen o iki tarihi topluluğu, yani Âd ve Semûd halklarını tanımamızın yararlı olacağını düşünüyorum! Fakat bunun için bir sonraki makalemizi beklemek zorundayız!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. 11.). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazımızda Fussilet sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etmek ümidiyle hoşça kalınız)

 

                                  Yaşar GÜLAÇTI. 25. Kasım. 2016. K.MARAŞ.    yasargulacti@hotmail.com                                                               

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Bu bağlamda âyette geçen “Önlerinden ve arkalarından gelen elçiler” deyimini; “Elçiler kendi halklarına gerçeği anlatmak için her yolu denediler” şeklinde anlayabiliriz! 

 

[2] Görüldüğü gibi, biz âyetin orijinalinde, yani Arapça metninde geçen “Ellâ Tâbüdû” kelimesini “En Lâ Tâbüdû” şeklinde yazdık! Çünkü az çok Arapça gramerine vâkıf olan her insanın bilebileceği gibi, bu kelimenin aslı “En Lâ Tâbüdû” şeklindedir! Biz bu eylemimizle bu durumun hatırdan çıkartılmaması gerektiğini, vurgulamak istedik!

 

[3] Krş. 6/27. 10/25. 97/5.

 

[4] Biz bu yazıyı yazarken Siirt’te bir maden Ocağında, göçük altında kalan 16 kişinin hayatlarını kaybettiklerini öğrendik! Daha önce de, İstanbul Atatürk hava limanında bir patlama meydana gelmiş, o patlama da da, yaklaşık elli civarında kişi ölmüş 250 ye yakın kişi de yaralanmıştı! O esnada, olay yerine giden zamanın Başbakan’ın ilk yaptığı açıklama, “olayın meydana gelmesinde bir güvenlik zaafının olmadığı” şeklindeydi! Sayın Başbakan, bu açıklaması ile herhalde şunu demek istemiş olmalı: “Biz idareciler olarak ülkede meydana gelen hiçbir olumsuzluğun sorumluluğunu kabul etmiyoruz! Çünkü bu işlerin sorumlusu, eski yöneticiler, paralel yapı, fıtrat, kader vs. dir! Yani devleti on dört yıldan beri idare eden sayın yöneticilerimiz, daha önce birçok konu da olduğu gibi, bu konuda da katiyen sorumluluk kabul etmiyorlar! Bu değerli idarecilerimiz, yolları köprüleri vs. yaptıklarını haklı olarak her vesile ile iftiharla söyleyebiliyorlar! Fakat Soma’da yeraltında cayır cayır yanan 301 kişinin, Zonguldak’ta yeraltında zehirli gazlarla yok olan 33 kişinin, Ermenek’ kömür madeninde boğulan onsekiz kişinin, Cesetleri halen maden ocağının derinliklerinde olduğu için bir mezar taşları dahi olmayan Afşin-Elbistan kömür madenindeki on üç kişinin, Reyhanlı’da 55, Suruç’ta 34, İstanbul ve Ankara’da, muhtelif yer ve zamanlarda, 250 ye yakın kişinin canlı bombalarla bedenlerinin paramparça bir halde etrafa yayılması vs.’nin sorumluluğunu hiçbir şekilde kabul etmemişlerdir! Tarihin her döneminde olduğu gibi, günümüzde de ortaya çıkan böyle bir insan tipi ile ilgili takdiri siz değerli okuyucularıma bırakıyorum!

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları