N E V Â 52./IX.

N E V Â 52./IX.

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

GERÇEĞİN, YANİ HAK VE HUKUK’UN ÜSTÜNÜ ÖRTENLER[1], KENDİ YANDAŞLARINA, “SAKIN HÂ! BU KURÂN’I DİNLEMEYİN-ANLAMAYIN” DİYORLAR!

 

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ {26}

Kurân’ın getirdiği yaşam tarzını kabul etmemekte direnenler (lâfzen, kâfirler; kendi yandaşlarına) “şu Kurân’ı asla dinlemeyiniz (yani anlamayınız)! (şayet O’nun sesi istemediğiniz halde size ulaşırsa!) O zaman da şamata yaparak O’nun sesini bastırınız! (Yani anlaşılmasını önleyiniz) Belki o zaman galip gelebilirsiniz!” dediler-diyorlar! 41/26.

 

وَالْغَوْا  – Velğav” Arapça olan bu emir kipinin kökü “El’Lağvü” kelimesidir. Bu kelime lügat manası olarak, Bir amacın gerçekleştirilmesinde herhangi bir işlevi olmayan, boş söz, Faydasız, çirkin, karalayıcı söz ve lakırdı, Şamata yaparak gündem değiştirip gerçeğin sesini bastırmak için söylenen, çirkin ve bâtıl söz, Kara propaganda yapmak, Köpek veya deve bağırtısı, Kimsenin rağbet etmediği bâtıl söz ve davranış gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisan..) 26. Âyette geçen bu kelimeye biz metin içindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, şamata yaparak O’nun sesini bastırınız [2] şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

Fussilet suresinin bu âyeti ile ilgili olarak, şöyle bir tarihsel olaydan bahsedilir: Allah’ın son elçisi Muhammed as. Mekke de Kurân’ın ilk inen âyetlerini Kâbe çevresindeki Kureyş ileri gelenlerine okuduğu zaman, her biri bir şair ve söz ustası olan, özellikle Kureyş’in Benî’Ümeyye koluna bağlı, Velid’bin Mugîre, Ebu’Süfyan, Utbe ve Şeybe’bin Rebî’a gibi kimseler, Kurân’ın bu veciz ifadeleri karşısında hayran kalmışlardı! Hattâ Kurân’ın ilk inen âyetlerinin yazılı olduğu sahife veya sahifeleri de, Kâbe’nin duvarına asmışlardı! Ama nezaman ki, Kurân insanların eşit olarak yaratıldığı gerçeğini hatırlatıp, dünyanın genelinde olduğu gibi Mekkede de geçerli olan yağma talan, sömürü ve kölelik düzenini eleştirmeye başladı! İşte o zaman, içlerinden hayranlık duydukları O’ Kur’an’ın âyetlerine hemen düşman kesilmeye başladılar!

 

Bu İlâhî kelama sözle karşılık vermeye çalışan, o günün Mekke’sindeki Ümeyye oğullarının ileri gelenlerden Utbe-bin Rebîa’nın Allah resulüne gelerek, “insanların eşitliği, fikrini savunan”  bu davasından vazgeçmesi için çağrıda bulunduğu, rivayet edilmektedir. Utbe-bin Rebîa, Kureyş ve Benî-Ümeyye adına, Allah Resulüne bir yandan bu çağrıyı yaparken, öbür yandan bir sürü ahlaksız teklifte bulunduğu da rivayet edilmektedir! Bu rivayetlere göre; Allah Resulü Utbe-bin Rebîa’yı dinledikten sonra, O na şimdi de sen beni dinle diyerek, “bu sureyi 13. âyetine kadar okuyor.[3]

 

Bunun üzerine; Başta Benî Ümeyye’nin söz ustası Velid’bin Mugîre ve Utbe-bin Rebîa olmak üzere, sonunda Kur’an muarızları anlıyorlar ki, bu Kurân’a karşı bir söylem geliştirip, O’nunla normal yollardan, yani akıldan-fikirden, ilimden, sağduyudan-vicdandan vs.’den bahsederek, sözle mücadele edip O’nu alt etmek mümkün değil! “En iyisi, yaygara yapıp, gündem değiştirerek, O’nun sesinin (yani getirdiği mesajların) yeryüzündeki insanlar arasında duyulmasını, yayılmasını önlemek!” diye düşünmeye başladılar! Bu düşüncelerini de hemen tatbikat sahasına koydular! O gün bu gündür, aynı kafa yapısına sahip olan insanla da, aynı stratejiyi devam ettiriyorlar! Tarihi kaynaklar bu stratejinin ilk uygulamasının şöyle olduğunu haber veriyorlar:

 

Rivayete göre Kureyş müşriklerinin özellikle Ümeyye oğulları koluna mensup ileri gelenleri, Kendi taraftarlarını toplayarak, “Sakın hâ! Bu Kurân’ı dinlemeyiniz-anlamayınız” diye tembihte bulunmaya başlıyorlar! Bunun üzerine, kalabalığın içinden bazı gençler: “Tamam Kurân’ın okunduğu yerlere gitmeyeceğiz, O’nu dinlemeyeceğiz de! Fakat bizim bulunduğumuz mahal’e, Kurân’ın sesi gelir ve bizde O’nu duymak-dinlemek-anlamak zorunda kalırsak, o zaman ne yapacağız?” dediler! Müşrik ileri gelenleri “o zaman Kurân’ın sesini bastırıp, duyulmasını engellemek için, bağırıp-çağırarak şamata yapınız, yaygara çıkartarak gündemi değiştiriniz! Belki bu şekilde başarılı olabilirsiniz!” dediler.

 

İşte Yüce Yaratıcı, haber cümlesi şeklindeki, Fussilet suresinin bu yirmi altıncı âyetinde, bize böyle bir tarihi olayı haber vermek için şöyle buyurmaktadır: “Kurân’ın getirdiği yaşam tarzını kabul etmemekte direnenler (kendi halklarına) “şu Kurân’ı dinlemeyiniz-anlamayınız! (şayet O’nun sesi istemediğiniz halde size ulaşırsa! O zaman da) şamata yaparak O’nun sesini bastırınız! Belki o zaman galip gelebilirsiniz!” dediler. 41/26.”

 

Bu âyette zımnen Kur’an muarızlarının kendi taraftarlarına şu mesajı vermek istedikleri ifade edilmektedir: “Her türlü kara propaganda yöntemini kullanarak, bu Kurân’ın sesini-mesajını boğunuz!” Görünümü itibariyle tarihsel bir olayı haber veren bu âyet, o kadar günceldir ki! Tarihin hiçbir döneminde güncelliğini kaybetmeyen bu âyeti okuyunca insan, âyeti sanki şimdi burada bizlere şu an inmiş gibi algılıyor[4]! (Tıpkı dumanı üzerinde tütmeye devam eden, fırından yeni çıkmış, buram buram kokan taze bir ekmek gibi!)

 

Şimdi de isterseniz! Âyetin insanlara vermek istediği mesajları, önce kısaca tespit edelim. Sonra da, bu tespitler doğrultusunda, İlâhî Vahyin bu mesajlarından kendi adımıza nasiplenmeye çalışalım! Bize göre, âyetin vermek istediği ilk mesajın dinlemeyle ilgili olduğu görülmektedir! İkinci mesajın ise dinlemeyi sevmeyen-bilmeyen insanların, gündem değiştirmek için neler yaptıkları ile ilgilidir.

 

A= Âyetin vermek istediği ilk mesaj, dinleme ile ilgilidir. Bu konu âyette şu şekilde dile getirilmektedir: Kurân’ın getirdiği yaşam tarzını kabul etmemekte direnenler’(in, lâfzen kâfirlerin akıl hocaları, liderleri, kendi halklarına,) “Sakın ola ki, şu Kurân’ı dinlemeyiniz-anlamayınız!” diyorlar! Görüldüğü gibi, âyette dinlememe sıfatının kâfirlere âit olduğu, açık-seçik ifade edilmektedir! Hâlbûki Kur’an bu dinleme konusunda, Müminlerle ilgili olarak, (yani inanıp-güvenenlerin sıfatı olarak) bakınız ne buyuruyor: “ O’ Allah’ın kulları (şo kimseler) ki, sözün tamamını dinlerler ve fakat (dinledikleri o sözlerin) en güzeline uyarlar! İşte akletme yeteneklerini kullandıkları için Allah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kimseler bunlardır” (krş. 39/18.)

 

Buna karşılık bazı insanlar da vardır ki, kendileri dinleme ihtiyacı duymadıkları için, Allah’ da onların dinleme organı olan kulaklarını mühürlemiştir: Krş. 2/7. Yahutta kendileri gerçeğin sesini, mesajını duymak-görmek istemedikleri için, Allah onların bu isteklerine uygun olarak, duyurulmak-gösterilmek istenilen mesajla, bu insanların arasına bir engel bir perde, bir set oluşturmuştur: krş. 36/9. Onun için bu insanlar gerçeği bir türlü kabul etmezler! Esasen şeytana âit bir sıfatı olan, “dinlememe”  sıfatı aklını kullanan ve iradesi kendi elinde olan insanlardan meydana gelen bilinçli toplumlarda pek görülmez!

 

Buna karşılık akıl’ları ile değil de, duygu ve hisleri ile hareket ettikleri için yönlendirilmeye-kullanılmaya müsait, üstelik sürü psikolojisi ile hareket eden kalabalıklar, duyma-dinleme ihtiyacı hissetmedikleri için, her zaman “Vurun söyletmeyin” mantığı ile hareket ederler! Sonuçta böyle sürü psikolojisi ile hareket eden insanlardan oluşan toplumların Müslümanlık iddiaları da, içi boş bir söylemden öteye geçmiyor! Bu mülahazaların ışığı altında düşününce! İslam dünyası olarak isimlendirilen toplumların bugünkü dibe vurmuş perişan hallerini daha iyi anlamak mümkün olmaktadır! Netice itibariyle, bugün İslam dünyasını oluşturan toplumların dibe vurmasının sebeplerinden biri de “Dinlemesini bilmemek” dir, denilebilir!

 

B= Bahse konu olan 26. âyetin vermek istediği İkinci mesajın ise dinlemeyi sevmeyen-bilmeyen bu insanların, gündem değiştirmek için neler yaptıkları ile ilgilidir. Âyette bu konu şu şekilde ifadesini buluyor: Kurân’ın getirdiği yaşam tarzını kabul etmemekte direnenler, kendi halklarına “şu Kurân’ı dinlemeyiniz-anlamayınız! Şayet O’nun sesi istemediğiniz halde size ulaşırsa! O zaman da şamata yaparak O’nun sesini bastırınız! Belki o zaman galip gelebilirsiniz!” dediler-demeye devam ediyorlar!

 

Âyetin mealinde “Şamata yapıp, bağırıp çağırarak, O’nun sesini bastırınız!” Şeklinde geçen ifadeyi, bugünün Türkçesine göre, güncellersek, bunu “Gündem değiştirmek şeklinde” anlamak zorundayız! Bu gerçeğin sesinin duyulmaması için yapılan gündem değiştirme metodu, hem tarihi süreçte hem de günümüzde, o kadar yaygın ve etkili bir şekilde uygulanıyor ki, ortaya çıkan şamatadan âdetâ göz gözü görmüyor, kulaklar gerçeğin sesini kesinlikle duymuyor! Bu durum belki tüm milletler için geçerlidir ama özellikle de, İslam dünyasını oluşturan topluluklarda tam gaz devam ediyor! Bugün dünyanın muhtelif bölgelerinde özellikle de, Ortadoğu coğrafyasında yaşayan Müslüman halklar, hiçbir şekilde kendi gerçek gündemlerini değil, sadece uydusu oldukları siyonist efendilerinin veya onların destekledikleri realiteden-gerçeklikten uzak bilim dışı cemaat ve kişilerin kendilerine dayattıkları gündemi tartışıyorlar[5]!

 

Sonuç: Yukarıdaki âyette de ifade edildiği gibi, İslam coğrafyasının bugün içinde bulunduğu çıkmazın sebeplerinden birinin de (belki de en önemlilerinden birinin de) “Dinlememek, akıl ve iradeleri ile hareket edememek, bunun sonucunda da, başkalarının kendilerine dayattığı gündemi tartışarak, Kurân’ın insanlığa sunduğu, hayat kaynağı olan mesajları, bir türlü gündeme getirememek” olduğunu söyleyebiliriz! Bu durumun dünya hayatımıza yansıyan sonuçlarını, görme-bilme ve duyma kabiliyetini kaybetmemiş olan her insan, İslam coğrafyasında hemen her gün görebilir! Pekî, o zaman bu Kurân mesajlarını dinlememek-anlamamak hatta insanlar tarafından duyulup anlaşılmasını önlemek için şamata yapıp, gündem değiştirenleri âhirette neler bekliyor dersiniz? Bu sorunun cevabı için bundan sonraki âyetleri dikkatle okumamız gerekecektir! İşte O âyetler:  

 

 فَلَنُذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذَاباً شَدِيداً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ {27} ذَلِكَ جَزَاء أَعْدَاء اللَّهِ النَّارُ لَهُمْ فِيهَا دَارُ الْخُلْدِ جَزَاء بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ{28}

Biz elbette ki, Kurân’ın getirdiği hakikatleri kabul etmemekte direnenlere, şiddetli bir azabı tattıracağız! Ve onlara (kötü niyetlerinden dolayı) yapa geldiklerinin en kötüsüne uygun cezalar vereceğiz! İşte bu, Allah düşmanlarının cezasıdır! Yani ateş! Onların bile bile, Bizim âyetlerimizi inkâr etmelerinden (yani Kurân’ın mesajını bastırmaya çalışmalarından[6]) dolayı cehennem kendileri için devamlı kalınacak bir yurt olacaktır! 41/27. 28.

 

أَسْوَأ  – Esve’e” yani “En kötüsü” demektir! Kelimenin mâzîsi, yani aslı-kökü “S V E” kelimesidir. Lügat manasına gelince; Bu kelime Yaramazlık, Kötülük, Çirkinlik, Kadının ve erkeğin avret yerleri, Gam-kin, Şer, Kötü plan, gibi manalara gelmektedir! Ayrıca bu kökten gelen bazı kelimeler, İstisnâ etmek, Ötekileştirmek, Ötekini kastetmek, Beraber, Müsâvî, Denk, Eşit, Âdil ve benzer olmak gibi manalara da gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap) Biz 27. âyet metninde geçen bu kelimenin, metindeki kalıp[7] ve konumunu da hesaba katarak “Ve onlara (kötü niyetlerinden dolayı) yapa geldiklerinin en kötüsüne uygun cezalar vereceğiz!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk! 

 

دَارُ الْخُلْدِ  – Dârul’huld” yani “Ebedi kalacak yurt” demektir! Bu isim tamlamasının ilk kelimesi olan “ Dâar” kelimesi, (çoğul’u Türkçede de kullanılan“Diyâr” dır) Lügat olarak, Sonradan olmuş hadise, Hâne-Ev, Kalınacak-barınılacak yer-yurt, Deveran etmek-dolaşmak, Gezinmek, Başı dönmek, Bazı insanların haram’ı şerifte dolaşırken-tavaf ederken yanlarında taşıdıkları bir taş, Kağnı tekeri (ve dönen her yuvarlak teker) ve Pergel gibi manalara gelmektedir! (Ahterî+Lisan..) Biz bu kelimeyi günümüz Türkçesine, kelimenin tam karşılığı olduğunu düşündüğümüz “Yurt” kelimesi şeklinde çevirmeyi uygun bulduk!

 

Bir isim tamlaması olan “Dârul’huld” cümleciğinin ikinci kelimesi olan, “Huld” kelimesine gelirsek; Bu kelime lügat olarak, Devamlı-bâqî olmak, Gözleri olmayan bir çeşit fare-köstebek, Hiç ihtiyarlamıyor gibi, genç görünen kişi, Vücudun çeşitli yerlerine, özellikle de, Kulaklara takılan takı-küpe ve Kalb gibi manalara gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap) 28. Âyette geçen bu isim tamlamasına, bu kelimelerin kalıp ve konumlarını da hesaba katarak, biz mealde “Onların bile bile Bizim âyetlerimizi inkâr etmelerinden (yani Kurân’ın mesajını bastırmaya çalışmalarından) dolayı, cehennem kendileri için devamlı kalınacak bir yurt olacaktır [8]! şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Bu 28. âyetteki  Dârul’huld”  isim tamlamasını Mümin suresinin on ikinci âyetinin ışığı altında anlamak zorundayız! O âyette şöyle buyurulmaktadır: “Bugün bu vahim duruma (yani cehenneme) düşmenizin sebebi: Sizler (dünyada iken) şirkten uzak olarak, sadece Allah’ın birliğine O’na inanıp güvenmeye davet edildiğiniz zaman, şımarıp inkârı seçerken, O’na ortak-şirk koşulan bir inanç sistemini ise hemen kabul ediyor olmanızdır. Sonuçta, bugün (sizin hakkınızda) hüküm verecek olan, O’ en yüce ve en büyük olan Allah’dır” 40/12. Görüldüğü gibi, âyette “buradan kesinlikle çıkamazsınız veya şu kadar yandıktan sonra buradan çıkabilirsiniz” şeklinde bir ifade yok! Sadece cehenneme girmiş olan bu insanlarla ilgili hükmün bundan sonra, Allah’a âit olduğu yani bu hükmün Allah tarafından verileceği hatırlatılmaktadır [9]!

 

 وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا رَبَّنَا أَرِنَا الَّذَيْنِ أَضَلَّانَا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ أَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ الْأَسْفَلِينَ {29}

Kurân’ın getirdiği hakikatleri kabul etmemekte direnenler (böylece cehennemi boyladıktan sonra) şöyle dediler-diyecekler: “Ey Rabbimiz! (Dünyada iken) Görünür-görünmez varlıklardan (lâfzen ins ve cin) olup, bizi kandırıp-azdıran, (bugün ise cehennemlik olmamıza sebep olan) o önderleri-akıl hocalarımızı, bize göster ki, en alçaklardan olmaları için, onları ayaklarımızın altına alalım”. 41/29.

 

Ayrıca Âraf suresi otuz sekizinci âyette, bu konu benzeri bir şekilde beyan edilirken, Ahzab suresi altmış sekizinci âyette, “Ey Rabbimiz, (bizi aldatan) önderlerimize, iki kat azap ver” şeklinde, bir ifade yer almaktadır! (krş. 7/38. 33/68.) Bu âyetler gerek tarihi süreçte gerekse de günümüzde, kendilerine yapılan uyarılara kulak asmayan birçok insanın “eyvah bizi aldatmışlar” şeklindeki son çırpınışlarını haber vermektedir! Fakat bu çırpınışların kendilerine hiçbir yararı olmayacaktır! Dikkat ederseniz cehennemde kıvranan bu insanlar ateş içinde debelenmelerinin nedeni olarak, birileri tarafından aldatılmış olmalarını göstermektedirler [10]! Onlara verilen cevap: “Siz Allah’ın her insana verdiği gibi size de vermiş olduğu o aklı neden kullanmadınız? Size yapılan bu kadar uyarıya neden kulak vermediniz? Eğer dinlemiş-anlamış olsaydınız! Yüce Yaratıcının “Aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdıracağım” buyurduğunu bilirdiniz [11]!

