N E V Â 52/VI.

N E V Â 52/VI.

 

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

DÜNYA HAYATINDA AŞAĞILANMA-ALÇALMA AZABI VE İSLAM TOPLUMU!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile!

Şimdi tekrar hatırlayabilirsek, bir önceki makalemizi şu satırlarla bitirmiştik.On altıncı âyette geçen عَذَابَ الْخِزْيِ -Azâbel’Hizyü” yani “Aşağılanma –horlanma âzabı” konusunu, bu makalemizin kapasitesini aşacağı için, bir sonraki makalemizde geniş bir şekilde ele almayı düşünüyoruz! Fakat şimdilik 16. âyette iki ayrı kalıpta iki defa geçen bu “الْخِزْيِ - El’Hizyü” kelimesinin lügat olarak: Hor ve hakir olmak, Rezil ve rüsva olmak, Aşağılanmak, Perişan olmak, Zillete dûçar olmak, Yerlerde sürünmek, Helâk olmak, yeryüzünde diğer insanların eğlencesi ve maskarası olmak, âhirette ise azâb’ın en aşağı tabakasına dûçâr olmak gibi manalara geldiğini unutmayalım! (Ahterî+Lisan..)”

 

Bu “Azâbel’Hızyi” kavramıyla ilgili olarak kaydettiğimiz lügat manalarını aklımızın bir köşesine yazalım! Zîrâ çok önemli olduğunu düşündüğümüz bu konu üzerinde ileride daha geniş bir değerlendirme yapacağımızın bilinmesini istiyorum! Ama şimdi isterseniz, Kur’an tarafından bizlere yeryüzünde bu aşağılanma azabını bilfiil tatmış oldukları için hayat hikâyeleri bir ibret levhası gibi ders alma aracı olarak sunulan bazı tarihi toplulukların, bunların içerisinden de, özellikle Kurân’da ve tabii ki yukarıdaki âyetlerde de, defalarca isimleri geçen, Âd ve Semûd halklarının kimler olduğunun tanınması-bilinmesi gerektiğini düşünüyorum! Zîrâ muhataplarına uyarı ve ikaz için insanlığın geçirdiği tarihi tecrübelerden örnekler sunan Kurân’ın bu yedi âyetlik paragrafının iyi anlaşılabilmesi için öncelikle, konunun aktörleri olarak Kurân’ın birçok yerinde olduğu gibi, bu Fussilet suresinin 13. 15. 16. ve 17. âyetlerinde de isimleri geçen o iki tarihi topluluğu, yani Âd ve Semûd halklarını tanımamızın yararlı olacağını düşünüyorum!

 

PEKÎ, ÂD VE SEMÛD HALKLARI KİMLERDİ?

 

Önce Âd ismi il meşhur olan halkı kısaca tanımaya çalışalım: Kronolojik sıralamaya göre, Kurân da geçen kıssalar aracılığı ile hayat hikâyeleri anlatılan ikinci kavim[1] yani ikinci topluluk, Âd halkıdır. Bu halkın yaşadığı coğrafi bölge ise; Arap yarımadasının güney batısıyla, güney ve güney doğusunu teşkil eden, bu günkü, Umman, Yemen ve Suudi Arabistan’ın bir bölümünü oluşturan topraklardır. Rub-ulhâlî çölünün alt kıyısında ve Hint okyanusuyla Kızıldeniz’e paralel olarak uzanan bu bölge, bugün “Hadramût” (aslı Hadarâ mevt’ dır) yani ölmüş yeşil, olarak da anılmaktadır. Ayrıca bu bölgenin Kurân’da (bkz. 46/21.) ve bazı diğer kaynaklarda adı, “Ahkaf” yani kum tepecikleri, olarak da geçmektedir.

 

Bizim kanaatimize göre bu bölgeye “Ahkaf” isminin verilmesi, Âd halkının helakine de sebep olan ve bölgeyi alt üst eden o müthiş felaketten sonra olmuştur. Bizim bu tespitimizi Şuarâ suresinin bazı âyetleri de desteklemektedir! Bakın o âyetlerde ne buyurulmaktadır? Hûd kendi halkına “Hem de, öyle bir Zât tan sakınıp O’na karşı sorumluluğunuzu hatırlayın ki, O’ Size aklınıza gelebilecek her türlü nimetleri devamlı olarak verendir! Yine O’ Sizin yemyeşil bahçelerde, soğuksu başlarında, oğullar ve kızlarınızla beraber nimetler içerisinde ömür sürmenizi sağlayandır! (Bakın bu nankörlüğe devam ederseniz) Sizin üzerinize azâb’ın çörekleneceği, o korkunç günün gelmesinden korkuyorum!” dedi. (krş. 26/132. 133. 134. 135.) Görüldüğü gibi, âyetlerde yemyeşil bahçeler ve şırıl şırıl akan soğuk sulardan bahsedilmektedir! Bu âyetlerden anladığımıza göre, Âd halkının yaşadığı o coğrafya, bu halkın sebep oldukları o afetten önce bugünkü durumundan çok daha farklıymış!

 

Kurân’ı Kerim, Âd halkının kurduğu, yeryüzünde henüz (o dönemde) benzeri inşa edilemeyen yüksek sütunlarla dolu, muazzam şehirlerden, örnek olarak “İrem” şehrinden bahsetmektedir. (bkz. 89/7. 8.) Bu halkın kurduğu, fakat içerisinde adâlet hak ve hukuk’un çiğnendiği, böyle bir medeniyeti düşününce! Şimdi bir çöl iklimine dönüştüğü için, tarım ve hayvancılığa elverişli olmayan, kum tepecikleri şeklindeki çöl topraklarından oluşan bu bölgenin, o dönemlerde tarım ve hayvancılığa elverişli, bir iklim yapısına sahip olduğu kanaatine varılmaktadır!

 

Firavun bozuntusu zalim diktatörler tarafından idare edilen tüm toplumlarda olduğu gibi, bu halkın idarecileri olan liderleri de, kendilerini gökteki ulu tanrının yeryüzündeki ast’ı, yani oğlu, temsilcisi, vekili veya gölgesi olarak görüyorlar ve bu durumlarını da bir şekilde geniş halk yığınlarına kabul ettiriyorlardı! Bundan dolayı da, bu toplumun liderliğini bir şekilde ellerine geçiren idarecileri, oldukça güçlü liderler idiler! Kurân’da geçmese de, bu halkı idare eden liderler (halk kültürümüzde “Şeddat’lar”)  olarak tarihe geçmişlerdir. İşte bu Âd halkının, bugün Arap yarımadasında ve dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Arap halklarının da ataları oldukları düşünülmektedir! Ayrıca Hûd as.’da tarihteki ilk Arap Peygamber olarak kabul edilmektedir.

 

Bu Âd halkının öne çıkan en büyük özellikleri ise: Hak-hukuk tanımayan zorba ve zâlim olmalarıdır! Bu halkın öne çıkan diğer bazı özellikleriyse, yüksek binalar, görkemli saraylar ve köşkler inşa etmeleriydi! Yine âyetlerden anlıyoruz ki, bu halk bu kadar olumsuz sıfatlarına rağmen, yaşadıkları bölgenin her yüksek noktasına bir tapınak inşa edecek kadar [2]dindar bir halk imiş! (krş. 26/128.) Fakat kendilerine göre son derece dindar sayılan bu halk, Allah elçisi Hûd as.’ı reddetmişlerdi!

 

Şimdide gelelim Kurân’ın muhataplarına menfi manada örnek olarak sunduğu diğer bir toplum olan Semûd halkına: Bu halkın ismi, değişik kaynaklarda, Âd’ı sânî, yani ikinci Âd olarak da, geçmektedir. Çünkü bu halk, helak olan Âd halkının kalıntılarından meydana gelen bir topluluk olarak kabul edilir. Allah’ın kâinataki otoritesini ve ülûhiyetini sulandırıp, O’nun koyduğu sosyal ve tabiat yasalarını okuyamadıkları için, başlarına gelen tabii afetlerle helak olan, Âd halkının, artıkları olan kişiler, Arap yarımadasının kuzeyine doğru çekilmişlerdi. Zemini daha sağlam olan bu bölgede, kendilerine, kayalardan evler yontarak, yeni bir medeniyet kuran bu halk, Âd’ı sâni, yani ikinci Âd veya Semûd halkı, olarak anılmaktadır! Bu halk, ataları olan Âd halkının helak olmalarının sebebi olarak, çürük zemine, zayıf inşaat malzemeleri ile evler ve barınaklar yapmış olmalarını görmekteydiler. Onun için kendileri daha kuzeyde, zemini daha sağlam olan kayalık bölgelere yerleşmişlerdi!

 

Semûd halkının yaşadığı bölgeye gelince: Bu halkın yaşadıkları bölge; Arap yarımadasının kuzeybatı ucunda, Kızıldeniz’e paralel uzanan topraklar ki, Medine’nin kuzeyinden başlayarak, Ürdün’ün Petra vadisine kadar uzanır. Bu bölgenin Kurân da ve bazı kaynaklarda geçen diğer bir adı ise, “Hıcır” yani taşlık bölge olarak, geçmektedir. Ayrıca bu bölgenin, “Vâdiilkurâ” yani karyeler vâdî’si ve “Medâin’i Salih” yani Salih’in şehirleri, ismi ile de anıldıklarını görüyoruz.

 

Bugün Arkeologlar tarafından yapılan araştırma ve kazılarda, Ürdün’ün güneyindeki Petra vâdisinde çok sayıda kayalara oyulmuş ev kalıntıları bulunmuştur. Öte yandan Suudi Arabistan’ın kuzeybatısındaki, Ürdün sınırına yakın bölgelerde, çok miktarda, bulunan arkeolojik şehir kalıntılarının da, Semûd halkına âit olduğu sanılmaktadır! Yine bu bölgede araştırma yapan arkeologların, adı geçen bölgelerde, Nebâtî krallığı, yahutta Nebâtî imparatorluğu olarak isimlendirdikleri, devletin de, Semûd halkı tarafından kurulan devlet olduğu tahmin edilmektedir! Yukarıda, Âd halkı ile ilgili kıssada da kaydettiğimiz gibi, Salih as.’ın elçi olarak gönderildiği, Semûd halkının da, bugünkü Arap halklarının atalarından oldukları kabul edilmektedir! Yine Salih as. da, Arap asıllı Peygamberlerden biri olarak kabul edilmektedir! Bu Semûd halkının öne çıkan en büyük özellikleri ise kamu malı yağmacılığıdır! Yani bu halkın içinden çıkan açgözlü insanlar, Yüce Yaratıcının insanlığın genelinin eşit olarak istifade edip yararlanmaları için yarattığı yeryüzü ve yeraltındaki kamu kaynaklarını, devlet gücünü de bir şekilde ellerine geçirerek yağmalamakta idiler [3]  

 

Bu iki toplumla ilgili olarak verilen yukarıdaki bilgilerden sonra, şimdi de, gelelim yukarıdaki, 41/15. 16. 17. 18. âyetlerde verilen ana mesaja! Biliyorsunuz bu âyetlerde Rabbimiz, kibir-büyüklenme, böbürlenme haksızlık-hukuksuzluk, yolsuzluk ve hırsızlığı yaşam tarzı haline getirmiş, sorumluluk duygu ve bilincinden (yani Takvâ bilincinden) yoksun olarak yaşayan insanları, bu Âd ve Semud halklarının başlarına gelenleri hatırlatarak uyarmıştı! Burada tabii olarak aklımıza bazı sorular gelmektedir? Âd ve Semûd halklarının başlarına neler gelmişti ve niye gelmişti?

 

Bu âyetlerde Âd ve Semûd halklarının başlarına gelenlerin teferruatına fazla girilmemiş; Sadece Âd halkı için, “dünya hayatında alçalmışlığın azabını tatmaları için (Hak ettikleri) o uğursuz soğuk günlerde, onların üzerlerine iliklere kadar işleyen şiddetli-soğuk bir rüzgâr gönderdik! Üstelik sonraki (yani âhiretteki görecekleri) azap bundan çok daha alçaltıcı (çok daha şiddetli olacaktır). Orada, onlara yardım edecek hiçbir yardımcı-şefaatçi de olmayacaktır” buyrulmaktaydı. Semûd halkı için ise “Biz (tüm insanlar gibi) onlara da, insanlık için doğru olan yolu göstermiştik! Ama onlar doğru yolu görmemek için gözlerini kapamayı tercih ettiler! Bunun üzerine de, yaptıklarına karşılık alçaltıcı azabın yıldırımı, kendilerini çarpıverdi” buyurulmuştu. Görüldüğü gibi bu paragraftaki âyetlerde bu halkların başlarına gelenlerin teferruatı yok! Biz bu insanların kendi özgür tercihleri doğrultusunda yapmış oldukları eylemlerin karşılığı olarak başlarına gelen felaketlerin teferruatını, Kurân’ın başka bölümlerine bırakarak, şimdilik bu felaketlerin, yani bu dünyada karşılaştıkları azabın sebepleri ve birazda ismi üzerinde durmak istiyoruz! 

 

Çünkü bu paragrafta başka âyetlerde fazla değinilmeyen “bu halkların başlarına gelenlerin sebepleri üzerinde fazlaca durulduğu gibi, birde âyetler de bu insanların başlarına gelen olaylar farklı bir isimle anılmaktadır: عَذَابَ الْخِزْيِ - Azâbel’Hızyi” Yani “Aşağılanma-horlanma azâbı”! Şimdi isterseniz bu âyetleri dikkatle inceleyerek öncelikle bu halkların kendilerinin sebep oldukları başlarına gelen bela ve musibetlerin sebeplerini tespit etmeye çalışalım! 15. âyette beyan edildiğine göre, Âd halkının başlarına gelen musibetlerin birinci sebebi: “Onların yeryüzünde hakları olmayan bir kibirlenme-büyüklenme içine girerek,“(yeryüzünde) bizden daha güçlü kim vardır ki?” demeleridir.

 

Kibir, yani büyüklük-büyüklenmek, sadece Allah’a mahsus bir sıfat olduğu için, diğer varlıklardan sadece Yüce Yaratıcıya âit olan Allah’ın bu sıfatından pay kapmak isteyenler, bu dünyada alçaltılmışlıkla cezalandırılmışlardır! Bu durum yukarıdaki âyetlerde, hem Âd halkı hem de Semud halkı için şu şekilde ifadesini bulmaktadır: “dünya hayatında kibirlenmelerinin karşılığı olarak alçalmışlığın azap yıldırımı, kendilerini çarpıverdi!” Bu âyetlerde de görüldüğü gibi, dünya da kibirlenmenin-büyüklük taslamanın cezası, bu kavramın, bu eylemin, bu fiilin tam zıddı olan bir kelime, bir kavram olan, alçalmışlık kavramı (lâfzen Hizy’ kelimesi) ile ifade ediliyor! Üstelik dünyada kibirlenmenin bedeli olan bu rezil hayatın âhirette daha da şiddetlenerek devam edeceği de ifade edilmektedir. Âyette bu konu şöyle geçmektedir: “وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَخْزَى  – Ve leazâbulâhireti ehzâ” yani “Âhiret azâbı ise elbette ki, daha alçaltıcıdır!”

 

Şimdi isterseniz üç âyetlik bu paragraftaki bazı kritik kavramları mercek altına alıp günümüze taşıyarak âyetlerin insanlığa vermek istediği mesajları kendi adımıza almaya çalışalım! Bu paragrafta üzerinde duracağımız iki kavram İstikbar” veHıziy yani büyüklenme duygusu ve aşağılanma, kavramlarıdır. Bunlardan birincisi olan büyüklenme duygusu sebep, ikincisi olan aşağılanma ise sonuçtur! Burada verilmek istenen mesajla, bu mavi gezegenin üzerinde yaşayan insan gibi iradeli varlıklar için Yüce Yaratıcının koyduğu bir sosyal yasa hatırlatılmaktadır!“Bir kişinin, bir topluluğun, bir milletin kibirlenmesi-büyüklük taslaması, o kişinin, o topluluğun, o milletin alçalıp rezil olması ile sonuçlanacaktır!” Burada şöyle bir suâl’in akla gelmesi mümkündür! “İnsanın kibirlenip-büyüklük taslamasının sebepleri ve kıstasları nelerdir?” Bunları kısaca ırk-asabiyet, Mal-mülk, yani servet ve makam-hakimiyet, saray, koltuk, güç, silah hattâ bazen insanın inandığını iddia ettiği din, mezhep, içinde sürüklendiği tarikat, vakıf-dernek, cemaat ve partiler olarak da, ifade edebiliriz!

 

İnsanlık tarihi bunun örnekleri ile doludur! Kurân’da hayat hikâyeleri geçen Nuh, Âd ve Semûd halkları bunun en çarpıcı örneklerini oluşturmaktadırlar! Ayrıca yeryüzünün en güçlü siyasi liderleri olan tüm Firavunlar, Şeddatlar, Nemrutlar, Krallar, Başkanlar, Şahlar, Padişahlar, Sultanlar ve (sözde) Halifeler ve bir sürü refleksi ile şuursuzca onların anaforuna kapılarak sürüklenen kalabalıklar, kibirlenmelerinin-büyüklenmelerinin bedellerini yeryüzünde hep alçaltılarak ödemişlerdir! Yüce Yaratıcının koyduğu sosyal yasaların sonucu olan bu durum, tarihi süreçte bu minval üzere devam ettiği gibi, günümüzde de halen aynı şekilde devam etmektedir! Âhirette ise bu Firavun bozuntusu diktatörleri ve bir sürü refleksi ile onların peşlerinden sürüklenen halk yığınlarını, alçaklığın-zilletin en şiddetlisi beklemektedir!

 

Şimdi elimizi vicdanımıza koyup bir düşünelim! Günde birkaç yüz Müslüman’ın, Akdeniz, Ege ve Denizinin mavi sularında, çoluk çocuk, yaşlı genç, (özellikle de gençlerin) Hıristiyan batı topraklarına ulaşabilmek için, azgın dalgalar arasında can vermelerini, nasıl izah edebiliriz [4]! Bu durum yukarıdaki âyetle haber verilen عَذَابَ الْخِزْيِ - Azâbel’Hızyi” Yani “Aşağılanma-horlanma, hakir görülme, rezil-rüsva olma, yerlerde sürünme, azâbı” değilse nedir?

 

Bu müthiş azabın elbette ki birçok sebebi vardır! Ve o sebeplerin tümünü, insanların kendi özgür tercihleri ile yaptıkları eylemler oluşturmaktadır! Yani başta bu ülkelerde yaşayan insanlar olmak üzere, yeryüzünde yaşayan her insan ferden ferdâ, bu yaşananlardan bir şekilde sorumludurlar! Fakat ilk elden bakınca, aşağılanma azabı altında inim inim inleyerek, kan ve gözyaşı deryasında âdetâ boğulan bu insanların vebalinin, bu ülkelerin idaresini ellerinde bulunduran, stratejik derinlik sahibi, olduklarını iddia eden “B O P” çu, yani “Büyük Ortadoğu projesinin uygulayıcıları” olan yöneticiler ve onlara destek verenler olduğu rahatlıkla söylenebilir!

Dünya hayatındaki عَذَابَ الْخِزْيِ - Azâbel’Hızyi” Yani “Aşağılanma-horlanma, hakir görülme, rezil-rüsva olma, yerlerde sürünme azabının” sebep ve sonuçlarını bu şekilde ifade etmeye çalıştıktan sonra, gelecek yazımızda bu azabın âhiretteki yansıması olan “وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَخْزَى  – Ve leazâbulâhireti ehzâ” yani “Âhiret azâbı ise elbette ki, daha alçaltıcıdır!” şeklindeki cümlenin açılımını yapmaya çalışacağız, İnşaallah!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. 11.). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazımızda Fussilet sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etmek ümidiyle hoşça kalınız)

 

  Yaşar GÜLAÇTI. 01. Aralık. 2016. K.MARAŞ.    yasargulacti@hotmail.com                                                               

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Bu konu da ismi geçen ilk kavim, yani ilk halk, Nuh kavmidir!

