N E V Â 52./VII.

N E V Â 52./VII. 

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

KENDİ EYLEMLERİNİN SONUCU OLARAK, DÜNYADA ALÇALTILAN İNSANLARI, ÂHİRETTE DAHA BÜYÜK BİR AŞAĞILANMA BEKLEMEKTEDİR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

Bir yukarıdaki paragrafta, Yüce Yaratıcının, yeryüzünde haksız yere kibirlenip, hak ve hukuk’u çiğnedikleri halde yaptıklarının sorumluluğundan kaçan insanları, Âd ve Semûd halklarını örnek göstererek uyardığını görmüştük! Yani o paragrafta, bu halkların işledikleri fiil ve eylemlerinin, Dünyadaki karşılığı olarak, nasıl alçaltılarak, tarih sahnesinden silindiklerinden bahsedilmişti! Bahse konu olan o âyetlerden biri olan 16. âyetin devamındaysa “وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَخْزَى  – Ve le azâbulâhireti ehzâ” yani “Âhiret azâbına gelince, o elbette ki daha alçaltıcıdır” buyurulmuştu! Bu paragraftaki 41/19. 20. 21. âyetlerdeyse, yukarıdaki 16. âyette geçen, “Âhiret azâbına gelince, o elbette ki daha alçaltıcıdır” cümlesinin açılımı yapılmaktadır. Biz âhiretteki “daha alçaltıcı olan” azabın açılımını konu alan bu âyetlere geçmeden önce, 16. âyetteki “أَخْزَى  – Ehzâ” kelimsinin bir analizini yapmak istiyoruz!

Kendisi “Ef’alü” vezninde bir ismi-tafdıl olan, bu “أَخْزَى  – Ehzâ” kelimesinin, yukarıda da geçtiği gibi, masdarı “El Hızyü” kelimesidir. Bu kelime lügat olarak; Aşağılanma, Horlanma ve hakir görülme manasına gelmektedir. Fakat kelimenin âhiret hayatını niteleyen “أَخْزَى  – Ehzâ” kalıbındaki manası; En çok aşağılanma, en çok horlanma ve en çok hakir görülme manasına gelmektedir! Şimdi tekrar hatırlayabilirsek! 

Yukarıda 41/15. 16. 17. ve 18. âyetlerdeÂd ve Semûd halkları, kendi eylemleri olan “hakları olmadığı halde kibirlenme-büyüklenme” ve birde şeytan gibi, “yaptıkları kötü eylemlerinin sorumluluğunu kendileri kabul etmeyip başkalarının üstüne yüklemeye çalışmalarının” karşılığı olarak[1] dünya hayatındaعَذَابَ الْخِزْيِ - Azâbel’Hızyi” Yani “Aşağılanma-horlanma, rezil-rüsva olma, yerlerde sürünme azâbı” ile karşılaşmışlardı! Âhiret hayatındaysa, dünyada işlenen bu suçların cezasının, daha çok horlanma, daha çok rezil olma, daha çok aşağılanma şeklinde devam edeceğini on altıncı âyette geçen bu “أَخْزَى – Ehzâ” kalıbından anlıyoruz!

Bundan sonra gelen âyetlerdeyse, âhirette cereyan edecek olan bu “daha çok horlanma, daha çok rezil olma, daha çok aşağılanma” azabının ne şekilde olacağını beyan etmek için Yüce Yaratıcı şöyle buyurmaktadır:

 

 وَيَوْمَ يُحْشَرُ أَعْدَاء اللَّهِ إِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ {19} حَتَّى إِذَا مَا جَاؤُوهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ {20}

 وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدتُّمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ {21}

Ve günü gelince, Allah düşmanları zapt’u-rapt altına alınarak cehenneme sevk edileceklerdir! Nihayet (İlâhî mahkemeye) geldiklerinde, onların kulakları, gözleri ve derileri kendi aleyhlerinde şahitlik yapmışlardır-yapacaklardır!

 

Onlar ise kendi derilerine, “bizim aleyhimize neden şahitlik yapıyorsunuz” dediklerinde, derileri “(Ne yapalım?) sizleri yoktan var eden ve sonunda da, tekrar kendisine döndürüleceğiniz O’ Allah, her şeyi (kendi dilince) konuşturduğu gibi, bizleri de konuşturuyor!” diyeceklerdir! 41/19. 20. 21.

 

أَعْدَاء اللَّهِ  - Eğdâ’Allahi” Yani “Allah’ın düşmanları” demektir. İkisi bu surede olmak üzere, Kurân’ın bazı bölümlerinde geçen[2] bu “Allah’ın düşmanları” kavramı doğru anlaşılmadan Kurân’ın doğru anlaşılması imkânsız gibi gözükmektedir! Onun için bu “Allah’ın düşmanları” kavramının kimleri kastettiğini öncelikle vuzuha kavuşturmaya çalışalım! Her konuda olduğu gibi bu “Allah’ın düşmanları” kavramını da doğru olarak anlayabilmemiz için yine Kurân’a müracaat edeceğiz! Önce küçük bir hatırlatma yapalım! Bir varlığın, bir kimsenin “düşmanı” kavramının kullanılması ile o varlığın veya o kimsenin sevmediği başka bir varlık, kişi, fiil veya olay kastedilmektedir! Şimdi bu zâviyeden bakınca şunu anlamış olmaktayız: “Allah hangi fiil ve eylemleri yapan iradeli varlıkları, yani insanları sevmiyorsa, o insanlar aynı zamanda Allah’ın düşmanlarındandırlar”! Bu hatırlatmamız doğrultusunda, şimdi de Kurân tarafından teşhis edilen, Allah’ın sevmediği kişilerin, yani Allah düşmanlarının kimler olduğuna bir bakalım: 

 

Konuyu bu surenin yukarıya kaydettiğimiz âyetleri çerçevesinde ele alırsak, burada geçen Allah düşmanlarının söz konusu âyetlerde iki özelliği ön plana çıkmaktadır! Âd ve Semûd halkları üzerinden verilen mesajlara göre bu özelliklerin: “O insanların hakları olmadığı halde sergiledikleri kibir, yani büyüklenme ve birde, kendi sorumluluklarını başkalarının üzerine yıkma” hastalıkları olduğunu anlıyoruz! İşte 19. âyette bu psiko-sosyal hastalığı kendileri için şifa zannederek, yol haline, yani din haline getirenler, Allah’ın düşmanı olarak vasıflandırılmaktadırlar! Fakat Allah’ın düşmanları olarak vasıflandırılan bu insanların yanısıra, Kurân’ın muhtelif âyetlerinde Allah’ın sevmedikleri, yani Allah’ın düşmanları olarak kategorize edilen bu insanların, diğer bazı özellikleri de, ön plana çıkartılarak, şu şekilde sıralanmaktadır:

 

1= Allah düşmanlıkta ileri gidenleri, haddi aşanları ve Allah’ın koyduğu haram ve helal sınırlarını çiğneyenleri, yani haramı helal, helâlı da haram sayanları sevmez! krş. 2/190. 7/ 55. 5/87. 

 

2= Allah Fesat çıkartanları [3], yani insanların hak ve hukukuna tecavüz ederek, kan döküp, hırsızlık ve yolsuzluk yapanları sevmez! krş. 28/76. 77. 2/205. 5/64.

 

3= Allah gerçeğin, yani hak ve hukukun üzerini örterek, hatada ısrar edenleri ve hak ve hukuku çiğneyen zalimleri sevmez! krş. 30/45. 8/58. 2/276. 3/32. 57. 140. 52/40. 

 

4= Allah ihanet içinde olan hainleri, emanete hıyanetlik yapanları, sevmez! krş. 22/38. 4/107.

 

5= Allah kötülüklerin ifşa edilmesini sevmez! (o kötülükten zarar görenler hariç) krş. 4/148.

 

6= Allah israf edenleri ve kibirlenerek büyüklük taslayanları, sevmez! krş. 7/31. 16/23. 31/18. 57/23.

 

Görüldüğü gibi, tüm bu âyetlerde Allah’ın sevmediği yani Allah’ın düşmanı olarak vasıflandırılan insanlar, âdetâ teşhir edilmişlerdir! Buna göre, insanlara karşı düşmanlıkta haddi aşmak, hak ve hukuku çiğneyip, adalete engel olmak, fesat çıkartmak, yani kamu malına tecavüz etmek, emanete hıyanetlik yapmak, halkın çoğunluğuna karşı, Kibirlenip büyüklük taslamak, kamunun gücünü kullanarak, zayıf buldukları diğer insanlara zulmetmek vs. bütün bunların hepsi, görüldüğü gibi insanlar arası ilişkilerle ilgilidir! 

 

Burada özellikleri sıralanan “Allah’ın düşmanları” ile bizim dini kültürümüzdeki, “Allah’ın varlığını birliğini kabul etmeyen” kimseler olarak bildiğimiz, “Allah düşmanları” oldukça farklıdırlar! Bu zaviyeden bakınca أَعْدَاء اللَّهِ  - Eğdâ’Allahi” Yani “Allah’ın düşmanları” terkibindeki Allah ifadesinin yerine insanlar veya halk kelimesini yerleştirerek, bu mefhumu “Halkın düşmanı veya sağduyu sahibi olan insanların düşmanları” şeklinde anlayabiliriz! Böyle bir anlayış Kurân'ı, dolayısı ile de dinimizi, daha doğru anlamamızı sağlayacaktır [4]! Yukarıdaki âyetlerde görüldüğü gibi, Rabbimiz bizlere bir insan tipinin kodlarını vermektedir! Buna göre bu insan tipinin şeytanın da en tipik özelikleri olan iki önemli özelliği ön plana çıkmaktadır. Bunları, büyüklenme-kibir[5] ve birde yaptıklarının sorumluluğunu üslenmeyip başkalarının üzerine yıkma hastalığı olarak ifade edebiliriz! 

 

Tarih bize göstermiştir ki, bu kibirli insan tipi, kendilerine emanet edilen kamu kaynaklarını kullanarak diktikleri sarayların, köşklerin burçlarından halka kibirle bakmakta, hatta zaman zaman kendi halkına “Kullarım [6]” diye hitap edebilme cüretini dahi gösterebilmektedir! Ayrıca bu insan tipi: Sorumluluk duygu ve bilincinden (yani takvâdan) zerre kadar nasibini almadığı için, toplum içerisinde yapılan her iyiliğe hemen sahip çıkarken, kendisinin bilfiil yaptığı veya yapılmasına emir verip önayak olduğu hiçbir kötülüğün, olumsuzluğun sorumluluğunu ise, katiyen kabul etmemektedir [7]!

 

Aslında şeytana âit bir sıfat olan kibir, yani büyüklenme ile ilgili olarak bir nebze de olsa bilgi vermeye çalıştık! Şimdide isterseniz şeytanın diğer bir sıfatı olan yaptıklarının sorumluluklarından kaçma ve bu sorumlulukları başkalarına yüklemeye çalışma alışkanlığı ve hastalığı üzerinde biraz duralım! İnsanlardan bazıları Dünyada yapmaları gerektiği halde yapmadıkları ödevlerden veyahutta yapmamaları gereken bir yanlışı yaptıkları zaman, vicdanlarının sesini bastırmak için, hep bahane üreterek, suçluyu kendilerinin dışında arama gayreti içindedirler. Aslında bu tür davranışların kaynağının şeytana âit olduğunu yine bize Kurân haber vermektedir: Allah’u, Teâlâ Aslı melek iken, iblis’e, sonrada şeytan’a dönüşen, O’ meşhur varlığa İnsanoğlunun emrine âmâde olmasını (lâfzen Âdem’e, secde etmesini) emredince, şeytan kibirlenerek-büyüklük taslayarak bundan kaçınmış, yani bu emre karşı gelerek Allah’a âsî olmuştu. Allah cc.  şeytandan bunun sebebini sorunca şeytan şu cevabı vermişti!

 

 (İblîs) “Rabbim(bu Âdem yüzünden) beni yoldan dışladığın, (yani benim kaderime doğru yoldan çıkmamı yazdığın) böylelikle de beni doğru yoldan şaşırttığın için, ben de, günahları (yani yoldan çıkmayı) onlara yeryüzünde süslü püslü göstererek onların (yani insanların) tümünün yoldan çıkmalarını sağlayacağım” dedi. (krş.15/39.)

 

Öbür yandan Âdem ve eşi de, Allah’ın yaklaşmayınız dediği ağaçtan tadarak, emre karşı gelmişler ve Allah’a âsî olmuşlardı! Allah’u, Teâlâ onlara bu hareketlerinin sebebini sorduğundaysa, İblis’in aksine, onlar şöyle cevap vermişlerdi: Her ikisi de (âdem ve eşi) “Rabb’ımız! Bizler (şeytanın sözüne uyarak) kendi nefsimize zulmettik, eğer bizi affetmez ve bize acımazsan, kesinlikle kaybedenlerden oluruz” demişlerdi. (krş.7/23.)

 

Sûrenin tefsiri sadedinde, Kurân’ın Hıcır ve Âraf sûrelerinden alıntı yaparak, kaydettiğimiz bu iki âyette, hata yaparak emre karşı gelip âsî olan üç kişiden bahsediliyor! Bunlardan biri aslı melek olan İblîs, öteki ikisiyse, Âdem ve eşidir. Bunların üçü de, Allah’a âsî olmuşlar! Fakat bu hareketlerinin sebebi sorulunca bu kişilerin verdikleri cevaplar farklı olmuştu!

 

Âdem ve eşi, hatalarını kabul edip Allah’tan affedilmelerini dilerlerken, İblîs “beni sen azdırdın” diyerek, kendi suçunu hâşâ Allah’ın üzerine atmaya çalışmıştı. Âdem suçunu itiraf edip af dileyerek Peygamberlikle şereflenirken, İblîs suçu başkalarında arayarak şeytana dönüşmüştür. Hz. Âdemin tavrı, sorumluluk (yani takvâ) sahibi bir insanın tavrını yansıtırken, şeytanın tavrı ise sorumluluk (yani takvâ) duygusundan yoksun bir insanın tavrını yansıtmaktadır [8]!

 

Şeytanın gösterdiği bu tavır, Sorumluluk (yani takvâ) duygu ve bilincini taşımayan insan tipinin genel tavrıdır. Bu dünyada iken kolaycılığa kaçıp suçu hep başkalarında arayarak vicdanlarının sesini bastırmaya çalışan bu insanların alıştıkları bu tavrı, âhiretteki İlâhî mahkemede de bir takım mazeretler öne sürerek sergilemeye çalışacaklarını, bize yine Kur’an haber vermektedir! (krş. 75/15.) Fakat yaşadıkları dünyada çoğu zaman başkalarının üzerine yükleyerek kendi sorumluluklarından kurtulmayı başaran bu şeytanî karakterli insan tipinin, âhiretteki İlâhî mahkemede de başvurmayı deneyecekleri bu şeytani yöntem, orada kesinlikle işe yaramayacaktır! Çünkü insanın kendi vücudu buna engel olacaktır! Nasıl mı? İzleyin göreceksiniz! 

   

İNSANIN UZUVLARI, İNSANIN BİLFİİL KENDİSİNİN YAPTIĞI FİİL VE EYLEMLERİ KAYDEDERMİ?

 

Biz prensip olarak her konuda olduğu gibi, bu suâlin cevabını verebilmemiz için de, Kurân’ın bize yol göstermesini umarak, Rabbimizin indirdiği Vahyin en son ve en mükemmel örneği olarak elimizde bulunan tek sağlam kaynağa, yani Kurân’a müracaat edeceğiz:

 

O’ gün (yani Yeniden dirilme-kıyamet günü) insana, Dünyada iken,( mühim görüp), ön plana çıkarttığı işlerle,( önemsiz görüp), arka plana attığı işler (tek tek) haber verilecektir.(krş.75 /13.)

 

(Âhirette insan) Her ne kadar bir taraftan mazeretler üretmeye çalışsa da; (Aslında) insanın bizzat kendisi-kendi vücudu, kendi uzuvları kendisinin, kendi nefsinin aleyhine şahitlik yapacak olan, bir basîret örneğine bir (İbret levhasına) objeye dönüşecektir. (krş.75/14.15.)

 

(Dünyada alıştıkları, suçu hep başkalarının üstüne atarak mazeret üretme tavrını, âhiretteki İlâhî mahkemede de sürdürmek isteyenlerin) Ogün ağızlarına mühür vururuz Ve bize onların elleri konuşur, ayakları ise yaptıklarına şahitlik yapar. (krş.36/ 65.)

 

Gördüğünüz gibi, İnsanın dünyadayken ağzından çıkan sözlerin, işlediği amel, fiil ve eylemlerin kayıt altına alındığını, beyan eden bazı Kur’an âyetlerinden örnekler sunmaya çalıştık! Tefsir ve yorumunu sizinle paylaşmaya çalıştığımız Fussilet suresinin konumuzu teşkil eden âyetlerinde de Tıpkı yukarıdaki âyetler gibi, İnsanın dünyadayken ağzından çıkan sözlerin, işlediği amel, fiil ve eylemlerin kayıt altına alındığı çok net bir şekilde ifade edilerek, şöyle buyurulmaktadır:

 

Ve günü gelince, Allah düşmanları zapt’u-rapt altına alınarak cehenneme sevk edileceklerdir! Nihayet (İlâhî mahkemeye) geldiklerinde, onların kulakları, gözleri ve derileri kendi aleyhlerinde şahitlik yapmışlardır-yapacaklardır!

 

Onlar ise kendi derilerine, “bizim aleyhimize neden şahitlik yapıyorsunuz” dediklerinde, derileri “(ne yapalım?) sizleri yoktan var eden ve sonunda da, tekrar kendisine döndürüleceğiniz O’ Allah, her şeyi (kendi dilince) konuşturduğu gibi, bizleri de konuşturuyor!” diyeceklerdir! 41/19. 20. 21.

 

Bu tür Kurân âyetlerini anlamak, artık günümüzde çok daha kolay hâle gelmiştir. Şöyle ki; Bu gün insanlar bir tırnağın ucu büyüklüğündeki, hacim ve yüzeyi olan bir maddeye, (örneğin bir sim kart’a bir flaş belleğe) ciltler dolusu kitapların ihtivâ ettiği bilgiyi, saatlerce süren görüntü ve ses kaydını yerleştirebiliyorlar! Buradan hareketle diyebiliriz ki; İnsanın bizzat kendi bedeni, kendi uzuvları, tıpkı bir kamera gibi, kişinin îfâ ettiği tüm, inanç ve düşüncelerini ve bu doğrultuda, icra ettiği fiîl ve eylemlerini (Amellerini) bir hâfıza kartı gibi kaydetmektedir!

 

Bundan dolayı biz yukarıda, kişinin organları hattâ vücudu için “İbret levhası”  kelimesini kullandık! Çünkü bu insan, bir taraftan yaşadığı dünyada, inançları doğrultusunda, aksiyon ve ameller icra ederken, öbür taraftan işlediği bütün amellerini, fiil ve eylemlerini aynı anda kendi organları ve hattâ tüm vücudu tarafından (farkına varmadan) bizzat kendisi kayıt altına almaktadır! Kişinin kendi organları tarafından dünyada iken kaydedilen bu inanç, eylem, ses ve görüntüler (ameller) âhirette tekrar canlandırılarak, bir ekrana yansıtılıp sahibine izlettirilecektir! Ve sonrada, o amellerin sahibi olan kişiye, “Oku (izle ve dinle) sicil kayıtlarını! Bu gün kendi hesabını görmek için sen kendi kendine yetersin denilecektir”(krş.17/14.) 

 

Burada insanın aklına şöyle bir soru gelebilir: “İnsanın burada yaptığı inanç, fiil ve eylemleri kayıt altına alan sicil dosyaları nerede ve nasıl korunmaktadır?” Bu konuda da Kur’an bizi aydınlatmak için, şu cevabı veriyor: “Sorumsuzluğu yaşam tarzı haline getirenlerin (lâfzen Füccâr’ın) sicil kayıtları-dosyaları (hiçbir varlığın müdahale edemeyeceği) sayısal değerler, (yani şifrelerle) korunmuş bir ortamda muhafaza edilmektedir” (krş. 83/7. 8. 9.)

 

Buradan bakınca yaptıkları haksızlığın-hukuksuzluğun,  hesabını vermemek için dokunulmazlık zırhına bürünenleri, gün gelecek bu zırhlar hiçbir şekilde koruyamayacağı gibi, üstelik bu dokunulmazlık zırhları kendi bedenlerini saran bir ateşe dönüşecektir! Aslında şüphe ile baktıkları hattâ inanmadıkları halde, dilleri ile inandıklarını söyleyip inanıyorlarmış gibi davrandıkları o âhiret hayatında, yani İlâhî mahkemede de, bir yolunu bulup kurtulacaklarını zannedenler! Bir daha düşünsünler! Çünkü kesinlikle hiçbir şekilde akıttıkları masum kanlarının, yaptıkları haksızlığın-hukuksuzluğun, hırsızlığın-yolsuzluğun, kamu yağmacılığının üstünü örtemeyeceklerdir! İşte biz yukarıdaki 16. âyette geçen وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَخْزَى  – Ve le azâbulâhireti ehzâ” yani “Âhiret azâbına gelince, o elbette ki daha alçaltıcıdır” cümlesini böyle, yani insanın dünyadayken yaptıklarının sorumluluğundan kesinlikle kurtulamayacağı şeklinde anlıyoruz! Çünkü dünyadayken sorumluluğunu başkasının üzerine atarak bundan kurtulduğunu zanneden bu insan tipinin, İlâhî mahkemede kendi uzuvları kendisini yalanlayacaktır! Onun için biz bu durumun yukarıdaki âyette beyan edilen en alçaltıcı azap olduğunu düşünüyoruz! Dolayısı ile de, bu insan tipinin dünyadayken kapatmaya çalıştığı, kandökme, hırsızlık ve yolsuzluk gibi, ağır suç dosyaları da, kesinlikle ilel-ebed kapatılıp gizlenemeyecektir! Çünkü bunu bize Kur’an haber vermektedir: Fakat bunun için bir sonraki yazımızı okumalısınız!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda içinde bulunduğumuz Kurân ayı Ramazanda, halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazımızda, Fussilet Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)  

 Yaşar GÜLAÇTI. 08. Aralık. 2016. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Bizim yukarıda ifade etmeye çalıştığımız durum: Âd ve Semûd halklarının dünya hayatında aşağılanma azabına dûçar olmalarının ikinci sebebini oluşturmaktadır! 41/19. âyetten anladığımıza göre bu durum; Söz konusu insan tipinin “Takva bilincinden, yani sorumluluk duygu ve bilincinden” uzaklaşması, yani kendi sorumluluğunu başkalarının üzerine yıkmaya çalışması durumudur! Çünkü 19. âyette “Takva bilinciyle, yani sorumluluk duygu ve bilinciyle” hareket edip, yaptıkları eylemlerin sorumluluğunu üslenenlerin, dünyadaki bu aşağılanma azabından kurtarıldığından bahsedilmektedir!

 

[2] Örnek olarak bkz. 8/60. 41/19. 28.

 

[3] Kurân’da İnsanoğlunun yeryüzünde sergilediği iki ana olumsuzluktan biri kan dökmek, diğeri ise fesat çıkartmak olarak anılmaktadır. krş. 2/30. Burada “kan dökmek” sözüyle insanın kendisi gibi insan olan diğer bir kişinin yaşama hakkına tecavüz edip onu öldürmesi kastedilmektedir! Söz konusu âyette geçen “Fesat çıkartmak” kavramı ile ise, insanın kendisi gibi insan olan diğer kişilerin emeğine tecavüz etmesi, yani yolsuzluk ve hırsızlık yapması kastedilmektedir!

 

[4] Kurân’da bunun birçok örneği ile karşılaşıyoruz: örneğin, “Nâgatallahi” yani “Allah’ın devesi” demek halkın geneline âit olan kamunun malı demektir! (krş. 91/13.)“Beytullah” demek “Halkın evi” demektir. (krş. 3/97.) Yani kamuya âit olan bu mallar ve Kâbe hiçbir şahsın değil, insanlığın genelinin istifade edeceği ortak değerlerdir, özelleştirilemezler demektir! Gördüğünüz gibi buralarda Allah kelimesi, insanlığın geneli veya halk şeklinde anlaşılmıştır! Ayrıca Allah kendisine borç verilmesinden bahsetmektedir ki, burada Allah kelimesi ile kastedilen muhtaç ve fakirlerdir! (krş. 2/245. 57/11.) 

 

[5] Tekebbür-kibirlenme-büyüklenme ancak ve ancak Yüce Yaratıcının hakkı olup, “El’Mütekebbir” Tekebbür, yani  “Büyüklük”  sıfatı da sadece Allah için kullanılmaktadır. (bkz. 59/23.) Yalnızca Allah’a âit olan bu sıfatı şayet İns veya Cinden irade sahibi bir başka varlık kullanmaya kalkışırsa, o zaman dünyada Allah onun kalbini mühürler! (krş. 40/35.) Çünkü Allah’a âit olan bu büyüklük-Kibriya sıfatından pay almak isteyen ilk varlık şeytandır! (krş. 38/74. 75.) Gerek İnsanlardan, yani görünüp bilinen varlıklardan, gerekse de Cinlerden, yani görünmeyip bilinmeyen varlıklardan, sadece bu büyüklenme sıfatını kullanıp Allah’ın âyetlerini yok saydıkları için kâfir olanlar olduğunu Kurân bize haber vermektedir! (krş.39/59.) Âhiretteyse, bu gibi insanların varacakları makam, Cehennemin en çirkin en kötü yeri olacaktır! (krş. 16/29. 39/60. 72. 40/35. 76.)

 

[6] Bu bağlamda muhterem okuyucularıma bir soru sormak istiyorum! Osmanlı Padişahları-Sultanları kendi halklarına nasıl hitap ederlerdi? Duymamış olabilirsiniz ama! Tarihi kaynaklar bize Padişahların-Sultanların kendi halklarına “Kullarım” diye hitap ettiklerini haber veriyor! Bir insan kendisi gibi eşit olarak yaratılmış diğer insanları, kulları olarak görüyor ve onlara da “kullarım” diye hitap ediyorsa, o insan tipinin konumunu bir düşünmek lâzım! Bize tarihin en âdil en Müslüman liderleri oldukları öğretilen Osmanlı Sultanlarının durumu bu ise, geri kalanının hesabını siz yapınız!

 

[7] Bu konuda Müslümanların hılafet makamını kılıç zoru ile ele geçiren Muaviye, onun oğlu Yezid ve diğer Emevi sultanları çarpıcı birer örnek olarak karşımızda durmaktadır!

Yazarın Diğer Yazıları