 

Bu âyetlerdeki bir hususa dikkatinizi çekmek isterim! O husus da şudur: “Burada aldatanların, önder yani lider konumundaki akıl hocaları, imamları olduğunu, aldandığını iddia edenlerinse, kendi akıllarını kullanmadan, soru sormadan, bir sürü refleksiyle, o liderlerinin, akıl hocalarının peşlerinden sürüklenen halk yığınları” olduğunu görüyoruz! Bir hususa daha dikkatinizi çekmek isterim, tarihi tecrübeler göstermiştir ki, bu önder konumundaki insanların, peşlerinden sürükledikleri insanları kandırırken kullandıkları birçok argüman vardır! Fakat argümanlar arasında en etkili olanının, din ve din gibi kutsallar olduğu görülmektedir!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazımızda, Fussilet suresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

 

 Yaşar GÜLAÇTI. 24. Aralık. 2016. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Lâfzen kâfirler,

 

[2] Bu “şamata yaparak gerçeğin yani hakkın sesini bastırma”  işinin, gerek tarihi süreçteki gerekse de günümüzdeki uygulanışı genellikle şöyle olmaktadır: Herhangi bir kişi, âile, sülale, gurup, cemaat, parti veya topluluk, bir şekilde kamunun gücünü ellerine geçirdikten sonra; Önce devlete ait olan basın ve yayın kuruluşlarını kendi kontrolleri altına alıyorlar. Sonrasındaysa, bazı şahıslara ve bir takım özel kuruluşlara ait olan diğer basın ve yayın organlarını da, kamunun gücünü kullanarak baskı altına alıyorlar! Böylelikle muktedirler kendi koltuklarını sağlama almanın yolunu bulduklarını düşünüyorlar! Çünkü bu muktedirler ve yandaşları, kendilerinin halkın genelinin hilafına, köşklerde-saraylarda lüx içerisinde bir yaşam sürmelerinin, işgal ettikleri o makamlarda, o koltuklarda oturmalarının Allah’ın o ülke halkı için yazmış olduğu bir kader, bir alınyazısı olduğu konusunda, kendi halklarını inandırmak istemektedirler! Bunu da emirleri altındaki medya aracılığı ile yapmaktadırlar! Bunun aksini düşünenlerin sesini kısmak içinse, kendi yandaşlarına, Kurân’ın ifadesiyle “Velğav fîhi” yani “o zaman şamata yaparak bastırın, hattâ vurun konuşturmayın” emrini vermektedir!

 

[3] Bize göre bu surenin berceste âyeti, “yeryüzünde yaşayan insanlardan talep edip yolunda bulunanlar için eşitçe paylaşılmak üzere, yaratılan rızıklardan” bahsedilen onuncu âyetidir! Bu durum surenin ana teması olan, önyargı ve inkâr’ın da, ana sebebini teşkil etmektedir. Tarihi kaynaklar değerlendirildiğinde görülecektir ki, insanlar, Vahyin insanlar arasındaki eşitlik ve hakça paylaşımı esas alan emir ve hükümleri olmasa, diğer konularda fazla bir itirazda bulunmayacaklardır! Allah Resulü içerisinde onuncu âyetinde bulunduğu bu âyetler gurubunu okuyunca, özellikle Benî’Ümeyye ileri gelenleri, bu İlâhî kelama sözle karşı koyamayacaklarını anladıkları için, içlerinden hayran kaldıkları bu harika sözlere, dışarıdan düşmanlık beslemeye başladılar! Bu düşmanlıklarını da, Kurân’ın sesini bastırmak amacıyla şamata yapıp yaygara çıkartarak, İlâhî uyarlarla yüklü olan bu mesajların sesini bastırmak için, ortaya koymaya çalışmışlardır!

 

[4] Çünkü tarihin her döneminde olduğu gibi, günümüzün Utbe bin-Rebîa’ları olan, zorba diktatörlerin de aynı metodu uyguladıkları görülmektedir! Bu muktedirler bir taraftan ellerine geçirdikleri kamu kaynaklarını kullanarak elde ettikleri, her türlü medya gücünü, kendi menfaatleri doğrultusunda oluşturdukları değer ve inançlarını, toplumun zihnine zorla kazımak için kullanırlarken, öbür yandan hakkı-hukuku adalet- eşitlik ve hakça paylaşımı savunan muhalif seslere katiyen tahammül edememektedirler! Hâlen dünyanın çeşitli ülkelerindeki ceza evlerinde çürüyen sayısız, düşünür-aydın, yazar-çizer takımıyla; Aklı hür, vicdanı hür, düşüncesi hür, yani kalemini kendi cemaat imamı veya siyasî, sosyal, ekonomik güç kaynaklarına ipotek etmemiş olan gazetecilerin, aydınların, zindanlardaki ibretlik durumları, bunun en canlı örneğini oluşturmaktadır!

 

[5] Acaba bir fikir verir mi, bilmem ama! Sadece bir örnek: Eğer Müslümanlar kendi gündemlerini oluşturabilmiş olsalardı! Bugün Müslümanların gündeminde, “Sakal’ı şerif, sümük’ü şerif, idrar’ı şerif, nâlin’i şerif, yanmayan kefen vs.” gibi hak ve hakikatten uzak bilim ve Kurân dışı birtakım saçmalıklar olmayacaktı! Öte yandan medyadan izlediğimize göre: İsminin önünde Prof. unvanı olan biri kalkıp “Milletin öğretim düzeyinin yükseldiğini gördükçe, beni hafakanlar basıyor! Çünkü ben cahil halka güveniyorum” diyebiliyor! Bu adam! Önce gelen tepkileri dindirmek için işgal ettiği Rektör yardımcılığı görevinden istifa etmek zorunda kalıyor! Fakat o da ne? Bir müddet sonra birde bakıyoruz ki; Sanki tek amacı halkı cahil bırakıp sömürülmelerini sağlamak olan aynı şahıs, çok daha yüksek bir makamla, (yani Y Ö K üyeliği ile) ödüllendiriliyor! İlk emri “OKU” olan bir din’in mensubu olarak, İnsanın gayrı ihtiyarî olarak sorası geliyor? “Sermayesi cehalet olan böyle bir zihniyetin önderlik yaptığı bir millet, çağdaş dünya milletleri arasında, kendisine nasıl bir yer bulabilir?” Keşke bugün Müslümanların gündeminde, bu saçmalıkların yerine, İnsanlığı içten içe kemiren, toplumların biri birilerini boğazlayıp, ortalığın kan gölüne dönmesine sebep olan, “yağma-talan, faiz-sömürü ve çağdaş köleliğe” karşı Kurân’ın ortaya koyduğu çözüm yollarını insanlığın ufkuna taşımak olsaydı! Ama ne gezeeer! Adama sorarlar, “Ey Müslümanlar! Bugün insanlığın içinde bulunduğu yakıcı sorunları, siz bu cehaleti kutsayan zihniyet ve sümük’ü şerif gündemi ile mi çözeceksiniz?”

 

[6] Bu parantez içi ibareyi koymamızın sebebi:  26. Âyette Kurân’ın mesajının insanlar tarafından alınmasını engellemek için Kurân’ın sesini bastırmaya çalışan insanlardan bahsedilmesidir! Çünkü bu 27. ve 28. âyetler aynı konunun devamı gibi gözükmektedir!

 

[7] Âyet metninde geçen ve “S V E” kelimesinden türetilen “Esve’e” kelimesi “İsmi tafdîl” kalıbındadır!

 

[8] Yani “Allah’ın dilediği zamana kadar” demektir!

 

[9] Buna bakarak, bir taraftan Allah’ın sevgi ve merhametinin, (yani Rahmet’inin) öfke ve kızgınlığını (yani Gazabını) geçmiş olmasını, diğer yandan da, ebedi azabın sonsuz Rahmet ile nasıl bağdaşabileceğini de hatırlarsak! Bir çıkış imkânının olabileceğini düşünebiliriz! bkz. (Musa Cârullah’tan, naklen. İ. Eliaçık)

 

[10] Yukarıdaki âyetlerde, “bizi aldatmışlar” şeklinde âhirette ortaya çıkan ve fakat kabul edilmeyen bu mazeretin, dünya

Hayatında da, sık sık karşımıza çıktığına şahit olmaktayız! Baksanıza, yaptıklarının hesabını vermekten korkan bazı insanlar, hata ve yanlışlarının sorumluluğunu üzerine yıkacak birilerini bulamazlarsa; O zaman “Bizi aldatmışlar”  diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar!

 

[11] Krş. 10/100.

Yazarın Diğer Yazıları