 

[2] Hûd as.’ın halkı olan Âd toplumu, yaşadıkları yerleşim yerlerinin en yüksek noktalarına, etraftan rahatlıkla görülebilecek şekilde, ihtişamlı anıtlar, heykeller, tapınaklar, (yani kendilerine göre, sözde) ibadethaneler yapıyorlardı! Bu insanlar yaptıkları bu tapınakları, her ne kadar gûyâ tanrıyı razı etmek için yaptıklarını söylemekte idiler ise de! Hâlbûki gerçekte bu insanlar, yaptıkları bu yapılarla, kendi zenginliklerinin ihtişamını yansıtarak, sâdece, şahsî ve toplumsal egolarını tatmin ediyorlardı! Kurân bu şekilde hareket eden insan tipinin yaptıklarını, kişinin “kendi hevâ’sını, Tanrı edinmek” olarak nitelendirmektedir! (krş. 25/43. 45/23.) Fakat bu durum, yani şehrin çevreye hâkim olan en yüksek noktalarına, tapınak yaparak, siyasi liderlerin ve halkın egolarını, tatmin etme alışkanlığı, sâdece Âd halkına âit bir alışkanlık değildir. Aksine, ilk olarak Âd ve Semûd toplumları tarafından uygulanan bu kötü miras, tarih boyunca ve hattâ günümüzde de hemen bütün toplumların ortak alışkanlıkları olarak hâlâ devam etmektedir! Soyut bir şekilde ifade etmeye çalıştığımız bu durumun daha rahat anlaşılabilmesi için, konunun somut hale getirilmesini sağlayacak, müşahhas bazı örnekleri sizlerle de paylaşmak istiyorum:

Örnek olarak; Berezilya’nın Rio de Jeneiro şehrinde bulunan dünyanın en yüksek heykeli olan kurtarıcı İsa heykeli, Hindistan’da Birmanya’da bulunan, buda heykelleri ve Budist tapınakları, Mısır’da bulunan Firavun piramitleri ve heykelleri,  ABD’de bulunan özgürlük anıtı gibi objeler, hep bulundukları bölgenin, şehrin, hâkim noktaları olan, en yüksek yerlerine dikilmişlerdir. Kudüs ve çevresinde bulunan görkemli Yahudi tapınakları da, yine bulundukları ortamın en yüksek noktalarına inşa edilmişlerdir! Yine bu cümleden olarak, Paris’teki Chartres, Notre dame, Köln, Strasburg ve Tiflis Katedralleri gibi, büyük Hıristiyan tapınakları da, hep bulundukları yerleşim birimlerinin hâkim noktaları olan en yüksek yerlerine yapılmışlardır! Öbür yandan Emevi saltanatı ile beraber, İslam dünyasında, Roma ve Bizans’ı taklit eden Müslüman idarecilerin halkın arsasından ayrılarak saraylara yerleşmelerinin de, bir alışkanlık haline geldiğini görüyoruz! İşte Müslüman halklar arasında gelenek haline gelen, Bu Roma’yı ve Bizans’ı, yani batıyı taklit etme durumu, maalesef daha sonra, ibadethane yapımında da, kendini göstermiştir! Bilindiği gibi, insanlar için bir okul, bir eğitim ve öğretim kurumu, bir sorumluluk ve bilinçlenme, kısaca Takvâ merkezi olması için Allah’ın-yani kamunun evi olarak yeryüzünde ilk inşa edilen Mescit-yani okul Mekke’deki (aslı Bekke’dir krş. 3/96.) Kâbe’dir! İlk olarak Âd ve Semûd halklarının uyguladığı, sonra da, çok değişik toplumlar tarafından uygulanan, Mescidin havraya, kiliseye, camiye en sonunda da tapınağa dönüştürülmesi ve bu tapınakların da, en yüksek tepeciklerdeki hâkim noktalara inşa edilmesi alışkanlığı, en sonunda İslam coğrafyasında da, uygulanmaya başlanmıştır. Hem batı ile yarışmak hem de Yahudi ve Hıristiyanları, yani batıyı âdetâ taklit ederek, İslam dünyasında da, şehirlerin ve diğer yaşam alanlarının en yüksek tepecikleri olan hâkim noktalara, mâbed yapmak, siyasi ve dini liderler arasında bir yarışa dönüşmüştür. Bu cümleden olarak, Osmanlı’da özellikle Payitaht’lık yapmış şehirlerin, yüksekçe tepeciklerine kondurulan, Selâtîn camilerinin ve hemen her şehirde bulunan benzerlerinin konumlarını bir düşününüz! Hattâ Anadolu’nun muhtelif yerleşim yerlerindeki, höyük ve tepecikler üzerinde bulunan, ziyaret, türbe adı altındaki çeşitli yapıların konumlarını da bir düşününüz?

 

Eğer bu hâkim noktalara ibadet yeri yapılmasının tercih edilmesi durumu, murad’ı ilahinin böyle olduğu düşünülerek tercih edilmişse, bunun Kurân’la bir test edilmesinin yararlı olacağı kanaatindeyim! Kurân’ın ifadesine göre; “İnsanlık için, yeryüzünde ilk yapılan ev, bina, toplanma, salât etme, eğitim ve bilinçlenme yeri, Kâbe’dir. (krş. 3/96.)” Bu zâviyeden bakınca da, Kâbe’nin, çevredeki hâkim noktalardan biri olan tepelerde, örneğin; Ebu-Kubays dağının tepesinde inşa edilmiş olması gerekirdi! Oysaki herkesin bildiği gibi; Kâbe, Yüce yaratıcının da, tensib’i ile üç dere yatağının ortasında, bölgenin rakım olarak en çukur yerinde inşa edilmiştir. Hattâ bu konumundan dolayı, tarih boyunca Kâbe’yi Birkaç defa sel basmıştır!

Demek ki ibadet yerlerinin mutlaka yüksek bir noktaya inşa edilmesinin kesinlikle murâd’ı İlâhî ve Allah rızası ile bir ilgisi yoktur! Tarihi uygulamalara göre, böyle bir uygulamanın, Rızâ’i İlahîden çok, o toplumu idare eden idariciler ve halkın, kendi zenginlik ve ihtişamlarını yansıtarak, egolarını tatmin etme vasıtası olarak kullanıldığı âşikârdır! Onun için bu şekildeki bir uygulama, Yüce Rabbimiz tarafından, Âd kavmi üzerinden tenkit edilmiştir. Ve böyle bir uygulama, abesle iştigal olarak nitelenirken, bunu yapan insanlar ise Hûd as.’ın dilinden Kurân’la uyarılmışlardır. (krş. 26/128.)

 

[3] Bu Âd ve Semûd halkları ile ilgili daha detaylı bilgi almak isteyenler için,  konu ile ilgili geniş bir araştırmayı da içinde barındıran N E V Â 48. Şuarâ suresi ve düşündürdükleri adlı yazımızın ilgili bölümü olan 26/ 130. …154. âyet aralıklarına bakınız.

 

[4] Günümüzde İslam dünyası olarak nitelenen coğrafyada halkının tamamı veya büyük çoğunluğu Müslümanlık iddiasında bulunan insanlardan oluşan 57 bağımsız ülke bulunmaktadır! Bir süreden beri İslam dünyası olarak isimlendirilen dünyanın bu bölgesinde, Yahudi Siyonizm’i tarafından hazırlanıp, kapitalist sömürgenler tarafından desteklenen bazı projeler uygulanmaktadır. Bunlardan ilki, bizim neslin iyi hatırladığı “yeşil kuşak” projesiydi! Yahudi Siyonistler tarafından şartları hazırlanıp uygulamaya konulan (sözde) “Komünizm” projesi çöktükten sonra, bu “Yeşil kuşak” projesi de rafa kaldırılmıştır. Onun yerine yakın tarihte, yine Yahudi Siyonistlerinin en üst kurumu olan dünya Yahudi kongresi tarafından planlanıp, kapitalist Amerikan ve batı yönetimleri tarafından uygulamaya konulan “B O P” yani büyük Ortadoğu projesi uygulanmaya başlanmıştır! İsviçre Davos’ta “One minute” yani  “Van minit” ile başlayan bu proje halen sahipleri adına, çok başarılı bir şekilde uygulanmaya devam etmektedir!

 

Aslı bir Yahudi projesi olan bu proje, Yahudi Siyonizm’i adına o kadar başarılı olmuştur ki, bu proje sayesinde, günümüzde olmasa bile, ileride İsrail için tehlike olabilecek, Afganistan’dan Yemen’e Endenozya’dan Fas’a kadar İsrail’in güvenlik ve refahı için sorun teşkil edebilecek potansiyele sahip olan, 26 İslam ülkesi âdetâ yerle bir olmuştur! Bugün gözyaşlarının gırtlağa kadar çıktığı, kanın gövdeyi götürdüğü, bu ülkelerin Müslümanlık iddiasında bulunan halkı biri birilerinin gırtlağına sarılmışken, Siyonizm’in maşaları ola bu ülkelerin “B O P” çu idarecileri de, kendi saraylarının, köşklerinin koltuklarının, kasalarındaki pullarının, kapılarındaki kullarının kaygısındadırlar! Öbür yandan onların iplerini ellerinde tutan Siyonist efendileriyse, bir taraftan zevkten dört köşe, olup bitenleri izlerlerken, öbür taraftan da, İslam dünyası olarak isimlendirdikleri bu coğrafyayı daha çok sömürebilmenin hesabını yaparak, ellerini ovuşturmaktadırlar!

 

Kendi fantezilerini din haline getirip (krş.25/43. 45/23.) adını da İslam koyduktan sonra bu dini, seçim ve geçim aracı olarak kullanan bazılarının, bu uydurulmuş din kardeşliği adına uygulamaya koyduğu “stratejik derinlik” siyaseti, tam bir stratejik felakete-stratejik rezalete dönüşmüştür! Uygulanan bu sözde stratejik derinlik siyaseti sayesinde, her gün yüzlerce Müslüman bir Hıristiyan batı ülkesine ulaşabilmek için Ege ve Akdeniz’in mavi sularında can vermektedir! Bir batı ülkesine ulaşabilenler ise, Fransa ve İspanya gibi ülkelerde dilenirlerken, kucağı çocuklu veya hamile durumundaki kadınlara Paris ve Barselona gibi şehirlerin meydanlarında önlerine atılan üç-beş cent-sent karşılığı şinav çektirilmektedir! Bu sözde stratejik derinliğin mimarları ve uygulayıcıları olan yöneticiler, uyguladıkları bu siyasetle evlerinden barklarından ettikleri milyonlarca Suriyeli ve diğer ülke Müslümanlarının, batı ülkelerine gitmemeleri karşılığında utanmadan batılılarla kayseri pazarlığı yaptıklarını ve bu pazarlık sonunda da, ülkeye 3+3 milyar avro kazandırdıklarını iftiharla söyleyebilmektedirler!!!! Dürüstçe söylemek gerekirse bunun adı insan ticaretinden başka bir şey değildir!!!!! İşte yukarıdaki Âd ve Semûd kavimleri üzerinden verilen mesajları güncellediğimiz zaman, bugünün Müslüman topluluklarının içinde bulundukları mevcut durumun adı, yukarıdaki âyetlerde, عَذَابَ الْخِزْيِ - Azâbel’Hızyi” Yani “Aşağılanma-horlanma, rezil-rüsva olma, yerlerde sürünme azâbı” olarak geçmektedir!(krş. 41/15. 16. 17.)   

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları