N E V Â 52./X.

N E V Â 52./X.

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

RABBİMİZ ALLAH’ DEYİP, HİÇBİR ŞİRK PISLİĞİNE BULAŞMADAN, AKLINI KULLANARAK, VAHYİN IŞIĞI ALTINDAKİ DOSDOĞRU YOLDA DEVAM DENLERE GELİNCE!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ {30} نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ {31} نُزُلاً مِّنْ غَفُورٍ رَّحِيمٍ {32}

Diğer yandan Rabbimiz Allah deyip, sonra da, (Kurân’ın gösterdiği) dosdoğru bir çizgide karalılık gösterenlere gelince; İlâhî güçler, yani Melekler onları motive etmek için devamlı inerek, “korkmayınız, üzülmeyiniz! Çünkü (şu anda) siz Allah’ın size daha önce vaadetmiş olduğu cennetle müjdelenmektesiniz” (derler-diyecekler).

 

(O İlâhî güçler, yani Melekler devamla) “Biz dünya hayatında sizin yanınızdaydık, âhirette de yanınızda olmaya devam edeceğiz” (derler-diyecekler). (Ve Melekler şöyle devam ederler-edecekler) “Orada canınızın çektiği ve arzu ettiğiniz her şey, bağış ve merhametin kaynağı olan (Allah)’ın bir ikramı olarak, sizi beklemektedir”. 41/30. 31. 32.

 

تَتَنَزَّلُ  – Tetenezzelü” Yani “arka arkaya-devamlı olarak iniyorlar-inerler” demektir[1]! Bahse konu olan bu “Tetenezzelü” fiilinin âyet içerisindeki konum ve kalıbını da hesaba katarak biz mealde bu kelimeye: Melekler onları motive etmek için, arka arkaya, yani devamlı olarak inerek, “korkmayınız, üzülmeyiniz! Çünkü (şu anda) siz Allah’ın size daha önce vaadetmiş olduğu cennetle müjdelenmektesiniz” derler-diyecekler, şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk! Âyetin mealinde vurguladığımız “devamlı olarak inmeyi” şu şekilde anlamamız gerektiği kanaatindeyim! Öncelikle devamlı olarak derken; Kişiyi hiçbir şekilde terk etmeyen, kişi ile her zaman beraber olan, Allah’ın O şahsa lütfettiği “Potansiyel, Yetenek, Meleke, İmkân ve güçleri” kastettiğimizin bilinmesi gerekmektedir! Aşağıda Melek kelimesinin kökenleri ile ilgili yapacağımız tetkikte de görüleceği gibi, biz bu potansiyel güçlere, “M L K” kökünden gelen ve insanı hiçbir zaman terk etmeyen Melekler diyoruz!

 

الْمَلَائِكَةُ  – El’Melâikeh” yani “İlâhî güçler, kısaca Melekler” demektir! Bir cemi, yani çoğul olan bu kelimenin müfredi yani tekili “Melek” kelimesidir. Bu kelime her ne kadar Türkçede de, bu şekilde yani mevcut haliyle, olduğu gibi kullanılıyorsa da, kelimenin aslı Arapçadır! Kurân’ın ve İslam akâidinin ana kavramlarından biri olan bu “Melek” kelimesinin iki kökten geldiği görülmektedir! Bu kök kelimeler: “E L K” ve “M L K” kökleridir! Buna göre, karşılaştığımız “Melek” kelimesi bu köklerin hangisinden geliyorsa, elimizdeki metne ona göre mana verip değerlendirmek zorundayız!

 

Şimdi isterseniz Melek kelimesinin kökleri olan bu kelimelerin lügat olarak hangi manalara geldiğini bir görelim! Eğer bu Melek kelimesi, “E L K” kökünden geliyorsa[2]: Kelime o zaman, Haber, Haberci, Haber veren, Mesaj taşıyan risale-mektup ve o risaleyi-mektubu-haberi taşıyan haberci, Resul-Elçi ve Vahiy gibi manalara gelmektedir. (Burada geçen elçiler; “İns” yani insan gibi görünüp-bilinen varlıklardan olabileceği gibi, bu varlığın zıddı olan “Cinn” yani görünüp mahiyeti bilinmeyen varlıklardan da olabilirler! Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Şimdi de Melek kelimesinin köklerinden bir diğeri olan “M L K”  kelimesinin lügat olarak hangi manalara geldiğini bir görelim! Eğer Melek kelimesi, “E L K” kökünden değil de “M L K” kökünden gelirse[3], o zaman, yukarıda verdiğimiz haberci manasından farklı bir mana vermek zorundayız! Çünkü bu “M L K” kelimesi lügatte: (Potansiyel) Güç-Kuvvet, Kudret-Meleke,(ins, yani insan gibi görünüp-bilinen varlıklar veya bunun zıddı olan, Cin gibi görünüp bilinmeyen varlıklara verilmiş olan) her türlü potansiyel, güç-yetenek, istîdât ve tasarrufta bulunmak gibi manalara gelmektedir! (Ahterî+Lisan..)

 

Böylelikle, bu Melek kelimesinin kökeni ile ilgili olarak, kelimenin iki ayrı kökten geldiğini ve dolayısı ile de, “Melek” kelimesinin iki türlü manaya geldiğini öğrenmiş olduk! Buna göre kelime eğer “E L K” kökünden gelmişse, o zaman melek kelimesinin genellikle, “Haberci ve haber” manasına geldiğini ifade edebiliriz! Şâyet eğer bu Melek kelimesi, “M L K” kökünden gelirse, o zaman da, kelime, Potansiyel güç, kapasite, istîdât ve meleke, manasına geldiğini düşünebiliriz! Yani bu kelimenin kökenine ve ifade ettiği manaya göre, iki türlü meleğin var olduğunu düşünebiliriz! Bunları da kısaca: “Haberci” Melekler ve “Potansiyel güç, kapasite ve meleke” olarak ifade edilen, fiziksel ve fizik ötesi varlıklara verilen güç, kapasite ve melekler olarak ifade edebiliriz!

 

Bizim Melek kelimesinin, kökenine göre iki ayrı mana taşıyabileceğini ifade etmeye çalışmamızın ardından, akla şöyle bir soru gelebilir? “Bu kelimenin hangi kökten geldiğini, yani hangi manaya geldiğini nasıl anlayacağız?” Bize göre bu ayırımı yapmak o kadar da zor değildir! Melek kelimesinin kullanıldığı yere baktığımız zaman, bazı karinelerin, bu kelimenin, “Haberci-haber” manasında mı, yoksa “Potansiyel güç, kapasite ve meleke” manasında mı kullanıldığını rahatlıkla anlamamızı sağlayacağını düşünüyorum!

 

Bir örnek vermemiz gerekirse, Kurân’ın muhtelif surelerinde “İnsanoğlunun emrine âmâde olması (Lâfzen Âdem’e secde etmesi) emredilen,  Melekler, “Haberci melekler” değil, “Potansiyel güç, kapasite ve meleke” olarak ifade edilen Meleklerdir! Çünkü Yüce Yaratıcının vahiy indirmekle görevlendirdiği, Cebrail as. gibi haberci Melekler sınıfından olan Melekler, İnsanın emrine âmâde olmazlar-Lâfzen Âdem’e secde etmezler! Konuyu Kurân’la test etmek için, (krş. 2/30. .. 34.) âyetler aralığı.

 

Şimdi de, isterseniz Melek konusunun geçtiği bu surenin 30. 31. ve 32. âyetlerinden oluşan bu paragrafta الْمَلَائِكَةُ  – El’Melâikeh” yani “Melekler” ifadesinin nasıl ve hangi mana da kullanıldığını irdelemeye çalışalım. Bunun için bahse konu olan âyetleri bir daha hatırlayalım! Melekler kelimesi, o âyetlerde şu şekilde geçmekteydi: “Diğer yandan Rabbimiz Allah deyip, sonra da, (Vahyin, yani Kurân’ın gösterdiği) dosdoğru bir çizgide karalılık gösterenlere gelince; İlâhî güçler, yani Melekler onları motive etmek için devamlı bir şekilde inerek, “korkmayınız, üzülmeyiniz! Çünkü (şu anda) siz Allah’ın size daha önce vaadetmiş olduğu cennetle müjdelenmektesiniz” derler.

