N E V Â 52./XI.

N E V Â 52./XI.

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

ELBETTE Kİ, GÜZELLİK VE ÇİRKİNLİK BİR DEĞİLDİR! ÖYLEYSE, HEPİMİZ HAK DAVAMIZI ENGÜZEL BİR ŞEKİLDE SAVUNUP, TEBLİĞ ETMEK ZORUNDAYIZ!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ {34} وَمَا يُلَقَّاهَا إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَمَا يُلَقَّاهَا إِلَّا ذُو حَظٍّ عَظِيمٍ {35}

Hiç iyilik ve kötülük bir olur mu? (Ey Elçi ey muhatap) Öyleyse sen tezini-davanı en güzel bir biçimde savun! O zaman göreceksin ki, kanlı bıçaklı olduğun biri bile, senin için sıcacık bir dosta dönüşebilir! Fakat bu pâye ye, ancak (üzerinde bulunduğu doğru çizgide) sabredip, direnç gösterenler ve (gösterdiği bu çaba sayesinde de, hidayetten) büyük bir pay sahibi olanlar nail olabilir! 41/34. 35.

 

ادْفَعْ  – İdfağ” Bir emir kalıbı olan bu kelimenin diğer bazı kalıpları güzel Türkçemizde de kullanılmaktadır; Örneğin Müdafaa etmek, defetmek gibi! Faka kelimenin aslı Arapçadır ve lügat olarak da; Men etmek, Karşılamak, Savunmak, Savmak, Îtâ etmek, yani vermek, At’ın suratlı yürüyüşü, Kötülüğün def edilmesi, Büyük akarsu ve sel, Bir kere-bir defa gibi, adet ifadesi ve darı samanı gibi manalara gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap) Ayet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak biz bu kelimeye mealde Öyleyse sen tezini-davanı en güzel bir biçimde savun!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

وَلِيٌّ حَمِيمٌ  – Veliyyün Hamîm” yani “Sıcacık bir dost” demektir. Bir sıfat ve mevsuftan oluşan bu terkip, iki kelimeden oluşmaktadır. Bu kelimelerden birinci kelime olan “Velî” kelimesinin bazı kalıpları güzel Türkçemizde de kullanılmaktadır! Örneğin “Evliya” kelimesi gibi. Fakat bu kelimenin aslı Arapça olup; Yakın olmak, Dost olmak, Takip etmek, Dönüp gitmek, gibi birçok manaya gelmektedir! Bu terkibin ikinci kelimesi olan “Hamîm” kelimesinin bazı kalıpları da güzel Türkçemizde kullanılmaktadır; Örneğin “Hamam” kelimesi gibi! Aslı Arapça olan bu kelime de; Sıcaklık, manasına gelmektedir. (Ahterî+Lisan..) Biz âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, iki kelimeden oluşan bu terkibe, mealde Sıcacık bir Dost” şekline mana vermeyi uygun bulduk!

 

İki âyetlik bu bölümde verildiğini düşündüğümüz mesajlara geçmeden önce, bu âyetlerin bir önceki âyetle olan bağlantısının üzerinde durmamız yararlı olacaktır! Şimdi tekrar hatırlayabilirsek, bahse konu olan bir önceki o âyette şöyle bir ifade geçmekteydi: …(İnsanları) Allah’a davet eden-çağıran kişinin sözünden daha güzel bir sözü kim söyleyebilir? 41/33. Görüldüğü gibi bu âyette, bir söz, bir konu, sözün en güzeli olarak örnek gösterilmekteydi. O konu da, “İnsanları Allah’a, daha doğrusu, Allah’ın kitabına çağırmaktı”. Bu durum bize, bu âyetin mefhumu muhalifinden şöyle bir çıkarımı yapma imkânı vermektedir: Eğer sözün en güzeli insanları Allah’a davet eden kişinin daveti ise, sözün en çirkini de, kişinin insanları kendisine çağırmasıdır! Hele bu çağrıyı yaparken Allah’ın adını istismar etmekse, kötülüğün katmerlisidir diyebiliriz! Bu iyilik ve kötülük kavramını aklımızın bir kenarına not ettikten sonra şimdi bu paragrafın başındaki 34. ve 35. âyetlerle verilen mesajlara geçebiliriz!

 

Görüldüğü gibi bu âyetler “Hiç iyilik ve kötülük bir olur mu?” diyerek başlıyor. Şimdi yukarıda vermeye çalıştığımız, bilgiler doğrultusunda bu âytlerle bir önceki âyet arasındaki münasebeti kurduğumuz zaman, şöyle bir sonuca varmamız kaçınılmaz gibidir! “Hiç insanları Allah’a davet eden adamın sözü, yani daveti ile insanları kendisine davet eden adamın sözü bir olurmu? Çünkü İnsanları Allah’a davet etmek için çağrıda bulunan bir davetçinin sözü, sözlerin engüzeli iken, çevresindeki insanları kendisine davet etmek için çağrıda bulunan bir davetçinin sözü, sözlerin en çirkinidir! Hele bu çağrıyı yaparken Yüce Yaratıcının ismini ve O’nun kitabını istismar aracı olarak kullanan bir insan müsveddesinin sözünden daha çirkin bir sözü kim söyleyebilir ki?”

 

Her ne kadar, “iyilikle kötülük bir olmaz” sözü genel bir hükmü ifade ediyor ise de; Bu bağlamda, yani yukarıdaki âyetteki, “Hiç iyilik ve kötülük bir olur mu?” beyanıyla, yapılan iyilik ve kötülük kıyaslamasının, özel bir durumu yansıttığı kanaatindeyim! Bize göre bu durum, âyetteki kıyaslamada, iyilik olarak Allah’a davet eden herhangi bir kişinin sözünün, kötülük olarak ta, Allah’ı da istismar ederek, yani insanları Allah’la aldatarak [1], aslında kendisine davet eden adamın sözünün kastedilmiş olduğunu düşündürmektedir! Yukarıdaki âyetler arasındaki illiyet’i bu şekilde tespit etmeye çalıştıktan sonra, şimdide 34. ve 35. âyetlerde ifadesini bulan bir İlâhî metodun Kurân’a nasıl yansıdığına bir bakalım: Bu Evrensel metot “özellikle Müslümanlık iddiasında bulunup, tebliğ görevi yapmak isteyen insanlara, yani hepimize, tebliğin olmazsa olmaz olan bir altın kuralını beyan etmektedir. İşte bu konuda, Âlemlerin Rabbi’nin şöyle buyurduğunu görüyoruz:

 

“Hiç iyilik ve kötülük bir olur mu? (Ey Elçi ey muhatap) Öyleyse sen tezini-davanı en güzel bir biçimde savun! O zaman göreceksin ki, kanlı bıçaklı olduğun biri bile, senin için sıcacık bir dosta dönüşebilir!” Görüldüğü gibi, Rabbimiz bu âyette, insanların inandıkları kendi doğrularını tebliğ ederken o doğruları en güzel şekilde savunarak tebliğ etmelerini emretmektedir [2]. Bu âyette “En güzel bir şekilde yapılması gereken, savunma ve tebliğin” nasıl olması gerektiğini de, Bize her konuda en doğru yolu gösteren Yüce Rabbimizin indirdiği O’ mübarek kitabından, yani Kurân’dan öğreniyoruz. Şöyle buyuruyor Âlemlerin Rabbi olan Allah, yani Yüce Rabbimiz Musa ve kardeşi Harun as.1ara, şu emri veriyor:

 

Haydi, artık siz ikiniz, Firavun’a gidiniz, çünkü o gerçekten azmıştır! Fakat onunla konuşurken, çok yumuşak bir üslup kullanınız! Belki bu saye de, (O Firavun yapılan uyarıları) dinleyerek öğüt alır veya (hiç olmazsa daha ileri gitmekten) çekinir! krş. 20/43. 44.”

 

Bu kendi davasını savunma ve tebliğde, en güzel metodun-yolun izlenmesi konusun da, Kurân’ın bir başka suresi olan Nâziât suresinde de, şöyle buyurulmaktadır: Rabbi (bir zamanlar Tuva Vadisinde) Musa’ya, şu emri vermişti: (Haydi) Firavun’a git, çünkü O gerçekten azmıştır! Ve ona deki, “(Bugüne kadar yaptığın kötülüklerden) Temizlenmeye varmı sın? Ve (böylelikle) sana doğru yolu göstermemi (ister misin?) krş.79/16. 17. 18.19.”

 

Görüldüğü gibi yukarıdaki âyetlerde, gerek Tarihi kaynaklar ve gerekse de ilâhî kitaplar tarafından, küfrün ve şirkin sembolü olarak görülen, yeryüzünde insanlık tarihinin gördüğü en büyük Tiran, yani en kanlı diktatör olan, Firavun’un bile, hakka-hukuka, yani doğru yola davet edilirken uygulanması emredilen bir metot beyan edilmektedir! O metot; “Yumuşak davranma metodudur” Ayrıca bu konuda, yani kişinin inandığı hak davasını savunup, başkalarına da, davette bulunması konusunda, tarih boyunca Yüce Yaratıcının insanlığa yol göstermek için görevlendirdiği Elçilerin uyguladıkları metotlar da, bizim için yol gösterici olmalıdır! Bu cümleden olarak; Özellikle Allah’ın görevlendirdiği son elçi olan Muhammed as.’ın, Mekke ve Medine de, hak davayı nasıl savunduğu ve bu hak davaya insanlığı çağırmak için “Hiç kimseyi ötekileştirmeden, hakaret etmeden, kırıp-dökmeden, yumuşak sözlerle” yaptığı davette izlediği metodunu da, bir Kurân Mümin’i olarak bizler de takip etmek zorundayız!

 

Kurân’ın birçok yerinde temas edilen, “Bu kişinin kendi hak davasını savunması ve onu başkalarına tebliğ etmesi” konusu; Tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız bu Fussilet suresinin 34. âyetinde de şu şekilde geçmekteydi: “Hiç iyilik ve kötülük bir olur mu? (Ey Elçi ey muhatap) Öyleyse sen tezini-davanı en güzel bir biçimde savun! O zaman göreceksin ki, kanlı bıçaklı olduğun biri bile, senin için sıcacık bir dosta dönüşebilir! 41/34.”

 

Görüldüğü gibi âyette Yüce yaratıcının bizlere yol göstermek için emir ve tavsiye ettiği bu metodun kullanılması halinde, “Kanlı bıçaklı düşmanların bile sıcacık bir dosta dönüşebileceği” beyan edilmektedir! Fakat bu işin öyle çok kolay bir iş olmadığı da anlaşılmaktadır! Zîrâ bir sonraki âyette “Fakat bu pâye ye, ancak (üzerinde bulunduğu doğru çizgide) sabredip, direnç gösterenler ve (gösterdiği çaba sayesinde de, hidayetten) büyük bir pay sahibi olanlar nail olabilir! 41/ 35.” Buyurulmaktadır! Bizim kanaatimize göre bu işin zorluğu, birkaç sebebe dayanmaktadır! Bu sebepleri biz: Ehliyet, sabır ve metanet olarak sıralamaya çalışacağız!

 

Bu işin zorluğunun birinci sebebi; Kişinin doğruluğuna inandığı için hem savunmak, hem de başkalarına tebliğ etmek zorunda olduğu hak davası ile ilgili olarak, derin bir bilgi birikimine, yani ehliyete sahip olmak mecburiyetinde olmasıdır! Bu ise birilerini taklit ederek değil, ancak kişinin inandığı davanın ana kaynağı üzerinde derinlemesine bir araştırma yapması sonucunda mümkün olabilir! Bu durum ise elbette ki, öyle çok kolay olmayacaktır!

 

Kişinin davasını savunma ve o davanın insanlığa tebliği konusundaki ikinci zorluğa gelince! Bu iş gerçekten tükenmez bir sabır ve metanet işidir! Çünkü kişi herhangi bir konuda bilgi ve ehliyet sahibi olsa bile, şahsın o konuda gerekli olan azim ve karalılığı göstermemesi, başarılı olmasını engelleyecektir! Esasen kişiyi dünya ve âhiret hayatında kurtaracak olan tek şey, “Kişinin azmi, iradesi ve o konuda göstereceği çaba-emek ve aksiyonudur! krş. 53/39.” Yoksa bahse konu olan, kişinin inandığı davasını savunması ve doğruluğuna inandığı o değerleri, insanlığa tebliğ etmesi için, şahsın kendi azim ve cabası dışında bir kurtarıcı bekleyişinde olması, birilerinden himmet beklemesi, bu güne kadar bu işte başarısızlığa sebep olmaktan başka hiçbir işe yaramamıştır! Bundan sonra da kesinlikle yaramayacaktır! 

 

Konu ile ilgili olarak vermeye çalıştığımız bu kadar malumattan sonra, insanın aklına şöyle bir soru da, gelebilir! İnsanlar gerek kendi hak davalarını savunmak ve gerekse de, insanları hak bildikleri bu davaya davet etmek için, yukarıda arzetmeye çalıştığımız, bu Rabbimizin “hak davayı en güzel şekilde savunma ve tebliğ etme” metodunu gözardı edip, kendi kafalarına göre, kendi menfaatlerini ön plana çıkartan başka metotlar kullanırlarsa ne olur dersiniz?

 

İnanınız bu sorunun cevabını vermek için buraya sizi meşgul edecek bir cevap yazısı yazmaya bile gerek olmadığı kanaatini taşıyorum! Çünkü bugün dünyaya, özellikle de İslam dünyası denilen Ortadoğu İslam coğrafyasına baktığımız zaman, (başta Müslümanlık iddiasında bulunan toplumlar olmak üzere,) yukarıdaki İlâhî uyarıları dikkate almayan milletlerin, nasıl paramparça olup biri birilerinin gırtlaklarına sarıldıklarını görmemek için insanın kör olması lazımdır!

 

Siz bir taraftan Müslümanlık iddiasında bulunurken, öbür taraftan İslam’ın, yani dininizin güvenebileceğiniz tek kaynağı olan Kurân’ın getirdiği İlâhî çağrıları yok sayarsanız, bırakın kanlı bıçaklı düşmanlarınızı kendinize dost yapmayı, kendi din kardeşlerinizi, hattâ kendi öz kardeşlerinizi bile kendinize düşman yaparsınız! İşte bugün İslam dünyası denilen bu topraklarda yaşananlar tam da, budur! Görüldüğü gibi, bugün bu topraklarda, Elkâide’sinden, Ennusra’sına, Taliban’ından, Bokoharam’ına, Eşşabap’ından, Öso’suna, Işid’inden, Fetö’süne varıncaya kadar, (sözde) din adına, biri birilerinin ve yakaladıkları diğer insanların boyunlarını vuran bu örgütlerin tümü, gûyâ İslam dinini savunup tebliğ ettiklerini söylüyorlar!

 

Öbür taraftan bölge ülkelerinde, bir şekilde devlet idaresini, yani kamu gücünü ellerine geçiren bu toprakların siyasi liderleri ve yandaşları, kontrolleri altındaki kamu kaynaklarının ellerinden çıkmasını engellemek adına, kendi taraftarlarını motive etmek için her yolu meşru görüyorlar! Kamu düzenini sağlamakla görevli olan bu kişiler, sanki kendi yandaşlarını kenetlemek için, ülke vatandaşlarının bir kısmını ötekileştirerek, devamlı bir gerilim ortamı meydana getirmeye çalışmaktadırlar! Bunun için, bırakın kanlı bıçaklı düşmanları dost yapmayı, eğer aralarında bir menfaat ilişkisi yoksa can dostları bile, biri birini düşürmek için, sivri dillerini pervasızca kullanmaktan bir dakika bile geri kalmıyorlar!

Sonuç: Kurân’ın bir emir ve tavsiyesi daha, kendi (sözde) inanırları tarafından rafa kaldırılınca, bu durumun sahaya yansımasını, İslam dünyasının felaketi şeklinde, her gün canlı olarak izlemekteyiz!

 

 وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ {36}

(Ey elçi, ey muhatap!) Eğer seni ayartmak için şeytandan sana bir vesvese gelirse; O zaman derhal Allah’a sığın! Çünkü (her sözü) duyan, her şeyi bilen sadece O’ dur. 41/36.

 

نَزْغٌ  – Nezğun” Arapça olan bu kelime, İfsat edip yoldan çıkartıcı vesvese verip, tahrik edici-ayartıcı içgüdüler-dürtüler, Görünmeyen-bilinmeyen (cin) cinsinden veya görünüp bilinen (ins) cinsinden her türlü şeytani güçlerin, yaptıkları, telkin, tahrik ve iç gıdıklayıp yoldan çıkartan dürtü ve telkinler gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap) 36. âyette değişik kalıplarda iki kere geçen bu kelimeye, biz kalıp ve konumunu da hesaba katarak mealde, “Eğer seni ayartmak için şeytandan sana bir vesvese gelirse!” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

Bu âyette geçen şeytani güçlerin kimler veya neler olduğunu, verdiği vesveselerin de neler olabileceğini, daya iyi anlayabilmemiz için bir önceki paragraftaki 30. âyette geçen “Melâikeh” yani “Melekler” kelimesi ile ilgili olarak verdiğimiz bilgileri bir daha hatırlamamızın yararlı olacağını düşünüyorum! Hatırlanırsa orada, Kurân’da geçen Melek kelimesinin iki kökten geldiğini ve dolayısı ile de, Melekler kavramı ile ifade edilen varlıkların ikiye ayrıldığını, bunlardan birincisinin haberci Melekler olduğunu ikincisinin ise Yüce Yaratıcının her varlık gibi, insana da lütfettiği, potansiyel güç, istîdât ve melekeler olabileceğini ifade etmeye çalışmıştık! Ve devamla Allah’ın insana üflediği Ruh[3], yani Vahiy, ilim, akıl ve irade sayesinde, yani bunları yerinde kullanabilirse, o zaman bu varlıkların insanın emrine âmâde olabileceğini ifade etmiştik! İşte insanın emrine âmâde olan (Lâfzen Âdem’e secde eden) meleklerinde bu melekeler-Melekler olduğunu kaydetmiştik!

 

Fakat eğer insan Allah’ın kendisine üflediği Ruh’u, yani Vahyi-Kurân’ı, ilmi-Hikmet’i, aklı, iradeyi ve ilim öğrenme kabiliyetini, yerinde kullanmayı reddederek, iradesini-tercihini yanlış yolda kullanırsa, o zaman bu melekelerin-Meleklerin kendisine itaat etmeyi (Lâfzen Âdem’e secde etmeyi) reddederek önce görünmez-bilinmez bir cin şeytanına dönüşeceğini, sonra da bu görünmez şeytanın insanı bloke edip, kontrolü altına alabileceğini, ifade etmiştik[4]! Bu konu Kurân’ın bir başka suresi olan“Zuhruf” suresindeyse şöyle ifadesini bulmuştu: “ Rahman’ın indirdiği vahye kim şaşı gözle bakarsa! Biz Ona bir tür şeytani güçleri musallat ederiz de, kendisi o şeytani güçlerin uydusu haline gelir!”(krş.43/36.)  İşte görülmez-bilinmez bu cin şeytanının uydusu haline gelen insan, önce uydusu olduğu bu şeytani güç tarafından kontrol altına alınır! Bir müddet sonra da, kaçınılmaz olarak kendisi de bir şeytana, fakat bu defa görünen-bilinen bir ins, yani insan şeytanına dönüşür!

 

Şunu bir defa daha ifade eldim ki: Yukarıda detaylı bir şekilde tanıtmaya çalıştığımız bu melekeler-Melekler, kişinin sergilediği tavra bağlı olarak, ya Melek’i güçler, ya da şeytani güçler olarak, söz konusu şahsı devamlı takip ederler! Yani bu potansiyel güçler, istîdâtlar, melekler âit oldukları kişilikten katiyen ayrılmazlar!

 

İşte bu 36. âyette geçen şeytan, şeytanlaşan bu melekeler-Meleklerdir! Onun verdiği vesveseler de, bir imtihan sırrı olarak Allah’ın insana vermiş olduğu potansiyel kötü duygular ve hislerdir ki, fırsat bulursa pasif haldeki bu potansiyel şeytani güçler aktif hale geçerek kişiyi alt edebilirler! Fırsat bulamazlarsa da pasif olarak sinip beklerler! Kurân’ın son suresi olan “Nâs” suresinde “Vesvâsil’Hannâs” yani “sinip fırsat bekleyen” şeytani güçler olarak ifade edilen şeytanlar da, işte bu potansiyel güçlerdir! Yine “Nâs” suresinde “Minilcinneti Vennâs” şeklinde bahsi geçen insan ve cin şeytanları da, tarif etmeye çalıştığımız bu şeytanlardır! (bkz. 114/4. 5. 6.) Yüce Yaratıcı “Muavvezeteyn” olarak isimlendirilen Kurân’ın bu surelerinde, bizlerin bu insan ve cin şeytanlarının şerrinden kendisine sığınmamızı emretmektedir! (krş. 113/1. .. 114/1. ..)

 

Vermeye çalıştığımız bu bilgilerden sonra, bu paragrafın son âyeti olan 36. âyeti şimdi daha rahat anlayabileceğimizi ümit ediyorum! O âyette Rabbimiz şöyle buyurmuştu: (Ey elçi, ey muhatap!) Eğer seni ayartmak için şeytandan sana bir vesvese gelirse; O zaman derhal Allah’a sığın! Çünkü (her sözü) duyan, her şeyi bilen sadece O’ dur.” Bu âyette bahsedilen şeytan, Yüce Yaratıcının her insana verdiği “potansiyel güçler, istîdâtlar, melekeler-melekler” olup kişinin yanlış tercihi ve uygulamaları neticesinde, şeytani güçlere dönüşen melekeler-Meleklerdir! Unutmayın ki, şeytan da aslında bir Melek olup, Allah’a rağmen değil, Allah müsaade ettiği için varlığını muhafaza ediyor ve misyonunu icra edip-görevini yapıyor! (krş. 2/34. 7/12. .. 18. âyetler aralığı)

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

(Gelecek yazımızda, Fussilet suresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

 Yaşar GÜLAÇTI. 8. Ocak. 2017. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

 

[1]  “İnsanları Allah’la aldatmak” : İnsanoğlunun yeryüzünde hayatı kolaylaştırmak için birlikte hareket ederek, medeniyetler-Medîne’ler, yani yaşam merkezleri-şehirler oluşturmaya başlamaları ile beraber, Yüce Yaratıcı insanların oluşturdukları bu toplulukların biri birilerini sömürüp ezmemeleri için kendilerine yol gösterici bir takım kuralları tavsiye edip önermiştir! Bunu da, insanlar arasından seçtiği elçileri aracılığı ile yani O’ Elçilere indirdiği Vahiy aracılığı ile gerçekleştirmiştir! Fakat insanlar Allah’ın bir hayat ve hidayet rehberi olarak indirdiği bu kitapları okuyup anlayarak, ona göre yaşamlarını disiplin altına almak yerine, bu kitapları savap kastiyle teberrüken okur gibi yapmaya çalışmışlardır! Bunu gören bazı açıkgözler, durumdan vazife çıkartarak hemen harekete geçip, Allah’la kulun arasına girerek, bu İlâhî kitapları ancak kendilerinin anlayabileceğini iddia etmeye başlamışlardır! İşin garip olanıysa, bu istismarcıların çevrelerindeki insanların büyük bir bölümünü de bu duruma inandırmış olmalarıdır!

 

İşte o gündür bugündür, yeryüzünde insanların bir arada yaşadıkları hemen bütün toplumlarda, bu Kutsalı istismar etme, yani “İnsanları Allah’la aldatma”  yöntemi çok kârlı bir sektör halinde devam edip gitmektedir! Bu Allah’la aldatan istismarcı insan tipine, genellikle bilgi ve kültür seviyesi düşük olan toplumlar başta olmak üzere, her dinde, her kültürde ve her coğrafya da rastlamak mümkündür! Bir örnek olurmu bilmem ama günümüzde, din’i sarık, cebe ve sakal üçgeninin arasına sıkıştıran bazı insanlar, din adına ağızlarından düşürmedikleri yüce Yaratıcının ve O’nun insanlığa yol göstermek için görevlendirdiği son elçisinin mübarek adlarını istismar ederek; Sümük’ü şerif, idrar’ı şerif, tükürük’ü şerif edebiyatı yapmaktadırlar! Böylelikle istedikleri ortam oluşunca da, bu insan tipinin hemen (gûyâ Peygamberi rüyada gösteren) nâlin’i şerif ve (gûyâ insanları cehennem ateşine karşı koruyacak!!!) yanmaz kefen ticareti yaparak köşeyi dönmeye çalışmalarına şahit olunmaktadır!

 

[2] Burada insanın aklına şöyle bir sorunun gelmesi kaçınılmaz gibidir: “Kişinin kendi doğrusu olduğu için savunduğu o doğrunun, gerçekte doğru olup olmadığını nasıl anlayacağız?” Bu suâlin cevabını şöyle verebileceğimizi düşünüyorum! Bir iddianın, bir düşüncenin, bir davanın, bir inancın, doğru veya yanlış olduğu binlerce yıllık tarihi tecrübelerin ışığı altında oluşmuş olan bir takım kriterlere, kıstaslara uyup uymamasına bağlıdır. Biz bu kriterleri-kıstasları; Matematiksel değerler ve Laboratuar sonuçları gibi bilimsel veriler! Birde Vahyin haber verip desteklediği temel doğrular olarak ifade edebiliriz, diye düşünüyorum! 

 

[3]  Ruh kelimesine, bizim dini kültürümüzde “Can”  şeklinde anlaşılan manadan biraz daha farklı bir mana verdiğimizi, düşünmenizi istiyorum! Biz tespit edebildiğimiz kadarı ile aslı Arapça olan ve Kurân’da “Er’Rûh” şeklinde defalarca geçen bu kelime, geçtiği yerlere göre: Bazen Vahiy-Kur’an, bazen, haberci Melek-Cebrâîl, bazen, insana lütfedilen Cü’zî irade, bazen İlim ve o ilmi öğrenmenin en önemli aracı olan, akıl gibi manalarda da kullanılmıştır! Yukarıdaki ibarelerde kullandığımız “Ruh” kelimesini bu manaları dikkate alarak kullandığımızı unutmayınız!

 

[4] Cin şeytanları olarak algılanan şeytani güçler, kişinin kendi, potansiyel, güçleri, kendi istîdât ve yetenekleri, kendi melekeleri-Melekleri olduğu için, sadece âit olduğu kişilerle ferdi olarak ilgilenirler! Ama eğer bu şeytani güçler eğer kişinin ikinci kişiliği-ikiz haline gelir ve zamanla da insanı kendi kontrolü altına alırsa, o zaman O kişi tam bir şeytana fakat görünen bilinen ins, yani insan şeytanına dönüşür! Bu insan şeytanlarının cin şeytanlarından çok daha tehlikeli olabileceğini düşünebiliriz! Çünkü yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, cin şeytanları ferdi olarak sadece ikinci kişiliği-ikizi olduğu kişilerle ilgilenirken, insan şeytanları, kitleleri, toplulukları kontrolü altına alarak onları istediği şekilde yönlendirebilir!

 

Mistik görünüşü ve kitleleri harekete geçiren hitabet gücü ile toplumu hipnotize eden, gnostik-bâtınî, yani karanlık şeytani güçlerin oyuncağı olan, bu tür dini, tasavvufi ve siyasi liderler, Geniş halk kitlelerini Zombileştirebilir! Mangutlaştırabilir!

Böyle bir insan şeytanı, bir toplumun, bir cemaatin, bir halkın, bir milletin kaderini eline alır ve toplumda, böyle bir insana biat ederse, o zaman o toplumda neler yaşanmaz ki? Böyle bir durumun insanlık tarihinde geçtiğini hatta defalarca geçtiğini, haber  veren Kur’an Zuhruf suresinin 54. Âyetinde bakınız ne buyuruluyor:  “..İşte böylece Firavun, kendi halkını aptallaştırdı, zombileştirdi, mangutlaştırdı! Yani kendi halkını soru soramayan, sadece hayvani refleksleri ile hareket eden sürü haline getirdi! (krş. 41/54.)  Bugünlerde İslam dünyasında, özellikle de ülkemizde cereyan eden (mesela kendine biat eden insanları zombileştiren birileri tarafından organize edilen darbe girişimi gibi) bazı olayları bu bakış açısı ile değerlendirebilirsek; Belki o zaman tarih tekerrür etmez! Aksi halde İslam dünyasının bu durumun çok daha beterleri ile karlaşması hiç sürpriz olmayacaktır!

 

Yazarın Diğer Yazıları