İdeallerimizi Korumak

Şüphesiz bizleri hayata bağlayan ve yaşadığımız hayatı şekillendiren en önemli araçlardan birisi de, sahip olduğumuz ideallerimizdir. Sahip olduğumuz inançlarımız ve ideallerimiz, bizlerin yaşadığımız hayatımızda daha ilkeli ve daha disiplinli olmamızı beraberinde getirir.

Siyasî ve sosyal anlamda her inancın, her düşüncenin veya ideolojinin ‘toplumsal inşa’ anlamında mutlaka bir gelecek tasavvuru vardır. İnançlar veya ideolojiler bağlılarını, bağlanılan inançların veya ideolojilerin ‘amaçlarına ve hedeflerine ulaşması için’ daha çok çalışmaları gerektiği konusunda sürekli uyarırlar. Toplum içerisinde yaşayan fertler, inançlarına ve değer yargılarına bağlılıkları oranında, inançlarında öngörülen ideallerine ulaşmak için bir çaba ve emek sarf ederler.

İslâm, sağ veya sol fark etmez, her biri birer beşer ürünü olan ideolojiler üstü bir ilahi dindir. Elbette İslâmiyet’in de ‘toplumsal inşa’ anlamında bir gelecek tasavvuru vardır. Bu yönüyle İslâm dininin, diğer beşerî ideolojilerden çok daha fazla siyasi, sosyal ve ekonomik anlamda bir gelecek tasavvuru bir ideali vardır. İslâm dini bir tevhid dini olduğu için, bu akideye sahip olan Müslümanların, yaşadıkları hayatta inançlarının gereklerini tam olarak ifa edebilmeleri için, İslâmi anlamda yaşanılan çevre ve muhitin uygun olması gerekir. Aksi halde, Müslümanlığın tam olarak yaşanabilmesi neredeyse imkânsız denilebilecek kadar zordur. Çünkü her sistem veya ideoloji, yaşanılan hayata getirdiği kurallarıyla kendi insanını inşa eder.

Genel olarak 12 Eylül 1980 öncesi, sağ veya sol fraksiyonların ülkede çok fazla etkili olduğu bir dönem olarak hatırlanır. Söz konusu ettiğimiz yıllarda lise-üniversite, hatta sokaklardaki normal vatandaşların bile, bağlı oldukları etkin bir ideolojileri vardı. Tabi o yıllar, sokakların ve çarşıların bir şekilde ideolojilere teslim edildiği yıllardı. O yıllarda ideolojik gruplar, ideolojilerini daha görünür kılabilmek için, kendilerinden farklı düşünenleri etkisiz hale getirebilmek için, rakiplerini yaralamak ve öldürmek de dâhil olmak üzere her türlü yöntemi kullanabiliyorlardı.

12 Eylül 1980 askerî darbesiyle, ülkemizin sokaklarında ve okullarında görülen anarşi/terör olayları önemli ölçüde sona erdirilmiştir. Hatta öyle ki, adeta bir yerlerden düğmeye basılmışçasına sokak ve caddelerde kol gezen terör ve anarşik olaylar, 12 Eylül sabahı, sanki bıçakla kesilmişçesine sona ermiştir. Söz konusu müdahaleden hemen sonra, müdahale öncesi ülkede kol gezen anarşi ve terörün çok kısa bir sürede sona erdirilmesi, müdahale öncesi ülkede var olan kaos ve anarşinin bir yerlerden idare edildiği tartışmalarını da beraberinde getirmiştir. Yani, sokak olaylarının askerî müdahaleye zemin hazırlamak için, özellikle bazı mahfiller tarafından desteklendiği tartışmalarını. Gerçekten de müdahaleden hemen birkaç gün sonra,  olayların önemli ölçüde bitmesi, ister istemez herkesin aklına böyle bir soru getirmektedir: “ Yoksa, yıllarca ülkemizin huzurunu bozan, çok fazla can ve mal kaybına sebep olan anarşi ve terör olayları, sırf askeri müdahaleyi meşru göstermek için mi tezgâhlanmıştır? “ Gelinen nokta ve elde edilen verilerden sonra buna hayır diyebilmek, ne kadar da zordur.

Yukarıda söz konusu ettiğimiz gibi, 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra ülkemizde var olan anarşi ve terör önemli ölçüde sona erdirilmiştir. Ne var ki, ondan sonraki dönemlerde ise, sağ veya sol ideolojiler yıllar yılı eski etkinliklerini kaybetmişlerdir.  Özal dönemiyle beraber ülkede başlayan kalkınma hamleleri ve bunun sonucunda az da olsa refah seviyesinin yükselmesi toplumun, dolayısıyla gençlerin daha fazla seküler/dünyevî hesaplar yapmasını beraberinde getirmiştir. Bu noktadan sonra, her dünya görüşüne göre içeriği farklı olan toplumsal idealleri korumak, önceki dönemlere göre çok daha zor olmaya başlamıştır. Gelinen bu noktadan, mütedeyyin ve İslâmcı kesimler de dâhil olmak üzere, hemen herkes kendi paylarına düşeni fazlasıyla almak zorunda kalmıştır.

Sosyolojik bir vakıadır ki bireysel veya toplumsal bazda, bolluk/rahatlık zamanlarında ideallerin korunabilmesi ve yaşatılabilmesi, darlık zamanlarına göre çok daha zordur. Çünkü yaratılan insanlar olarak herkesin, hepimizin, fıtraten dünyaya karşı bir rağbetimiz, bir alakamız vardır. Bunu kontrol altına alabilmek ve istenilen düzeye indirgeyebilmek o kadar da kolay değildir. Bu dediğimizi, yani dünyaya karşı ilgi ve alakayı istenilen düzeye çekebilmek ameliyesini ancak, maddî manevî her şeyleriyle kendilerini bağlı oldukları inançlarına feda edebilen ender insanlar başarabilir.

Evet, 12 Eylül öncesi dönemler gerek siyasî ve gerekse sosyal anlamda bir kaos ve kargaşa dönemleriydi. Söz konusu o dönemler, ülkemizin şehirlerinde ve kasabalarında can ve mal güvenliğinin olmadığı dönemlerdir.  Gelinen nokta itibarıyla sanırız bugün hiç kimse o günlerin savunusunu yapamaz.   Fakat ne var ki, yukarıda da söz konusu edildiği gibi, 12 Eylül sonrası dönemlerde ise şu ya da bu sebepten dolayı gençlerimizde, toplumsal inşa anlamında bir gelecek tasavvuru ve bir ideal kalmadı.  Sonuçları itibarıyla herhalde gelinen bu nokta da, bu yönüyle öyle çok alkışlanacak bir durum olmasa gerektir. 

Netice olarak ifade edecek olursak, her şeye rağmen, yani bütün olumsuzluklara ve kargaşaya rağmen bir fert olarak ideallerimizi korumak bizlerin olmazsa olmaz önceliğimiz olmalıdır. Çünkü bir Müslüman olarak bizi hayata bağlayan ve ebedî saadetimizi kazanmamamıza vesile olabilecek en büyük vasıta, sahip olduğumuz inançlarımız ve inançlarımızdan kaynaklanan ideallerimizdir. Maazallah ideallerimizin bitmesi, bizlerin maddi ve manevi anlamda bitmemiz, tükenmemiz anlamına gelir.  

   

      

Yazarın Diğer Yazıları