 

(Bu İlâhî güçler, yani Melekler, devamla) “Biz dünya hayatında sizin yanınızdaydık, âhirette de yanınızda olmaya devam edeceğiz” derler. (Ve Melekler devam ederek) “Orada, (yani Cennette) canınızın çektiği ve arzu ettiğiniz her şey, bağış ve merhametin kaynağı olan (Allah)’ın bir ikramı olarak, sizleri beklemektedir” derler-diyeceklerdir!41/30. 31. 32.

 

Burada çoğul olarak geçen “Melâikeh” kavramının içine hem “Haberci” Meleklerin, hem de, insana verilen “Potansiyel güç, kapasite ve meleke” şeklinde ifade etmeye çalıştığımız Meleklerin girdiğini düşünüyorum! Buna göre: Âyetlerin “Biz dünya hayatında sizin yanınızdaydık, âhirette de yanınızda olmaya devam edeceğiz” şeklindeki kısımda ifadesini bulan Meleklerin, “Potansiyel güç, kapasite ve meleke” şeklinde ifade etmeye çalıştığımız Melekler olduğunu düşünebiliriz [5]!

 

Öbür yandan âyetlerde geçen“korkmayınız, üzülmeyiniz! Çünkü (şu anda) siz Allah’ın size daha önce vaadetmiş olduğu cennetle müjdelenmektesiniz! Orada canınızın çektiği ve arzu ettiğiniz her şey, bağış ve merhametin kaynağı olan (Allah)’ın bir ikramı olarak, sizi beklemektedir” şeklindeki, haber mahiyeti taşıyan bölümlerde geçen, bu hak eden insanlara Allah’ın vadettiği bir takım müjdeli haberleri taşıyan Meleklerin ise, Haberci Melekler olduğunu düşünebiliriz!

 

Esasen Yüce Yaratıcının sadece insana değil, belki de her varlığa lütfettiği bizim “Potansiyel güç, kapasite, istîdât ve meleke” şeklinde ifade ettiğimiz bu Melekler, dünyada da, âhirette de devamlı olarak insanla birlikte olup, Ondan hiçbir zaman ve mekânda ayrılmazlar! Eğer insan Allah’ın kendisine verdiği bu İlâhî desteği kabul edip yerinde kullanabilirse (ki, biz bu desteği, Allahın insana Ruh üflemesi, yani insanı hidayet rehberi olan Vahiy ve ilim’le desteklemesi şeklinde anlayabiliriz) o takdirde kişi bu potansiyel güçleri emri altına almayı başarabilir! İşte Meleğin insanın emrine âmâde olmasını (Lâfzen Meleklerin Âdem’e secde etmesini) biz böyle de, değerlendirebiliriz, diye düşünüyorum! (krş. 2/34.)

 

Eğer kişi Allah’ın kendisine verdiği hidayet rehberi olan Vahiy, ilim ve ilim öğrenme kapasitesinin desteğini kabul edip kullanmazsa, o zaman, Yüce Yaratıcının kendisine verdiği “Potansiyel güç, kapasite, istîdât ve meleke” şeklinde ifade ettiğimiz bu Melekler, kişinin emrine girmeyi reddederler! Sonunda bu potansiyel güçler, kişi için tehlikeli fizik ötesi bir görünmez güce, yani cin şeytanına dönüşebilirler! İnsanı hiçbir şekilde terk etmeyen bu fizik ötesi görünmez güçler, yani Cin şeytanları, önce kişinin ikinci kişiliği haline gelirler, arkasından da, şahsı kendi kontrolleri altına alarak, o şahsın bir insan şeytanına dönüşmesine sebep olurlar! Yüce Yaratıcı, bizlere bu İnsan ve Cin şeytanlarının şerlerinden “İnsanlığın Rabbine sığınmamızı emretmektedir. krş. 114/1. .. 6.”   

 

Bu insanın kendi kontrolü altına alamadığı “Potansiyel güç, kapasite, istîdât ve melekelerin”  İnsan veya Cin şeytanlarına dönüşmesi konusu, bu surenin yirmi beşinci âyetinde de, şöyle ifade edilmekteydi: Biz (onların tercihleri doğrultusunda) geçmişte yaptıkları ve gelecekte yapacakları (her türlü kötülüğü) süsleyerek güzel gösteren bir takım şeytanî güçleri, kendilerine iyice yaklaştırarak onların ikinci kişiliği haline getirdik. İşte böylelikle geçmişte görünür görünmez şeytanî güçlerin kontrolüne giren toplumların maruz kaldıkları âkıbet, onlar için de kaçınılmaz oldu! Şu bir gerçektir ki, bu tür insanlar, hep husrana uğramışlardır! 41/25.

 

 وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلاً مِّمَّن دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحاً وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ {33}

Barış ve esenlik yanlısı[4] olduğunu ilan ettikten sonra, (dünyada barış ve esenliği tesis etmek için) emek ve çaba harcayan sonrasında ise (insanları) Allah’a çağıran kişinin sözünden daha güzel bir sözü kim söyleyebilir?41/33.

 

دَعَا إِلَى اللَّهِ  – Deâ İlallahi” yani “Allah’a dâvet etti-Allah’a dâvet etmek-Allah’a davet eden” demektir! Bu küçük cümleciğin vermek istediği mesaj iyi anlaşılmış olsaydı, insanlar bizi aldatmışlardiyerek, hem dünyada hem de âhirette, pişmanlıklarını ifade etmek zorunda kalmayacaklardı! Herhalde bizim bu tespitimiz konusunda “Ne alâka” der gibi olduğunuzu duyar gibiyim! Alâka şu: Gerek tarihi süreçte, gerekse de günümüzde, özellikle Müslüman toplumlar olmak üzere, tüm dünyada, “Bizi aldatmışlar” diyerek dövünen insanların, peşlerinden sürüklendikleri bu dini-siyasi tüm liderler-önderler; İnsanları Allah’a değil, kendilerine çağırmışlardır! Daha doğrusu uydurdukları paralel dinlerine, mezheplerine, tarîkatlarına, cemaatlerine, derneklerine, vakıflarına, partilerine çağırmışlardır diyebiliriz[5]!

 

Ne yazık ki, bu siyaset, din, mezhep, cemaat, tarîkat ve tasavvuf liderlerinin, yaptıkları çağrılarına, ya dünyevi çıkar, menfaat ve torpil, ya da uhrevi şefaat ümidiyle, toplumun büyük çoğunluğunun katılmış olduğuna, esefle şahit olduk-olmaktayız da! Eğitimden, ilimden-hikmetten, bilimden, öğretimden, bilinçli olarak uzak tutulan; Fakat bu duruma aklını kullanarak isyan etmek yerine, sineye çeken geniş halk yığınları, sonunda “ben bilmem, üstadım, bilir! Efendi hazretleri bilir! Ağabeyler ve ablalar bilir” diyecek kadar, bilinç kaybına uğramışlardır!

 

Bu durum toplum bilincinde o kadar büyük tahribata yol açmıştır ki, geniş halk yığınları, “kendilerini gassalin elindeki meyyit” olarak görmelerini isteyen, tarikat, din ve siyaset liderlerine, akıl ve iradelerini sorgusuz-sualsiz teslim edebilecek seviye ye kadar gelebilmişlerdir! Her biri bir gnostik-bâtınî fikir akımının lideri konumunda olan bu mesihci-mehdici liderler ve önderlerin kimisi kendisini, yeryüzünün halifesi, kimisi Kâînât imamı, kimisi, gavs, kimisi kutup, kimisi de kutbul’aktap olarak ilan etmekte ve hepsi de kendisini beklenen Mehdi, beklenen Mesih olarak kabul ettirmek istemektedirler [6] !

 

Şimdi aktarmaya çalıştığımız bu kanaatler ışığında, yukarıdaki âyetin vermek istediğini düşündüğümüz mesajı bir daha hatırlayalım! “Barış ve esenlik yanlısı olduğunu ilan ettikten sonra, (dünyada barış ve esenliği tesis etmek için) emek ve çaba harcayan sonrasında ise (insanları) Allah’a çağıran kişinin sözünden daha güzel bir sözü kim söyleyebilir?” İşte bütün mesele burada düğümleniyor! “Allah’a çağırmak!” veya “kendimize çağırmak!”

 

Burada insanın aklına şöyle bir soru gelebilir: “Bir insanın kendine mi, yoksa Allah’a mı çağırdığını nasıl ayırt edeceğiz? Yani bu konuda, iç içe girmiş olan sahte ile gerçeği, biri birinden nasıl ayıracağız” Çünkü aslında kendilerine çağıran insanlar da, Allah’ın yüce adını dillerinden hiç düşürmüyorlar! Zîrâ “Yüce yaratıcı yeryüzünde kendi iradesini yansıtmak için iyi insanları, yani Resulleri-Nebîleri- Peygamberleri kullanırken; Kötü insanlar ise; Kendi menfaat ve arzularını gerçekleştirmek için hep Allah’ı kullanmışlar, yani insanları Allah ile aldatmışlardır!”

 

Yukarıya kaydettiğimiz sorunun cevabını vermek o kadar da zor olmasa gerektir diye düşünüyorum! Şöyle etrafınıza bir bakınız; Eğer bir insan yaptığı bu çağrıdan dolayı, muhataplarından para- servet, mal-mülk, yiyecek-içecek, eşya, vs. gibi maddi destek talebinde bulunuyorsa veya çağrıda bulunan bu kişi, muhataplarından, makam, sosyal ve siyasi statü veya oy desteği gibi manevi taleplerde bulunuyorsa, o takdirde bu insan, kesinlikle Allah’a değil kendisine çağıyor demektir! Bunun aksini yapan insanların, yanı yaptıkları çağrının karşılığı olarak, o çağrının muhatabı olan insanlardan çağrısının karşılığı olarak hiçbir bedel istemeyen, hatta böyle bir bedeli, verilmek istense bile kabul etmeyen insanları ise Allah’a çağıran insanlar olarak düşünebilirsiniz!

 

Konuyu Kurân’la test etmek istediğimiz zaman göreceğiz ki: Kelem suresinde Yüce Yaratıcının Kendi görevlendirdiği son elçisi Muhammed as.’a “Yoksa sen (yaptığın bu çağrının karşılığı olarak) onlardan bir ücret mi talep ettin..?” şeklinde uyarı mahiyetinde bir soru sormakta olduğunu görüyoruz (krş. 68/46.) Ayrıca yine Kurân, birçok Allah elçisinin dilinden, şöyle bir duyuruyu da yayınlamaktadır: “Biz yaptığımız bu çağrıdan dolayı, sizden herhangi bir üret talep (ve kabul) etmiyoruz” (krş. 26/109. 127. 145. 164. 180.

 

Konuyu bu şekilde Kurân’la test ettikten sonra,  bu çağrıları yapan kişilerin insanları Allah’a Allah’ın Vahyi olan Kurân’a, mı, yoksa kendi uydurdukları Kurân’sız paralel dinerine, kendi mezheplerine, kendi tarikatlarına, kendi cemaatlerine, kendi partilerine, kısacası kendilerine mi çağırdıklarını anlamış olacağız! Hadi birileri bu çağrıları istedikleri gibi yapıyorlar diyelim! Ey benim şeker kardeşim; Sana ne oluyor ki! Yapılan bunca uyarı ve ikazlara rağmen, bu adamların çağrısına uyarak, ya iradeni gnostizimden yani bâtınîliğin karanlık dehlizlerinden beslenen bu kişilere teslim ediyor, ya da onlarla işbirliği yapabiliyorsun? Ondan sonra da, yani işin gerçek yüzü ortaya çıkınca da, kalkıp “Eyvâah bizi kandırmışlar-aldatmışlar” diyerek ortalığı velveleye vermeye çalışıyorsun, daha doğrusu çalışacaksın!

 

İnanınız bugün İslam toplumları olarak, başka çaremiz kalmadığı için itiraf etmek zorunda kaldığımız, “Bizi kandırmışlar” itiraflarının, eğer ders alıp samimi bir tövbe yapmazsak, bu durumun, âhirette çok daha büyük bir pişmanlığın habercisi olabileceğini, düşünebiliriz! Allah’u âlem! Çünkü dünya da bir defa aldanan adamın aklını kullanıp ders çıkartarak bu durumdan kurtulması mümkün iken, âhirette böyle bir imkân söz konusu değildir! Bu durumdan ders almadıklar için Cehennemi boylayan insanların âhiretteki pişmanlık ve feryatlarını duymak için, (bkz.. 41/29. 7/38. 33/68.)

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazımızda, Fussilet suresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

 

 Yaşar GÜLAÇTI. 31. Aralık. 2016. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

 

[1] Bu fiîl’in de, bağlı olduğu kalıbın-bâb’ın, binası tekellüf yani meşakkat içindir! Buradaki tekellüf-meşakkat “İstenilen şeyi elde etmek için ısrarlı bir şekilde, arka arkaya-devamlı olarak o şeyi elde etme yollarını denemek” manasında kullanılmaktadır! Örneğin, “Ben ilmi adım adım takip ederek öğrendim..” ifadesi gibi! 

 

[2] Eğer “Melek” kelimesi bu “E L K” kökünden gelirse, o zaman kelimenin kalıbı, “İsmi zaman, ismi mekân, masdar mîmi” kalıbında ortaya çıkmış olması lazımdır!

 

[3] Eğer “Melek” kelimesi bu “M L K” kökten gelirse, o zaman kelimenin kalıbı, “direkt olarak masdar yahutta ismi zaman, ismi mekân, masdar mîmi” kalıbından meydana gelmiş olması mümkündür!

 

 [4] Bizim 33. âyette geçen “Minel Müslimîne” ifadesini Barış ve esenlik yanlısı” şeklinde çevirmemizin nedeni: Bu kelimelerin kök, yani lügat manalarını da, meâl’e yansıtmak istememizdendir!

 

[5] Bu günlerde ülkemizde meydana gelen olayların zirve yaptığı darbe girişiminin odak noktasındaki “Kâinât imamı” olarak tanıtılan kişiyi iyi tetkik ettiğiniz zaman, tarihi süreçteki ve günümüzdeki, binlerce benzerleri gibi, söz konusu kişinin de, insanları Allah’a değil, kendi tarîkatine, kendi cemaatine daha doğrusu kendine çağırdığını görürsünüz! Ne acıdır ki, “gassalin elindeki meyyit” gibi irade ve aklını (sözde) kâinat imamına teslim eden ve  “karıncayı ezmez” denilen bu bir takım adamlar, Karıncayı ezdiler mi? Bilmiyorum! Ama akıl ve iradelerini, Kâinat imamlarına, şeyhlerine, gavslarına, kutuplarına, (sözde) Mehdi’lerine teslim ederek âdetâ mangutlaşan bu insanlar, gözlerini kırpmadan diğerleri olarak gördükleri insanları tankların altında ezebildiler! Uçaklarla, füzelerle saldırıp insanların cesetlerini paramparça edebildiler! Öbür yandan “alnı secdeli insandan zarar gelmez” mantığı ile hareket edip, belli zaman ve mekânlarda, gnostik-bâtınî kaynaktan beslenen, Siyonizm’in uşaklığını yaptıkları da anlaşılan bu insanlarla menfaat işbirliği içerisinde olanlar, ders aldılar mı bilmem! Ama en azından, bu soğukkanlı katillerle belli bir dönemde, güç birliği yapmış olanların, yaptıkları bu yanlışların sorumluluğunu kabul edip, suçlarını itiraf ederek, hukukunu ihlal ettikleri insanların önce gasp ettikleri haklarını iâde edip kendilerinden özür diledikten sonra, “Aman Tanrım! Ben ne yapmışım?” demiş olmalarını ummak isterim!

 

[6] Kendileri bunu halk arasında açıktan söylemeseler de, en azından müritleri öyle görüyor ve öyle kabul ediyorlardır! Bugün dünya medyasını, yani gündemi dikkatle izleyen aklı başında her insan, kendilerini mehdi olarak takdim eden veya müritlerinin-taraftarlarının öyle olduğunu kabul ettiği, bu din, tasavvuf-tarîkat ve siyaset liderlerinden onlarcasını bir çırpıda tespit edip sayabilir! Hattâ bu liderlerden bazılarını, kendi taraftarları, Allah’ın bir kısım sıfatlarını hattâ bütün sıfatlarını taşıyan, yeryüzünde Allah’ın oğlu-kızı, yardımcısı, temsilcisi, gölgesi vs. olarak görmektedirler!

 

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları