N E V Â 52./VIII.

N E V Â 52./VIII.

 

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

EY SORUMSUZLUĞU YAŞAM TARZI HALİNE GETİREN MÜTEKEBBİRLER! SİZ ASLA İŞLEDİĞİNİZ BU CÜRÜMLERİ GİZLEYEMEYECEKSİNİZ!

 

 

Şimdi tekrar hatırlayabilirsek! Bir önceki paragrafı oluşturan makalemizi şu cümlelerle bitirmiştik: “Dünyadayken sorumluluğunu başkasının üzerine atarak bundan kurtulduğunu zanneden o malum insan tipinin, İlâhî mahkemede kendi uzuvları kendisini yalanlayacaktır! Onun için biz bu durumun yukarıdaki 16. âyette beyan edilen en alçaltıcı azap olduğunu düşünüyoruz! Dolayısı ile de, o âyette Âd halkı örnek gösterilerek teşhir edilen bu insan tipinin, dünyadayken kapatmaya çalıştığı, kan dökme hırsızlık ve yolsuzluk gibi, ağır suç dosyaları da, kesinlikle kapatılamayacaktır, yani bu suçları içerisinde bulunduran dosyalar, ilel-ebed gizlenemeyecektir! Çünkü bunu bize bizzat Kur’an haber vermektedir: Fakat bunun için bir sonraki yazımızı okumalısınız!”

 

İşte bu bölümün başına aldığımız aşağıdaki âyetler, tamda bu durumu haber veren âyetlerdir. Olmuş ve olacak her şeyi ezelî ilmi ile kuşatan, bizim ve âlemlerin Rabbi olan Yüce Yaratıcı bu konuda şöyle buyurmaktadır:

 

 بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile!

 

 وَمَا كُنتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَا أَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلَكِن ظَنَنتُمْ أَنَّ اللَّهَ لَا يَعْلَمُ كَثِيراً مِّمَّا تَعْمَلُونَ{22} وَذَلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنتُم بِرَبِّكُمْ أَرْدَاكُمْ فَأَصْبَحْتُم مِّنْ الْخَاسِرِينَ {23}

Siz (ey haksızlığı-hukuksuzluğu, her çeşit zulmü ve ahlaksızlığı yaşam tarzı haline getiren dünün ve bugünün kibirli zalimleri!) Hiçbir şekilde aleyhinize şahitlik yapacak olan, ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin ve ne de, derilerinizin kendi aleyhinize şahitlik yapmalarına engel olmayacaksınız [1]!

Esasen siz, yaptığınız birçok (haksızlığı-hukuksuzluğu) Allah’ın bilmediğini-bilemeyeceğini, zannediyorsunuz! (Öylemi? Her şeyinizi gözetim altında tutmasına rağmen) İşte sizin Rabbiniz (Allah) hakkındaki bu yanlış zannınız, yanlış düşünceniz, sizi helâke sürüklemiştir. Bu durum ise sizin hüsran’a uğramanıza, (yani) zararınıza-iflas etmenize sebep olmuştur-olacaktır da! 41/22. 23.

 

أَرْدَا – Erdâ” Arapça olan bu kelime lügat olarak; Yardımcı, Gözcü, Kemlik, Yaramazlık, İfsat etmek-bozmak, Kaftan-gömlek, Elbise giymek, gibi çeşitli manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap) Biz 23. âyette geçen bu kelimeye, ana metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak “bu yanlış zannınız, yanlış düşünceniz, sizi helâke sürüklemiştir şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

تَسْتَتِرُونَ – Testetirûne” yani “Siz setredemeyeceksiniz, gizleyemeyeceksiniz” demektir.

 

ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنتُم بِرَبِّكُمْ  – Zannukümüllezî, Zanantüm Bi Rabbiküm” Yani “Sizin Rabbiniz hakkındaki (bu yanlış) zannınız, (yanlış) düşünceniz” demektir! Bu cümlenin özünü oluşturan kelime, cümlede iki kere geçen “Zanne” (aslı) “Zanane” kökünden gelen kelimedir. Kelimenin lügat olarak, Sanmak-Zannetmek, Sû’i zanda bulunmak, İçinde su olup olmadığı, bilinmeyen kuyu veya suyu az olan kuyu, Töhmet ve töhmet altında bırakmak, gibi manalara gelmekte olduğunu görüyoruz! Bu zan kelimesinin bazen bilgi, yani ilim manasında da kullanıldığı olmuştur! (Ahterî+Lisan..)

 

Biz 23. âyette iki defa geçen bu “Zanne” kelimesine, metin içindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, sibak ve siyakı ile beraber, mealde; İşte sizin, (her şeyinizi gözetim altında tutmasına rağmen) Rabbiniz (Allah) hakkındaki bu yanlış zannınız, yanlış düşünceniz, sizi helâke sürüklemiştir. Bu durum ise sizin hüsran’a uğramanıza, (yani) zararınıza-iflas etmenize sebep olmuştur-olacaktır da! Şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Konunun daha iyi anlaşılması ümidiyle! Önce 23. âyetle verilen “Allah hakkında yanlış zanna sahip olmak” şeklindeki beyanı İlâhî’yi, anlamaya çalışalım! Bizim anladığımız kadarıyla, yeryüzünde Allah’a inandığı halde, Yüce Yaratıcıyı gerektiği şekilde tanımayan insanlar, her zaman bu mavi kürede yaşayan insanların çoğunluğunu teşkil etmişlerdir-etmektedirler de! Hattâ en azından Allah’ın varlığına ve birliğine inandığını dili ile söyleyip, kendisinin Mümin-Müslüman olduğunu ilan ettiği halde, Allah’ı gerektiği gibi takdir edemedikleri için Allah hakkında böyle bir yanlış zan ve kanaate sahip olan bir Müslüman çoğunluktan bile bahsedebiliriz! Bu durum ise bu gün İslam dünyası denilen coğrafyada yaşayan ve kendilerini Müslüman olarak lanse etmeye çalışan insanların, yaşadıkları bu coğrafyadaki en büyük handikapları olmuştur! Bugün için tüm dünya da, özellikle de İslam dünyasında yaşanan bütün olumsuzlukların ana sebebi Müslümanlık iddiâsında bulunan bu insanlarımızın “Allah’ı gerektiği gibi takdir edememeleridir” desek, herhalde yanılmış olmayız!

 

Esasen bir taraftan Müslümanlık iddiasında bulunurken öbür yandan Rabbimizin Kurân’da kendisini tanıttığı gibi O’nu tanıma zahmetine girmediği için “Allah’ı takdir etmesi gerektiği şekilde takdir edemeyen” fertlerden meydana gelen bir milletin, bir toplumun, bir halkın, dünyada daha farklı bir sonuçla karşılaşması da, beklenemezdi! Çünkü Yüce yaratıcı Allah’ı takdir etmeleri gerektiği şekilde takdir edemedikleri için, çifte standart, yani ikiyüzlü bir hayat yaşayan insanların, (kısaca, münafıkların) “İnsanlık âilesinin içine düşebileceği ateşin, yani azabın, en alt tabakasında olacaklarını” haber vermektedir! (krş. 4/145.) âyette bahsedilen bu azabın âhirette olması elbette ki düşünülebilir!

 

Fakat âyetin bu durumun dünyada da, vuku bulmasını, yani ikiyüzlü, çifte standart sahibi fertlerden meydana gelen toplumların dünya insanlık âilesinin en alt tabakasında, yerlerde sürünmesini işaret ediyor olabileceğini de düşünebiliriz! Yukarıda da arzetmeye çalıştığımız gibi bu durum; Bu surenin 16. 17. âyetlerindeAzâbel’Hızyi” Yani “Aşağılanmanın, alçalmışlığın, rezil-rüsvâ olmanın azâbı” ve “Azâbelhûni” Yani “Ehven görülmenin, hakir görülmenin, yerlerde sürünmenin, başkalarının oyuncağı ve eğlencesi olmanın azâbı” terimleri ile ifade edilmişti! Şimdi isterseniz bugün İslam dünyası olarak da, adlandırılan özellikle Ortadoğu İslam coğrafyasında, din adına, mezhep adına, ideoloji adına, egemenlik ve hâkimiyet adına, biri birilerinin gırtlağına sarılıp kanlarını döken insanların yaşadığı bu topraklarda, tarih boyunca ne katliamların, soykırımların, yağmaların talanların yaşandığını, Kerbelâ’nın, topraklarının, Medine yakınındaki Harre taşlığının Karataşlarının dili olsa da bir söylese!

 

Bugün nüfuslarının tamamını veya çoğunluğunu Müslümanlık iddiasında bulunan insanların oluşturduğu ülkelerin, yeryüzünün en rezil, en perişan ülkeleri olduğunu söylersek, herhalde yanılmış olmayız, diye düşünüyorum! Kurân bu (sözde) İslam ülkelerinin içinde bulundukları bu zillet durumunu ifade ederken, (Âd ve Semûd halkları üzerinden)  عَذَابَ الْخِزْيِ  - Azâbel’Hızyi” Yani “Aşağılanmanın, alçalmışlığın, rezil-rüsvâ olmanın azâbı” ve عَذَاب الْهُونِ – Azâbelhûni” Yani “Ehven görülmenin, hakir görülmenin, yerlerde sürünmenin, başkalarının oyuncağı ve eğlencesi olmanın azâbı” terimleri ile bizleri uyarmaktadır! (krş. 41/16. 17.)

 

Bu durumdan ders çıkarmamız gerekirken, hâlâ daha aynı duruma düşmeye devam etmemizin sebeplerini, hep başka yerlerde, başka ülkelerde arayıp kendimizi de, zeytinyağı gibi, hep üste çıkartmaya çalışmamıza şaşırdığımı, âcizâne esefle ifade etmek durumundayım! Müslüman topluluklara, özellikle de bu durumun bir numaralı sorumlusu olan, İslam toplumunun idarecilerine ve dilleri ile Müslümanlık iddiasında bulunan tüm Müslüman kardeşlerimize müsaadenizle buradan bir çağrıda bulunmak istiyorum! “Lütfen artık şeytan gibi sorumluluğu başkalarına yükleyip, yahutta sorumluluktan kaçıp suçluyu hep dışarıda arayacağımıza, içimize, yani kendimize dönüp, Âdem as. gibi sorumluluğu kabul edip, hak ve hukukunu ihlal ettiğimiz insanlardan da, özür dileyerek, helallik alalım!” İçinde bulunduğumuz bu çifte standart’ı terk edip, ikiyüzlülükten de, vazgeçelim!” Belki o zaman, eğer hak ve hukukunu ihlal ettiğimiz kişiler bizleri af ederlerse, bu durum Allah’ın da bizleri affederek, bu dünyadaki alçalmışlık azabından kurtulmamıza vesile olmasını ümit edebiliriz!

 

Aksi takdirde, yani hata ve yanlışlarımızı itiraf edip sorumluluğu kabul etme yerine, Yaptıklarımızı başkalarının üzerine yıkmaya, ya da gizlemeye, saklamaya, yok saymaya çalışarak, hiçbir şekilde temize çıkıp kurtulamayız! Çünkü yukarıdaki Kurân âyetleri bunu kesin bir dille, şu şekilde ifade etmektedir:

 

Siz (ey haksızlığı-hukuksuzluğu ve her çeşit zulmü ve ahlaksızlığı yaşam tarzı haline getiren dünün ve bugünün kibirli-mağrur zalimleri!) Hiçbir şekilde, sizin bu yaptıklarınızdan dolayı aleyhinize şahitlik yapacak olan, ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin ve ne de derilerinizin kendi aleyhinize şahitlik yapmalarına engel olmayacaksınız! Esasen siz, yaptığınız birçok (haksızlığı-hukuksuzluğu) Allah’ın bilmediğini-bilemeyeceğini, zannediyorsunuz! (öylemi?) İşte sizin, her şeyinizi gözetim altında tutmasına rağmen Rabbiniz (Allah) hakkındaki bu yanlış zannınız, yanlış düşünceniz, sizi ve peşinize takılıp sizinle işbirliği yapanları helâke sürüklemiştir. Bu durum ise sizin hüsran’a uğramanıza, (yani) zararınıza-iflas etmenize sebep olmuştur-olacaktır da! (krş. 41/22. 23.)

 

Dünyada iken işledikleri suçların sorumluluğunu, devamlı başkalarının üstüne yıkarak kurtulduklarını zannedenler! Yahutta kendi kontrolle altında olduğu için âdil hüküm vermeyen mahkemelerde aklanarak temize çıktıklarını düşünenler! İlâhî mahkemede bu suç dosyalarınız tekrar açılacak ve yukarıdaki 20. 21. ve 22. âyetlerde beyan edildiğine göre de, bu İlâhî mahkemede derileriniz, elleriniz- ayaklarınız, gözleriniz-kulaklarınız, yani bütün uzuvlarınız sizin aleyhinize şahitlik yapacaklardır! Sonunda bu kadar kesin kanıtlarla suçları ispat edilen, hak ve hukuk katili, Allah düşmanı bu insan tipinin, nihayet hak ettikleri cehennemin alevleri arasındaki, (sıcacık!)  yerlerini alacaklarını görüyoruz! Bu durum aşağıdaki âyette şu şekilde ifadesini bulmaktadır:

 

 فَإِن يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَّهُمْ وَإِن يَسْتَعْتِبُوا فَمَا هُم مِّنَ الْمُعْتَبِينَ {24}

Eh! Eğer dayanma gücünüz varsa, artık cehennem sizin yaşayacağınız bir mesken olacaktır! Üstelik hatanızı kabul edip özür dileyerek af talep etmeniz için de, artık vakit çok geçtir! 41/24.

 

الْمُعْتَبِينَ – Elmûtebîn” Arapça olan bu kelime “A T B” kökünden gelmektedir. Lügat manasına gelince, bu kelime, Kapı eşiği, merdiven basamağı, bir ayaküstünde sekmek, Öfkeyle hitap etmek, İncitici sözler söyleyip, davranışlarda bulunmak, Sonra da, bu davranışları ile zarar verdiği kişilere rücû ederek onların gönlünü alıp razı edici davranışlarda bulunmak (yani özür dilemek) gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap) Biz 24. Âyetteki kalıp ve konumu nu da hesaba katarak bu kelimeye mealde “Hatasını kabul edip özür dilemek- af talep etmek” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

 

ŞEYTANLAŞAN-ŞEYTANIN KİŞİLİĞİNE-KİMLİĞİNE BÜRÜNEN İNSANLAR!

 

 

 وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَاء فَزَيَّنُوا لَهُم مَّا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِم مِّنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ {25}

Biz (onların tercihleri doğrultusunda) geçmişte yaptıkları ve gelecekte yapacakları (her türlü kötülüğü) süsleyerek güzel gösteren bir takım şeytanî güçleri, kendilerine iyice yaklaştırarak onların ikinci kişiliği haline getirdik! İşte böylelikle geçmişte görünür görünmez şeytanî güçlerin kontrolüne giren toplumların maruz kaldıkları âkıbet, onlar için de kaçınılmaz oldu! Şu bir gerçektir ki, bu tür insanlar, hep husrana uğramışlardır! (Yani kaybettiklerini anladıkları gün pişman olmuşlardır!) 41/25.

 

قَيَّضْنَا  – Qayyad’nâ”  Yirmi beşinci âyetin başında yer alan bu kelimenin kökü “Q Y D” şeklindedir. Lügat manasına gelince, aslı Arapça olan bu kelime, Yumurtanın dış kabuğu, gibi manalara gelmektedir. Ayrıca bu kelime, Yerine geçen, Benzeri, Sanki aynısı, (Yani esas kişiliğinin yerine geçen ikinci kişiliği), “Örnek olarak (Araplarda) “Allah filan kişiyi, sanki filan şahsa dönüştürdü” denir. Fakat buradaki dönüştürme işi hiçbir zaman için müspet, yani iyi manada kullanılmaz! Aksine her zaman menfi, yani kötü mana da kullanılır! (örneğin bir insanın ikinci kişiliği haline gelen kişi hiçbir zaman için bir peygamber olamaz! Aksine şahsın ikinci kişiliği haline gelip o şahsı kontrolü altına alan varlık, her zaman şeytani güçler olur)  (Arteri+Lisanul’Arap) Biz 25. âyet metninde geçen bu kelimeye kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde “Biz bir takım şeytanî varlıkları, kendilerine iyice yaklaştırarak, bu varlıkları onların ikinci kişiliği haline getirdik! şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

قُرَنَاء  – Quranâ’e” Arapça olan bu kelimenin kökü “Q R N” kelimesidir. Lügat manasına gelince, bu kelime; Koyun keçi ve sığır gibi hayvanların boynuzları, Tırnakları ve bu hayvanların kılları arasında meydana gelen şeyler, Sadece kadınların saçları, Kadınlar ve erkeklerin hattâ develerin tenasül uzuvlarından çıkan beyazımsı madde, Seksen senelik (veya yüz senelik) zaman dilimi, Yaştaş-akran, yani aynı yaşta olanlar,  Aynı zaman diliminde yaşayanlar, Yakınlık,  Hac ile Umreyi bir arada yapmak, yani (Hacc’ı Qıran), gibi manalara gelmektedir! Ayrıca bu kelime, Kurân’da Zülkarneyn şeklinde, bir kişinin ismi veya sıfatı, Arafat civarındaki küçük bir dağın adı, Güneşin ilk doğduğu ufuk noktası, Şeytanın harekete geçtiği yer-mekân, gibi kavramlar için de, kullanılmaktadır! (Lisanul’Arap)

 

Görüldüğü gibi şekil olarak “Kur’an” kelimesine benzeyen bu “Quranâ’e” kelimesinin, aslında Kurân’la pek ilgisi yoktur! 25. Âyetin metninde yer alan bu kelimeye, biz tüm bu mülahazaları ve kelimenin kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde “Biz bir takım şeytanî güçleri, kendilerine iyice yaklaştırarak, bu güçleri onların ikinci kişiliği haline getirdik!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Kurân’ın bu âyetinde de (yani 41/25. âyet) Yüce Yaratıcının, bir takım insanların, şeytani güçlerin güdümüne girerek, âdetâ mücessem birer şeytana dönüşmelerini, “ Biz” yaptık, şeklinde takdim ettiğini görüyoruz! Bu durum, bir Vahyî, yani Kurânî metot olup, Kurân’ın değişik yerlerinde farklı konularla ilgili olarak ta, kullanılmaktadır! Örneğin kişi çocuk sahibi oluyor, Allah biz O na “bir evlat lütfettik” şeklinde beyanda bulunuyor! Hâlbûki insanların çocuk sahibi olmaları, hepimizin de bildiği gibi bir karı-koca ilişkisi sonucunda meydana gelmektedir! Burada vurgulanmak istenen şu olsa gerektir: “Siz bir konuda tercihinizi yapıp-iradenizi kullanarak, gereğini yerine getirirseniz; Ben’de sizin isteğiniz doğrultusunda onun gereğini yaparım [2]

 

Buradan bakınca yukarıdaki 25. âyette bir takım şeytani güçlerin, şahsın ikinci kişiliği haline gelmesi için o kişiye birtakım şeytani güçlerin Allah tarafından musallat edilmesi, durup dururken olmamıştır! Aksine kişi bu şeytani güçlerle iliş kurmasının kendisinin menfaati açısından iyi olacağını düşünerek gereğini yapmış, Allah’ da O şahsın serbestçe yaptığı bu tercihi doğrultusunda, kişiye bir takım şeytani güçleri musallat etmiştir! Sonunda bu şeytani güçler âdetâ o kişiyi bloke ederek, onun çevresi için tehlikeler saçan bir insan şeytanına dönüşmesine sebep olmuşlardır diyebiliriz! Yüce Allah bizlere; “Bu gibi insan şeytanlarının şerrinden de, âlemlerin Rabbi olan Allah’a sığınmamızı emretmektedir! (krş. 114/1. ..6.)”

 

Bu 25. âyette bahsedilen şeytani güçler, insanın, ayartıcı bir potansiyel taşıyan kendi içgüdüleri olabileceği gibi, şeytanın görevini üstlenen, kişinin kendi yakınları olarak gördüğü için, ilişki içinde olduğu diğer insanlar da olabilir! Bu konu Zuhruf suresindeyse, şu şekilde ifadesini bulmaktadır: “Her kim ki, Rahman’ın uyarı dolu mesajına (yani Kurân’a) şaşı gözle bakarsa [3] , ona bir takım şeytanî güçleri musallat kılarız da, kendisi o şeytani güçlerin uydusu haline gelir!” (krş. 43/36.) Bu konunun bire bir aynısı olmasa da, benzer bir ifadenin Tâhâ suresinde de geçtiğini görüyoruz: “Kim ki bizim uyarı yüklü mesajlarımızdan (yani Kurân’dan) yüz çevirirse; İyi bilsin ki, (bu dünyada) onun yaşam alanını iyice daraltır, kıyamet gününde ise onu kör olarak canlandırırız! (krş. 20/124.)

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazımızda, Fussilet suresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

 

 Yaşar GÜLAÇTI. 18. Aralık. 2016. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Lâfzen (onların şahitliklerini gizleyemeyeceksiniz) demektir.

 

[2] Bu konuda, yani insanın kendi özgür tercihi ile yapmaya karar verdiği, herhangi bir eylemi, bir fiil’i bir ameli, bir davranışı, o şahsa kolaylaştıracağı konusunda, Yüce Yaratıcının, Kurân’ın ilk inen surelerinden biri olan Leyl suresinde vaatte bulunduğunu görüyoruz: “Kişinin kendi özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız! krş. 92/7. ve 11. âyetler aralığı”.  Yüce Rabbimizin, İlâhî hitabın muhatabı olan iradeli varlıklar, yani biz insanlar için böyle bir vaatte bulunması, bize lütfettiği irade’i cüziye ye olan saygısının bir ifadesidir! Esasen bunun aksi olsaydı, yani bir insan kendi özgür tercihi ile kötülüğü, yanlışı seçmek istediği zaman, Yüce Yaratıcı; “Hayır sen kötülüğü, yanlışı tercih edemezsin” diyerek, onun özgür tercihi ile seçtiği bir eylemi, yapmasına müsaade etmeseydi! O zaman insan denilen iradeli varlık, iradesi elinden alındığı için, taş, toprak, ağaç vs. gibi sıradan bir varlığa dönüşürdü! Bu durumda da, Dünyada insan için ödül ve cezanın hiçbir mantığı olmadığı gibi, âhirette de Cennet ve Cehennemin varlığı lüzumsuz hale gelirdi!

 

[3]  Allah’ın vahyine yani Kurân’a şaşı gözle bakmayı: O’nun insanlar tarafından anlaşılamayıp, ancak ruhban sınıfı tarafından anlaşılabileceğini iddia etmek, O’nun içerdiği mesajları anlama kaygısı olmadan sadece, sevap kastı ile tilavet etmek, ölülere hatim indirmek, yani Kurân’ı hayattan kopartarak mezar taşlarına, musâllâ taşlarına, mahkûm edip, Mushaf kılıflarına hapsetmek olarak düşünülebilir! Yahutta Kurân’a şaşı gözle bakmayı: Kişinin okuduğunu iddia ettiği halde, O’ Kurân’ı, anlaşılamayan veya saygı duyduğunu iddia ettiği halde, gereği yerine getirilmeyen bir kitap haline getirmesidir! Diyebiliriz.

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları