N E V Â 52./XII.

 

N E V Â 52./XII.


FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

ALLAH’IN ÂYETLERİNİ OKUYUP-ANLAYANLAR, O’NUN DIŞINDA VEYA O’NUNLA BERABER, HİÇBİR VARLIĞA BOYUN EĞMEZLER, YANİ KULA KUL OLMAZLAR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ {37} فَإِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذِينَ عِندَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لَا يَسْأَمُونَ {38}

Ve (şunu da biliniz ki!) gece ve gündüz, Güneş ve Ay, sadece O’nun âyetlerindendir! (Öyleyse, Allah ile beraber) Güneşe ve Ay’a (yani gök cisimlerine) secde etmeyiniz-boyun eğmeyiniz! Eğer gerçekten O’na kulluk yaptığınız’(ı iddia ediyorsanız,) sadece (sizi de, secde edip boyun eğdiğiniz) Güneş ve Ay’ı da yaratan Allah’a secde ediniz-boyun eğiniz! 

 

Eğer (insanlar) hakları olmayan bir büyüklenme küstahlığı gösterirlerse; Şunu bilsinler ki, Rabbinin otoritesi altında bulunan (bütün varlıklar), gece-gündüz (yani devamlı olarak) O’nun kendilerine yüklediği misyon doğrultusunda, sadece O’na doğru O’nun adına hareket ederler! Hem de hiç bıkıp usanmadan. (Lâfzen O’nu tesbih ederler) 41/37. 38.

آيَةٌ  – Âyet”  Bizim dini kültürümüzde sadece Kurân’ın en küçük bölümlerini ifade etmek için kullanılan “Âyet” kelimesi, aslında Arapça olup şu manalara gelmektedir: Alâmet, İz, İşaret, Uzaktan bakınca göze batan yükselti, Topluluk, Cemâat ve varlıkların birini diğerinden ayırmaya yarayan her çeşit özellik. (Buradan hareketle;  Harflerin bir araya gelip, topluluk yani cemâat oluşturarak, Kurân’ın, en küçük birimlerini oluşturdukları ve bu birimlerin birini diğerlerinden ayıran özellikler taşıdığı için), Kurân’ın bu en küçük birimlerine de, âyet denilmiştir. (Ahterî+Lisanul’Arap)

Yukarıda yapılan âyet tarifini, tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız surenin bu 37. âyeti bazında ele alırsak; Yüce yaratıcının burada âyet kavramını, evrensel olarak Kâinatta, küresel olarak da, yer yuvarlağında yaratmış olduğu, biri diğerinden farklı özelikler taşıyan her şey, yani her varlık için kullandığını görürüz! Onun için biz bu âyetlere “kevnî âyetler, yani tabiat âyetleri diyoruz!” Çünkü Kurân, Yaratıcının topluma ve tabiata dair koyduğu yasaların tümüne birden Sünnetullah (Allah’ın sünneti) diyor. Sünnetullah[1] olarak adlandırılan bu tabiî ve sosyal yasaların, yani Allah’ın koyduğu tabiat yasalarının, hiçbir varlık için değişmeyeceğini ve bozulmayacağını da, beyan ediyor. (bkz. 17/77. 33/62. /48/22. 23. ve 35.)

Dikkat ederseniz burada Yüce Yaratıcının Kur’an âyetleri ile bizim kevnî âyetler dediğimiz, yaratılmış olan tabiat âyetlerinin özelliklerini beyan etmek için şöyle buyurduğunu görüyoruz: “Gece ve gündüz, Güneş ve Ay, bunların hepsi sadece O’nun âyetlerindendir!” Buradan şu mesajın çıkartılabileceğini düşünüyorum! Ey insanlar! Kurân’ın âyetlerini okuyarak, tabiatın âyetlerini tanıyınız! Tabiatın âyetlerini okuyup tanıyarak da, o tabiatın Yaratıcısı olan, Âlemlerin Rabbini ve O’nun sizler için hayat rehberi ve yol gösterici olarak indirdiği Kurân’ın âyetlerini anlamaya çalışınız! Yani tabiatın Kurân’ı ile Kurân’ın tabiatını birbirinden ayırmayınız!

 

Yüce Yaratıcının Vahiyle vermek istediği bu mesajı alamadığı için, Vahyin-Kurân’ın tabiatı ile tabiatın Vahyini yani Kurân’ını birbirinden ayıran insanlar, ne Vahyin yani Kuran’ın tabiatını tanımışlar, ne de tabiatın vahyini yani Kurân’ını tanıyamamışlardır! Sonunda şaşkına dönen bu insanlar, Yüce Yaratıcıyı unutup, O’nun yarattığı tabiatı tanrı sanarak, Ay’a Güneş’e vs. secde edip boyun eğmeye başlamışlardır! İşte yukarıda âyette verilen bu İlâhî mesajları almadıkları için Ay’a Güneş’e vs. secde edip boyun eğen insanların bu hazin durumlarına atıf yapılarak, Vahyin muhatapları olan bizler şöyle uyarılmaktayız:

 

(Öyleyse, Allah ile beraber) Güneşe ve Ay’a secde etmeyiniz! Eğer gerçekten O’na kulluk yaptığınız’(ı iddia ediyorsanız,) sadece (sizi de, secde ettiğiniz) Güneş ve Ay’ı da yaratan Allah’a secde ediniz! Ve O’na kulluk yapınız!” Buradan şu mesajın da anlaşılması gerektiği kanaatindeyim! “Gerek Allah’ı bırakarak herhangi yaratılmış bir varlığa, gerekse de, Allah’la beraber, O’nun yanında, (dünyada menfaati olur, âhirette ise şefaati dokunur ümidiyle) yaratılmış olan hiçbir varlığa (Allah’ın astı olarak görüp) secde etmeyiniz-kulluk yapmayınız-boyun bükmeyiniz!”

 

اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ – Elleylü Vennehâri” yani “gece ve gündüz” demektir. Kurân da elli den fazla yerde arka arkaya gelen bu “gece ve gündüz” kelimeleri, Arap gramerinde de kullanıldığı gibi, “zamanın devir dâimini, yani birbirini takip eden tüm zaman dilimlerini” ifade etmek için kullanılmıştır! Zaten insan biraz düşününce; Zaman denen mefhumun, gece ve gündüzden ibaret olduğunu hemen anlayabilir! Dolayısiyle, “gece ve gündüz” demek devamlı, bütün zamanlar da demektir. Onun için 37. âyette geçen bu kelimeye biz mealde “gece ve gündüz, (yani devamlı olarak)” şeklinde bir mana verdik. Bu ibare tıpkı Kur’an da geçen “yaş-kuru” yani her şey, “Cin-İns” yani görünüp-bilinmeyen ve görünüp-bilinen tüm varlıklar, şeklinde geçen zıt kavramları ifade etmek için kullanılan ifadelere benzer!

 

Biri olumlu, diğeriyse olumsuz manada olmak üzere, 37. âyette, emir kalıbında iki defa geçen bir kelime var! “لَا تَسْجُدُوا – Lâ Tescüdû” yani “Siz secde etmeyiniz-boyun eğmeyiniz!” ve “وَاسْجُدُوا – Vescüdû” yani “Siz secde ediniz-boyun eğiniz!” kelimeleri. Bu kelimelerin ikisi de, aynı kökten, yani “S C D” kökünden gelmektedir. Bazı kalıpları (örneğin secde etmek gibi) güzel Türkçemizde de kullanılan bu kelime, aslında Arapça olup, şu manalara gelmektedir: Aşağı doğru meyletmek, Eğilmek, Meyve yüklü hurma ve diğer ağaçların dallarının yere doğru eğilmesi, Devenin, sahibi üzerine binsin diye, boynunu yere doğru uzatması. (devenin bu durumunu ifade etmek için Araplar “Secedel’İbil” yani deve secde etti, derler) Bu kelime, alt konumda olan bir varlığın, daha üst konumda olan diğer bir varlığa boyun eğip itaat etmesi, Onun emrine âmâde olması gibi mânalara da, gelmektedir. Ve son olarak bu kelime; Teknik manada, yani şer’î ve özel manasıyla, kişinin belli şart ve şekillere uyup, başını yere koyarak yaptığı secdeyi, yani kişinin namaz kılarken yaptığı secdeyi ifade etmek için de, kullanılmaktadır! (Lisanul’Arap).

 

Biz âyet metnindeki konum ve kalıplarını da hesaba katarak, mealde bu kelimelere Güneşe ve Ay’a (yani gök cisimlerine) secde etmeyiniz-boyun eğmeyiniz! Eğer gerçekten Allah’a kulluk yaptığınız’(ı iddia ediyorsanız,) O zaman sadece (sizi de, secde edip boyun eğdiğiniz) Güneşi ve Ay’ı da, yani bütün yer ve gök cisimlerini de, yaratan Yüce Yaratıcıya secde ediniz-boyun eğiniz! Şeklinde bir mana verdik.

 

Kurân’da “Güneş’e ve Ay’a secde etmeyiniz” şeklindeki bu âyetleri veya bu manaya gelen benzeri başka âyetleri doğru anlayabilmemiz için, iki konuya dikkat etmemiz gerektiği kanaatindeyim! Bu konulardan birincisi; Yukarıdaki secde ifadesi geçen âyetlerin, Râad 15. , Nahl 49. ve Hacc 18. ile beraber değerlendirilmesi gerektiğidir. Tüm bu âyetlerde, “Göklerde ve yerde bulunan bütün varlıkların, iradeli veya iradesiz olarak Allah’a secde ettiği, yani Yüce Yaratıcı tarafından yaratılan her varlığın, yaratılışı esnasında hard disk’ine yüklenen format gereği, İlâhî yasalara teslim olup boyun eğdikleri beyan edilmektedir! krş. 13/15. 16/49. 22/18.”

 

Bir iradeli varlık olan insan da, iradesi dışında kalan konularda buna dâhildir [1]. Burada kastedilen secde, Yüce Yaratıcı tarafından vazedilen tabiat yasalarıdır ki, Kur’an bu yasalara“Sünnettullah” demektedir! Örneğin Rabbimizin koyduğu cazibe, yani çekim yasası gereği, Evrendeki her varlık biri diğerini kendisine doğru çekmeye çalışır! Sonunda kütlesi ve çekim gücü daha güçlü olan varlıklar, daha küçük ve güçsüz olan diğer varlıkları kendi yörüngelerinde dönmeye mecbur ederler! İşte Kurân’da geçen kader kelimeleri de, kozmik, yani makro planda bu durumu ifade etmek için kullanılır! Yani bu âyetlerdeki secde, bir varlığın başka bir alternatifi olmadığı için uymak zorunda olduğu bu İlâhî yasalara boyun eğmesini, (lâfzen secde etmesini) ifade etmektedir! Bir iradeli varlık olmasına rağmen insan da, otomatikman gerçekleşen iradesi dışındaki bu bazı hareketlerden dolayı sorumlu tutulmamaktadır!

 

 Öbür yandan Tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız Fussilet suresinin bu 37. âyetinde geçen “(Öyleyse, Allah ile beraber) Güneşe ve Ay’a secde etmeyiniz! Eğer gerçekten O’na kulluk yaptığınız’(ı iddia ediyorsanız,) sadece (sizi de, secde ettiğiniz) Güneş ve Ay’ı da yaratan Allah’a secde ediniz! Ve O’na kulluk yapınız!” İfadeleri; İnsanın kendi iradesi dâhilinde yaptığı iş, hareket, fiil ve eylemler kategorisine girdiği için, kişi yaptığı veya yapmak zorunda olduğu halde yapmadığı bu eylemlerden sorumludur! Kısaca izah etmemiz gerekirse; Kurân’da çeşitli sure ve âyetlerde geçen “Secde” kelimesi, geçtiği her yerde aynı manayı ifade etmemektedir!

 

Kurân’da “Güneş’e ve Ay’a secde etmeyiniz” şeklindeki bu ve benzeri âyetleri doğru anlayabilmemiz için dikkat etmemiz gereken ikinci noktaya gelince; Bu âyetlerin indiği ortamın iyi biliniyor olmasıdır! Bu cümleden olarak, şimdi de Yüce yaratıcının insanoğluna “Güneş’e ve Ay’a secde etmeyiniz” şeklindeki uyarıları yaptığı ortamlara kısa bir göz atalım. İnsanların, yaşamlarını kolaylaştırmak için, üzerinde yaşadıkları bu mavi kürede, kültürler ve medeniyetler meydana getirdiği günlerden beri, her kültürde, her medeniyette bir takım objelere perestiş edip tapınmaya ihtiyaç duydukları görülmektedir! Bu ihtiyaçlarını gidermek için de, genellikle hayranlıkla seyrettikleri gök cisimlerini, perestiş edip tapınma aracı olarak kullandıklarını anlıyoruz.

 

Bu bakış açısına göre, Mezopotamya da gelişen, Sümer, Bâbil, Asur ve Akad uygarlıklarında, insanlar bir takım gök cisimlerini, bu cisimler içerisinden de örneğin “Marduk ve İştar’ı” gök tanrılar olarak görmekteydiler! Mezopotamya da gelişen bu medeniyetlerde, toplumun kamusal gücünü, yani mülk ve serveti, bir şekilde eline geçiren “Nemrut” adını verdikleri siyasi idarecilerini de, yukarıdaki gök tanrıların yeryüzündeki oğlu-kızı ve temsilcisi olarak kabul ettikleri için, ona boyun eğip itaat ve kulluk yapmaktaydılar! (Lâfzen, yani din diline göre; Secde etmekteydiler)

 

Benzeri bir durumun Mısır medeniyetinde de mevcut olduğu görülmektedir! Bu medeniyette de, insanlar yine bir gökcismi olan Güneş’e “Râ” ismini vererek, bu gök cismini, yani güneş’i gök tanrı olarak görmekteydiler! Bu mısır toplumunda da, halkın kamusal gücünü, yani mülk ve serveti, bir şekilde eline geçiren kişilere “Amon’Râ” yani gökteki Güneş tanrısının yeryüzündeki oğlu“Firavun” adını verirlerdi! Bunun sonucu olarak, kamu otoritesini, yani mülk ve serveti ellerinde tutan siyasi idarecilerini de, gök tanrının yeryüzündeki oğlu-kızı ve temsilcisi olarak kabul ederler ve ona boyun eğip itaat ve kulluk yaparlardı! (Lâfzen, yani din diline göre; Ona secde ederlerdi!)

 

Benzeri durumlar, eski Yunan ve Roma medeniyetlerinde de vardı! Bu medeniyetlerde, insanlar gökyüzündeki cisimlerden meydana gelen ve Panteon denilen bir tanrılar meclisinin varlığına inanırlardı! Eski Yunan medeniyetinde bu tanrılar meclisinin başkanı olarak Venüs kabul edilirken, Roma medeniyetinde bu gökteki tanrılar meclisinin başkanı olarak Jüpiter kabul edilirdi! Yunanda bu gök tanrıların yeryüzündeki oğlu-kızı, yardımcısı, temsilcisi olarak Zeus kabul edilirken, Roma medeniyetinde, Roma imparatorluğunun başında bulunan Sezarlar, Panteon denilen gökteki tanrılar meclisinin başkanı olan Jüpiter’in yeryüzündeki temsilcisi, yardımcısı, oğlu-kızı olarak, kabul edilirdi!

 

Hz. İsa’nın insanlığa tebliğ ettiği aslı İslam olan hak din ve O’nun kitabı olan gerçek İncil de, bugün tıpkı Kurân’nın karşı çıktığı gibi, o gün insanların gök cisimlerine (Kurân dili ile güneş’e ve Ay’a) ve bu tanrı olarak görülen gök cisimlerinin yeryüzündeki temsilcileri olarak kabul edilen, Nemrutlara, Firavunlara, Sezarlara kulluk edilmesine (Kurân diliyle, secde edilmesine) karşı çıkmıştı! İsâ as. tarafından tebliğ edilen ve aslı İslam olan bu dinin, ikiyüz yıl kadar hak din olarak varlığını muhafaza ettikten sonra, önce isminin Hıristiyanlık olarak değiştiğini, sonra da, yani sözde Roma’nın Hıristiyanlaşmasından sonra, bu din hak din olma vasfını kaybetmiştir!

 

Esasen ne Roma, ne de onun bir parçası ve devamı olan Bizans hiçbir zaman için İsâ as. ‘ın tebliğ ettiği hak dini kabul etmemişlerdir. Tam tersine İsevi olan insanlar Roma ve Bizans’ın gök tanrı ve onun yeryüzündeki oğlu inancını İsâ as.’a uyarlayarak, Allah’ın bir elçisi olan Hz. İsâ’ yı, önce gökteki ulu tanrının oğlu, sonra da tanrının kendisi olarak kabul etmişlerdir! Yani Kurân dili ile O’na secde edip kulluk yapmışlardır! Hâlen de yapmaya devam etmektedir! Öte yandan Kurân’ın indiği yer ve dönemdeki Arap toplumu da, bir kısım gök cisimlerine, (örneğin “Şîrâ” yıldızına [2],) tanrılık misyonu yükleyerek bu gök cisimlerine veya onların yeryüzündeki temsilcileri olarak gördükleri, prestij ve servet sahibi olan bazı idarecilere yahutta onların sembolleri olan putlara perestiş edip tapınmaktaydılar! Kurân’ın diliyle, secde edip kulluk yapmaktaydılar.

 

İşte Kur’an, bu şartlar altında ve böyle bir ortama inmişti [3]! Şimdi konu ilgili verilmeye çalışılan bu bilgilerden sonra bu surenin 37. âyetinde geçen, “(Öyleyse, Allah ile beraber) Güneşe ve Ay’a (yani gök cisimlerine) secde etmeyiniz-boyun eğmeyiniz! Eğer gerçekten O’na kulluk yaptığınız’(ı iddia ediyorsanız,) sadece (sizi de, secde edip boyun eğdiğiniz) Güneş ve Ay’ı da yaratan Allah’a secde ediniz-boyun eğiniz!” ifadelerini, umarım anlamış olduk! Bu son âyetteki secde kelimesinin âyet içerisindeki kalıp ve konumunu düşündüğümüz zaman, kelimenin burada, teknik manası itibarı ile namaz secdesi etmek manasından çok, boyun eğip itaat etmek manasına geldiğini düşünebiliriz!

 

Çünkü âyette geçen secde ediniz emrinden önce “ sakın ha! Güneş’e ve Ay’a, kesinlikle secde etmeyiniz!” şeklinde bir cümle geçmektedir. Bundan dolayı, burada verilmek istenen esas mesajın şu olduğu düşünülebilir! “Ey bu vahyin muhatabı olan insan nesli! Sizler gibi, yaratılmış birer varlık olan Güneş’e ve Ay’a, yani gök cisimlerine ve tanrı olduğunu düşündüğünüz o gök cisimlerinin yeryüzündeki, oğlu, yardımcısı, temsilcisi veya gölgesi olduğunu iddia eden kişilere, ailelere, sülalelere, secde, yani itaat etmeyiniz! Hattâ bir şekilde, kamu otoritesini ve insanlığın ortak değerleri olan mülkü, yani iktidar ve serveti ele geçiren, eli kanlı zorba diktatörlere, secde yani itaat etmeyiniz! Aksine sadece İlâhî otoriteye teslim olup Allah’a secde yani itâat ediniz”

 

يُسَبِّحُونَ لَهُ – Yüsebbihûne Lehû” yani “O’nun kendilerine yüklediği misyon doğrultusunda, O’na doğru O’nun adına hareket ederler (Lâfzen O’nu tesbih ederler)” demektir. Bu fiilden türetilen bizim güzel Türkçemizde de kullandığımız bir kelime vardır سُبْحَانَ  – Sübhâne” kelimesi; Her ne kadar kelime Türkçe gibi algılanıyorsa da, aslında bu kelime Arapçadır. Kelimenin kökü/mâzîsi ise “S B H şeklindedir. Bu kelimenin lügat manasına gelince; Yaptığımız araştırma sonucunda bu kelimenin; Süratle hareket etmek, Belirli bir hedefe doğru koşmak, Devamlı aktif halde olmak, Mesâî yapmak-koşuşturmak, Suda ve havada yüzmek ve uçmak gibi manalara geldiğini gördük! Yine bu kelimenin türevlerinin, Allah’ı tesbîh etmek, (yani Allah’ın emir ve tavsiyeleri doğrultusunda, Allah adına, O’na doğru hızla hareket etmek) gibi ıstılâhî manalarda da, kullanıldığını görüyoruz! Bu kelime, ayrıca Mekke şehrinin hürmetini yansıtmak için kullanılmak gibi, daha birçok manaya da gelmektedir. (Ahterî + Lisanul’Arap)

Siz eğer, Sübhane ve tesbih kelimelerinin kökü olarak kabul edilen bu “Se be ha”  kelimesinin başını sonuna, sonunu da başına geçirirseniz, o zaman karşınıza çıkacak kelime  “Ha be se” kelimesidir. O takdirde, kelimenin tam tersi olan bir manaya ulaşırsınız! Çünkü hızla hareket etmek manasına gelen “Se be ha”  kelimesinin tersine, “Ha be se” kelimesi, hapsetmek, hareketsiz bırakmak, statik yani pasif, durgun hale gelmek gibi bir manaya gelmektedir! İşte bu mülahazaların ışığı altında değerlendirdiğimiz için, biz 38. âyet metninde geçen bu kelimeye, metin içindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak; “Rabbinin otoritesi altında bulunan (bütün varlıklar), gece-gündüz (yani devamlı olarak) O’nun kendilerine yüklediği misyon doğrultusunda, O’na doğru O’nun adına hareket ederler! şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

Bu âyetlerin muhatapları olan insanlara, özellikle de Müslümanlık iddiasında bulunan bizlere şu mesajları da verdiği kanaatindeyim! “Ey insanlar! Özellikle de Müslümanlık iddiasında bulunanlar! Aklınızı kullanıp, sizin gibi yaratılmış olan herhangi bir mahlûka, herhangi bir insana, hatta Ay’a ve Güneş’e dahi secde etmeyiniz! Aklınızı iradenizi, bu varlıklardan herhangi birine kiraya vermeyiniz! Yani Allah’la beraber onların herhangi birine dünyada torpil, âhirette de şefaat ümidiyle, itaat edip kulluk yapmayınız! Kısaca aklınızı kullanınız, yani akıl yerine duyguları ve hayvânî refleksleri ile hareket eden bir sürü gibi hareket etmeyiniz! Şunu da biliniz ki, Allah’ın dışında hiçbir varlığa mutlak itaat yoktur! Mutlak itaat sadece Yüce Yaratıcıyadır! Sadece O’nun emri doğrultusunda, O’na doğru hareket ediniz! (Lâfzen O’nu tesbîh ediniz! Çünkü Güneş ve Ay’ın da, içinde bulunduğu, yaratılmış olan evrendeki tüm varlıklar, O’nun emri doğrultusunda O’na doğru hareket etmektedirler! (Lâfzen O’nu tesbih edip O’na secde etmektedirler!)” 

(Gelecek yazımızda, Fussilet suresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

Yaşar GÜLAÇTI. 14. Ocak. 2017. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

 

 

[1] Örneğin kişinin doğması, yaşlanması, nihayet doğal ömrünü tamamladıktan sonra (eceli müsemmâ ile) ölmesi, gibi! İradeli bir varlık olan insan bile, istese de bunları değiştiremez!

 

[2] Sünnetullah Rabbimizin tutarlılığının bir ifadesi olarak Kurân’da yerini almıştır. Eğer Yüce Yaratıcının koyduğu sünnetullah olarak isimlendirilen tabiî ve sosyal yasalar olmasaydı, Evrende tam bir başıbozukluk ve kargaşa hüküm sürerdi! Ölçüsüzlüğün zıddı olarak Kurân’da “Allah’ın takdiri” (halk kültürümüzdeki “Kader” kavramı) diye bir kavram geçmektedir. Bu kavram Yüce Yaratıcının bir işi, bir ölçüye bir plana, bir kader’e bir yasaya göre yaratmasını ve koyduğu bu ölçülerdeki icraatlara da gücünün yetmesini beyan etmektedir! Örneğin: Suyun yüz derecede kaynayıp, sıfır derecede donması, Isınan havanın genişlemesi ve hafifleyerek yükselmesi, Yaratıcının koyduğu sünnetullah veya tabiat yasaları denilen bu kader sayesinde meydana gelmektedir! Eğer Yaratıcının koyduğu sünnetullah denilen bu tabiat yasaları olmasaydı, yahutta O Yüce Yaratıcının koyduğu bu yasaların gereğini yerine getirecek güç ve kudreti olmasaydı; o zaman akşam batan güneşin sabahleyin tekrar doğmasının, sona eren yaz mevsiminin ardından, kış ve yaz döngüsü şeklindeki mevsimlerin değişmesinin bir garantisi olamazdı! Suyun toprağı canlandırmasının, ateşin yakmasının, bulutla rüzgâr ve yağmur arasındaki sebep sonuç ilişkisinin, yemek yiyince doyacağımızın, akşam insan olarak yatağa girince sabah yine insan olarak kalkacağımızın hiçbir garantisi olamazdı!

Tüm bunların, adına sünnetullah denilen, Allah’ın koyduğu, tabiat, doğa ve sosyal yasalar çerçevesinde cereyan ettiğini unutmayalım! Muhtelif Kurân âyetleri ile verilen ilâhî mesajlardan anladığımıza göre, Vahiy kitabının (yani Kurân’ın) âyetleri ile tabiat kitabının âyetleri aynı kaynağa âittir! Bu ikisi katiyen birbiriyle çatışmaz. Aksine bu âyetlerden biri diğerini her zaman destekler, hattâ tefsir edip açıklar mahiyettedirler! Bu kitaplardan yani yaratılan tabiat kitabı ve indirilen vahyin kitabı olan Kurân’ın, birinin âyetlerini doğru anlamanın yolu, diğer kitabın âyetleri ile birlikte değerlendirmekten geçmektedir. Kısacası, Kitabın tabiatı ile tabiatın kitabını birbirinden ayıran insanların, iki kitabı da anlamadıklarını tarihi kaynaklar bize haber vermektedirler! İşte yukarıdaki âyette “Güneş’e ve Ay’a secde etmeyiniz” ifadesi, bunu anlamayan insanların olduğunun en büyük delilidir!

 [3] Krş. 53/49. Kurân’ın indiği dönemde Arapların şans ve kaderlerini etkilediğini düşündükleri, Büyük Köpek takımyıldızlarının en parlak üyesi olan Sirius, yani Akyıldız’ı, kutsal bir gökcismi olarak görürler ve ona saygı duyup perestişte bulunarak bu yıldıza tapınırlardı! İşte Necm suresindeki bu âyette; “Kesinlikle, Şîrâ yıldızının Rabbi de O’dur” buyurularak, Arapları yaptıkları şirk içeren bu yanlışlardan dolayı uyarmıştır! Burada Araplara ve tüm insanlığa, zımnen, gökcisimlerine yani yaratılmışlara değil, Yaratana kulluk edip, boyun eğiniz! Kurân diliyle, secde ediniz mesajı verildiğini görüyoruz!

[4] Yukarıda verilen bilgiler dikkate alındığı zaman görülecektir ki; Kurân’ın indiği dönemlerde, insanlar iki kademeli bir tanrı anlayışına sahip idiler. Değişik isimlerle de anılsa; Gökte olduğu düşünülen bir Yaratıcı Yüce Tanrı, birde O’ Yaratıcı Yüce Tanrının yeryüzündeki ast’ı, yani yardımcısı, oğlu-kızı veya en azından O’nun gölgesi olduğuna inanılan bir temsilcisinin varlığı kabul edilmekteydi! Yukarıda da değinildiği gibi, Gökte olduğuna inanılan bu Yaratıcı Yüce tanrının, Yeryüzündeki ast’ına; Mezopotamya kültürlerinde, “Nemrut” Mısır kültüründe “Firavun” Roma kültüründeyse “Sezar”  Pers yani Fars ve Sâsani kültüründe, “Şah” Arap kültüründe “Melik-Kral” Rus kültüründe “Çar-Çariçe” Türk kültüründeyse “Han-Hakan veya Padişah” denmekteydi! İnsanlar yeryüzünde hükümran olan bu kişilerin, gökteki ulu tanrının bazı sıfatlarını veya tüm sıfatlarını taşıdığına inandıklar için, gökteki ulu tanrı ile beraber bu insanlara da, itaat edip saygı duyarlar, hattâ bunlardan bazılarına secde edip, kulluk yaparlardı!

 

Öte yandan günümüz dini kültüründe, tek tanrılı semavî dinler olarak kabul edilen Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da, Üzeyir ve İsâ as.’lar Allah’ın oğlu olarak kabul edilerek, kendilerine kulluk, yani ibadet yapılmaktaydı! (krş. 9/30.) İşte Kur’an, şirk olarak kabul ettiği, yukarıda tarif ettiğimiz böyle bir tanrı inancını yıkıp, onun yerine tevhide dayalı bir Tanrı inancını hâkim kılmak için de, gelmiştir diyebiliriz!(krş. 112/ 1. 2. 3. 4.) Bunda da oldukça başarılı olmuştur.

 

Fakat Allah Resulünün vefatının üzerinden henüz kırk yıl bile geçmeden, Müslüman toplumun idaresini kılıç zoru ile ellerine geçiren Emevîler, Kurân’ı mızrakların ucuna takıp toplum vicdanından söküp atarak, Kurân’ın getirdiği tevhid inancını, âdetâ bir karşı devrim, yani darbeyle, tekrar eski cahiliye döneminin şirk kokan tanrı anlayışına döndürmeye çalışmışlardır! Maalesef bunda da belli ölçüde başarılı olmuşlardır! Şöyle ki, Muaviye ile başlayan bu dönemde, Emevîler, öncelikle Müslüman toplumun idare merkezini, Allah Resulünün Medine’deki mütevazı konumundan alarak, Şam’daki Roma-Bizans sarayına taşımışlardır! Arkasından da, kılıç zoru ile gasp ettikleri, hilafet makamındaki (sözde) halifeyi,(belki Hıristiyan Roma’nın yaptığı gibi, gökteki ulu Tanrının, yeryüzündeki oğlu olarak değil ama!) Allah’ın yeryüzündeki, gölgesi olarak ilan etmişlerdir.

 

Yazarın Diğer Yazıları