N E V Â 52./XIII.

N E V Â 52./XIII.

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

KURÂN’DA, ALLAH’IN ÂYETLERİ OLARAK NİTELENDİRİLEN BİRTAKIM OLUŞLARDAN BAZI ÖRNEKLER VE ALLAH’IN ÂYETLERİNİN ÜSTÜNÜ ÖRTÜP YOK SAYMAK!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنَّكَ تَرَى الْأَرْضَ خَاشِعَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ إِنَّ الَّذِي أَحْيَاهَا لَمُحْيِي الْمَوْتَى إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {39}

Ve yine, (Ey insan! Ey muhatap) “senin mütevazı bir şekilde hareketsiz olarak durduğunu sandığın yerkürenin, üzerine yağmur indirdiğimiz zaman, toprağın (uyanıp) şişerek harekete geçmesi de” O’ nun âyetlerindendir! İşte kurumuş çatlamış toprağı bu şekilde canlandıran (O’ Allah) ölüleri de (günü gelince) böyle diriltecektir. Çünkü O’nun sınırsız olan gücü, her şeyin üzerindedir! 41/39.

 

خَاشِعَةً  – Hâşiaten” Bu kelimenin masdarı “Huşû” kelimesidir. Kelimenin lügat manasına gelince, bu kelime, Tevâzû, Alçak gönüllülük, Sakinlik-hareketsizlik gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisan..) Âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, biz mealde bu kelimeye “senin mütevazı bir şekilde hareketsiz olarak durduğunu sandığın” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

اهْتَزَّتْ  – İhtezzet” Bu kelimenin kökü, Harekete geçmek, Sallanmak, (örneğin) devenin harekete geçip hızlanarak üstündeki biniciyi sallaması ve Rüzgârın esmeye başlayıp hızlanarak ağaç dallarını sallaması gibi, manalara gelmektedir. (Lisanul’Arap)

 

وَرَبَتْ  – Ve Rabet” Bu kelimenin kökü ise; Şişmek ve terbiye etmek gibi manalara gelmektedir. (Ahterî +Lisan..) Biz âyet metninde “İhtezzet ve Rabet” şeklinde, arka arkaya gelen bu kelimelere, kalıp ve konumlarını da hesaba katarak “senin mütevazı bir şekilde hareketsiz olarak durduğunu sandığın yerkürenin, üzerine yağmur indirdiğimiz zaman, toprağın (uyanıp) şişerek harekete geçmesi” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Öncelikle yukarıda (yani bir önceki paragrafta) izahını yapmaya çalıştığımız “âyet” kelimesi ile nelerin kastedildiğini hiç unutmayalım! Bu zaviyeden bakınca, bu 39. âyette “üzerine yağmur indirilen toprağın uyanıp, şişerek harekete geçmesi” nin de Allahın âyetlerinden bir âyet olarak nitelendirilmekte olduğunu görüyoruz! Bu durumu tespit ettikten sonra, şimdi de söz konusu Kur’an âyetinde bir metafor şeklinde, verilmek istenen ana mesajı bir düşünelim! Bizim anlayabildiğimiz kadarıyla, burada iki mesaj verilmek istenmektedir.

 

Bunlardan birincisine göre: Yağmurun yağması ile toprağın şişip harekete geçmesidir ki, burada gökten yağan yağmur ile yeryüzündeki bitkisel hayatın, dolayısı ile de, her türden canlı hayatın ve insan hayatının devamı arasındaki ilişkiye dikkatimiz çekilmektedir! Âyette verilmek istendiğini düşündüğümüz ikinci mesaja gelince: Birinci mesajda, Allah’ın rahmeti olan yağmurla kurumuş topraklar nasıl canlanıyor ise, bunu başaran Yüce Yaratıcının kudret ve rahmetinin, ölmüş olan insanları da aynı şekilde tekrar dirilteceği konusunda insana bir metafor sunulmaktadır! Yani yeryüzünde ölü gibi gördüğünüz çatlamış-kurumuş topraklar harekete geçip canlanarak, içerisinden nasıl ki, bir hayat fışkırıyorsa, işte ölüp toza toprağa dönüşmüş olan insanlar da, günü gelince, (Dünyada yaptıklarının hesabını vermek üzere) böylece diriltileceklerdir! Sizin gözünüz kulağınız ve aklınız, birincisine inanmanız konusunda sizi nasıl ikna ediyorsa, ikincisine de öylece inanmanız gerekir! Zîrâ Yüce Yaratıcının birincisine nasıl gücü yettiyse, ikincisine de öylece gücü yetecektir! Mesajlarıdır. Allah’u âlem.

 

إِنَّ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي آيَاتِنَا لَا يَخْفَوْنَ عَلَيْنَا أَفَمَن يُلْقَى فِي النَّارِ خَيْرٌ أَم مَّن يَأْتِي آمِناً يَوْمَ الْقِيَامَةِ اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ {40}

Bizim âyetlerimizi anlam ve amacından saptırıp (yok saymaya) yeltenenlere gelince; Onlar asla bizden gizlenip-kaçamazlar! Şimdi bir düşününüz! Ateşin içine atılmak mı, iyidir? Yoksa kıyamet gününün dehşetinden emin olarak huzura gelmek mi daha iyidir? Öyleyse siz bildiğinizi okumaya devam ediniz bakalım! Nasıl olsa O’ (bir gün hesabını sormak üzere) yaptığınız her şeyi görüp (kayda almaktadır) 41/40.

 

يُلْحِدُونَ  – Yulhidûne” Arapça ola bu fiil  “el’ lahdü” mastarından gelmektedir! Kelimenin lügat manasına gelince: Meyletmek, Ayrılmak, Sapmak-saptırmak, Adaletten ayrılıp, zulme meyletmek, Haktan ayrılıp batıla meyletmek, Asıldan ayrılıp, fürû’a yönelmek, (Bu zaviyeden bakınca, Mezar çukurunun ana bölümünden ayrılarak) Kabir içinde ölünün saklanması için yapılan özel bölmeye bu kelimeden türetilen “Lahit” ismi verilmiştir! (Lisanul’Arap) 40. Âyet metninde geçen bu kelimeye kalıp ve konumunu da hesaba katarak biz, “Bizim âyetlerimizi anlam ve amacından saptırıp (yok saymaya) yeltenenlere gelince;..” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Tüm Vahiy, yani Kur’an âyetleri gibi bu 40. âyetin muhatapları da, elbette ki insanlık ailesinin bütün fertleridir! Fakat bu âyetin özeldeki muhataplarının Vahye-Kurân’a inandıklarını-iman ettiklerini dilleri ile söyleyip, Müslümanlık iddiasında bulunan kitleler olduğu düşünülebilir! Bunun sebebi: “Buradaki muhatapların, Kur’an âyetlerini amacından saptırıp kafalarına göre yorumlayarak, âyetlerle verilmek istenen İlâhi mesajları yok saymaya yeltenen insanlar olduklarından bahsediliyor olmasıdır!” Bu durum da gösteriyor ki, bu insanlar Kur’an tilaveti yapıyorlar, hatim indiriyorlar, Kurân’ın içerdiği İlâhî mesajları anlama gayreti ve düşüncesi olmadan, sadece O’nun lafızlarının kayıtlı bulunduğu Mushaf’ı ellerinden düşürmüyorlar, öpüp başlarına koyuyorlar! O’na saygı ve hürmetin bir gereği olarak da, Mushafları süslü Mushaf kılıfları içerisinde evlerinin en yüksek yerlerine asıyorlar!

 

Şimdi bunda ne var? Ne güzel işte dediğinizi sanki duyar gibiyim! Ama Kur’an âyetlerini amacından saptırmanın en sinsi şeklinin işte burada başladığı anlaşılıyor. Nasıl mı? Maalesef, bu durumun şöyle gerçekleştiğine tarih şahittir! Kendilerini Vahyin, (bu bağlamda tabiî ki) Kurân’ın inanırları olarak ilan edenler, yani Kurân’a, inanıp iman ettiklerini dilleri ile söyleyip, Müslümanlık iddiasında bulunanlar! (Bu kitlelerin tamamı değilse de, en azından büyük çoğunluğu)“Kurân’ın Arapça metnini tilavet edip savap kazanmak, yanlarında Kurân tilavet ederek hastalarına şifa bulmak, Kurân’ı tilavet edip aktardıktan sonra, ölülerin akasından gönderip onların ruhlarına hediye ederek onların da âhiret azabından kurtulmalarını sağlamak” şeklinde bir anlayış içerisindedirler! Üstelik bu insanlar, böyle bir anlayışı, Kurân’dan istifade etmenin tek şekli ve Kurân’ın insanlık ufkuna indirilmesinin de, ana gayesi ve amacı olarak görüyorlar!

 

Esasen Kurân âyetlerini amacından saptırmanın birçok şekli olabilir[1]! Fakat bizim bahsettiğimiz bu yukarıdaki durum, Vahyin yani Kurân’ın âyetlerini amacından saptırmanın en sinsi ve fakat en tehlikeli şekillerinden birini oluşturmaktadır! Bunun nedeni: Bu işin bizzat Kurân’ın kendi (sözde) inanırları tarafından yapılıyor olmasıdır! İslam dünyası denilen coğrafyada yaşayan insanların, gerek tarihi süreçte gerekse de günümüzde düştükleri hazin durum incelenirken, olaya birde bu açıdan yaklaşılmasının, hastalığın teşhisi ve tedavisi açısından faydalı olabileceğini düşünüyorum! Fakat her konuda olduğu gibi, bu konuda söylenebilecek son sözün de, “Allah en doğrusunu bilir” sözü, olduğunu, aklımızdan çıkartmayalım!

 

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَاءهُمْ وَإِنَّهُ لَكِتَابٌ عَزِيزٌ {41} لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَ لا مِّنْ خَلْفِهِ تَنزِيلٌ مِّنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ{42}

Hiç şüphesiz kendilerine İlâhî uyarı gelmesine rağmen bu uyarıların üstünü örterek,[2] (yok sayanlar) küfre dalmışlardır. Zîrâ (uyarı yüklü âyetlerden oluşan) O’ kitap, elbette ki, Aziz olan (Allah tarafından indirilmiş) bir kitaptır.

 

Esasen O’ kitabı amacından saptırmak için ne önünden (yani açıktan) ne de arkasından (yani gizlice) yapılan hiçbir teşebbüs başarılı olamamıştır, olamaz da! Çünkü O’ verdiği her karar da yüzde yüz isabetli olduğu için, her türlü övgüye mazhar olan (Allah) tarafından indirilmiştir (ve O’nun tarafından da korunmaktadır). 41/40. 41. 42.

 

بِالذِّكْرِ  – Bizzikri” Ehlinin gayet iyi bildiği gibi, kelimenin başındaki “B” harfi bu kelimenin aslî harfi olmayıp, sonradan ilave edilen harf’i cerdir! Yani 41. âyette geçen bu kelimenin aslı “Ez’Zikrü” Türkçedeki ifadesi ile “zikir” kelimesidir. Güzel Türkçemizde de kullanılan fakat aslı Arapça olan bu kelimenin lügat manasına gelince! Bu kelime: Bilkuvveh yani potansiyel olarak kişinin bilincinde var olan objelerin, insan belleğinde şekillendikten sonra, dil üzerinden kelimelere dökülmesi hali, Hatırda tutmak-unutmamak, Methetmek, Şan-Şeref, İnsanları uyarmak için indirilen Kurân’ın sıfat isimlerinden biri, İlâhî uyarı ve unuttuktan sonra bir şeyi tekrar hatırlamak, gibi manalara gelmektedir! Ayrıca aynı kökten gelen “Ez’Zükûr ve Zeker” kelimelerini, Araplar, Dişiliğin karşıtı olan erkekliği ifade etmek için hatta erkeğin cinsel organı için de kullanmaktadırlar! (Lisanul’Arap) Âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak biz mealde bu kelimeye “İlâhî uyarı” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَ لا مِّنْ خَلْفِهِ yani “O’nun önünden ve arkasından batıl gelemez, kısaca O’na batıl yaklaşamaz” ifadesinin, Arapların kullandıkları bir deyim, bir metafor olduğu kanaatindeyim! 42.  âyete geçen bu metaforu, daha rahat kavrayabilmemiz için bu âyeti 26/211.212. ışığında değerlendirir sek, “O nu kaynağından indirenin şeytanlar olmadığı gibi, O’nu tahrip etmek için hiçbir şeytani güç de, O’na el uzatamaz” anlamına geldiğini görürüz. Ve yahutta, 15/9. âyetinde buyurulan “Elbette ki bu uyarıcı mesajı (yani Kurân)’ı, indiren Biziz; onu (Kıyamete kadar) koruyacak olan da elbette ki Biz olacağız” âyetinin ışığı altında değerlendirirsek! Burada O’nun önünden ve arkasından batıl gelemez, kısaca O’na batıl yaklaşamaz” ifadesiyle, kastedilenin İlâhî koruma olduğunu anlamış oluruz!

 

Yukarıdaki âyetlerde “Kurân’ın önünden ve arkasından batıl gelemez, kısaca O’na batıl yaklaşamaz” ifadesinden ve diğer âyetlerden “O’nun İlâhî koruma altında olduğunu” anlamıştık! İşte bu noktada iki konuya dikkatinizi çekmek istiyorum! Bu konulardan birincisine göre: Yüce Yaratıcı, Kurân’dan önce insanlığa yol göstermek için, elçileri aracılığı ile gönderdiği hiçbir kitap hakkında, “O’ Kitabı kendisinin koruyacağına dair” herhangi bir garanti vermemiştir! Örneğin Ortadoğu toplumlarından Benî-İsrail’e mensup elçiler aracılığıyla, Rabbimiz tarafından insanlığa yol göstermek için indirilen Tevrat ve İncil gibi, aslı İlâhî olan kitapları koruma görevi o toplumlara bu İlâhî kitapları tebliğ eden Peygamberlerden sonra, toplumun içinden çıkan “Ahbar” ve “Ruhban” denilen din adamları sınıfına verilmişti!

Fakat sonradan görülmüştür ki, Tevrat ve İncil gibi aslı İlâhî olan bu kitaplar, bizzat kendilerine emanet edilen bu dinlerin kendi din adamları tarafından tahrip ve tahrif edilmiştir. (krş. 5/44. 9/31. 34. 57/24.) İşte bunun için olsa gerektir ki; Kurân’ın korunması görevi bu Ümmetin içinden çıkacak olan din adamı sınıfına verilmeyerek, Bizzât Yüce Rabbimiz tarafından üslenilmiştir! krş. 15/49. Gene ki de böyle olmuştur! Eğer aksi olsaydı: Allah korusun! Bugün elimizde sapasağlam, Kur’an gibi bir İlâhî kitap olamayabilirdi!

 

Kurân’ın İlâhî koruma altında olması ile alakalı olarak, dikkatinizi çekmek istediğim ikinci konuya gelince: Yukarıda verilmeye çalışılan bilgiler dâhilinde gördük ki, Yüce Yaratıcının koruma garantisi verdiği tek kitap, Kurân’ı Kerimdir. Bir başka deyişle: “O’nun önünden ve arkasından batıl gelmez, kısaca O’na batıl yaklaşamaz” ifadesi, sadece Kurân’ın bir sıfatıdır. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, Kur’an dışındaki İlâhî kitaplara dahi verilmeyen bu korunma garantisi, insanların kendileri tarafından yazılan kitaplar için kesinlikle söz konusu bile olamaz! Aksi takdirde böyle bir iddia da bulunan insanlar [3], Rabbimiz tarafından çok ciddî bir uyarı ile karşı karşıya kalırlar! “Kendi elleri ile yazdıkları kitabı Allah’ın kitabıymış gibi yansıtmaya çalışanlara, yazıklar olsun! … krş. 2/79.”   

 

Bu zâviyeden bakınca, 41. ve 42. âyetlerde şöyle bir mesajın da verildiğini anlıyoruz: “Ey kendilerine uyarıcı mesajlar içeren Kur’an âyetleri geldiği halde, bu İlâhî mesajları anlamak için hiçbir çaba göstermeyerek veya bu İlâhî mesajların âdetâ üzerini örterek, yahutta onu anlam ve amacından saptırmak için, O’na farklı misyonlar yükleyerek, Kurân’ı etkisiz hale getireceklerini düşünenler!

 

 Hiç heveslenmeyin! “Zîrâ uyarı yüklü âyetlerden oluşan bu kitap, elbette ki, gücü sınırsız olan Allah tarafından indirilmiş ve O’nun tarafından da, korunan bir kitaptır. Bundan dolayı O’ kitabı amacından saptırmak için açıktan veya gizlice yapılan hiçbir teşebbüs, bu güne kadar başarılı olamamıştır, bundan sonra da, olamaz!” Yüce Yaratıcının insanlığa hidayet rehberi olarak indirilen Kurân’a karşı yapılmaya çalışılan her türlü suikastın sonuçsuz kalacağını haber veren bu âyetlerden sonra, şimdi de, bu âyetleri takip eden, Kurân’ı insanlığa tebliğ etmekle görevlendirilen Allah elçilerinin karşılaştıkları sıkıntılardan bahseden âyetin geldiğini görüyoruz. Ama bunun için bir sonraki makalemizi beklemek durumundayız!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım! Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda üzerinde yaşadığımız bu mavi küre, hâlen kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için bir fırsat, hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

 (Gelecek yazımızda, Fussilet suresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

 

Yaşar GÜLAÇTI. 21. Ocak. 2017. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

 

 

[1] Örnek olarak şu âyete dikkatinizi çekmek istiyorum! Ve(o gün Resul diyecek ki): “Ya Rabbî! Benim kavmimden bazıları bu Kurân’a (mânası ile lafzını ayırarak) âdeta devri geçmiş bir hitap muamelesi yaptılar-yapacaklardır! krş. 25/30.

Âyet metninde geçen “ Mehcûrâ”  ifadesini, “bir sayıklama bir hezeyan gibi gördü” Şeklinde de anlamamız mümkün olduğu gibi, “bir şeyden mahrum olmayı değil, yanı başında olduğu halde ona sırt dönmeyi ifade etmek” şeklinde de anlayabiliriz! Tıpkı şu âyette sözü edilenlerin durumunda, olduğu gibi: “ Tevrat’ ı taşıma sorumluluğu kendilerine verilip de, sorumluluğunu yerine getirmeyenlerin durumu, kitaplar yüklenmiş, (fakat sırtındakinin değerinden haberi olmayan) merkebin durumu gibidir.” krş. 62/5.

Bu Kurân âyetlerini anlam ve amacından saptırdıkları için kendilerinden şikâyet edilenler, yani özne olan Kurân’ın İlâhî mesajlarını yok sayanlar,  O’nu anlaşılması zor diyerek nesneleştirip hayattan dışlayanlardır. Tarihi kaynaklar incelendiği zaman görülecektir ki; Bu Kurân’ın özne olmaktan çıkartılıp nesne haline getirilmesi durumu, dört aşamada,  gerçekleştirilmiştir! Bunlar:

A: Anlam üretilmeyince, var olan anlamda tüketilmiştir. Çünkü üretimi devam etmeyen her şey, günün birinde tükenir. Tıpkı (hazıra dağlar dayanmaz!) özdeyişinde ifade edildiği gibi.

B: Tüketilen anlamdan doğan, vicdanlardaki açık-boşluk, (lâfzî okumanın) formu yükseltilerek kapatılmıştır. Örneğin, güzel ses ve mûsikî ile!

 C: Sonunda yüceltilen bu lâfzî form, anlamanın konusu olmaktan çıkıp nesneleşmiştir, yani lafız mananın yerini alarak, mâna ikinci plana atılmış, hattâ belki de tamamen unutulmuştur!

D:  Nesneleşen, form’a(yani manadan yoksun kalan lafza) ise, mukaddes fakat âdetâ ölü metin muamelesi yapıldığı için midir? Nedendir? Kurân, daha çok ölüler için okunan bir kitap gibi muâmele görmeye başlamıştır.

Kurân’a karşı Müslümanların, özellikle de, Müslüman Türk dünyasının bakış açısını yansıtan, yukarıdaki tespit’in sebepleri üzerinde, yıllarca beynimi çatlatırcasına kafa yordum, kendi kendime neden diye sordum? Cevabını ise, bir ölçüde, bizim Kurân’a karşı, belki de iyi niyetimizden dolayı, aşırı temkinli yaklaşımımızda buldum. Örnek vermek gerekirse: klasik tefsirlerdeki aşağıdaki âyetlerin yorumundan, çıkartılan “abdestsiz Kurân’a dokunulamaz” hükmü gibi bir takım hükümler olduğunu düşünmeye başladım!

Hiç şüphesiz ki, O’ (Kur’an) muhatabına değer yükleyen bir hitaptır. Korunmuş bir kitap içindedir. O na ancak (iyi niyetli olanlar yani niyeti dürüst) temiz olanlar dokunabilir. O’ Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. bkz. 56/77.78.79.80.

Birinci âyette ki “Kerim” sıfatının Kurân’ı nitelediği tek yer bu âyettir! Bu durumu, Kurân’ı, kıraat etmek yani okumak olarak anladığımız için, Kerim sıfatının okuyanı da nitelediğini, bundan dolayı da “O’ muhatabı na değer yükler” şeklinde bir mana verdiğimizi ifade etmek isteriz!

Vâkı’a suresinin bu âyetlerindeki abdest ve Kurân ilişkisine gelince: Bu âyetleri, 26/111.112. ışığında değerlendirir sek,”O nu kaynağında tahrip etmek için hiçbir şeytani güç O’na el uzatamaz” anlamına geldiği rahatlıkla görülebilir! Ve yahutta, 15/9. âyetinde buyurulan “Elbette ki bu uyarıcı mesajı (Kurân)’ı, indiren Biziz; onu (Kıyamete kadar) koruyacak olanda, elbette ki Biz olacağız” âyetinin ışığı altında değerlendirirsek: Bu âyetlerin Kurân’ın korunması ile ilgili olduğunu görürüz! Yoksa bu âyetin Mushaf’a,  abdestli dokunmanın hükmü ile hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü:

1. Bu âyetin indiğinde henüz elde “kitap” denilebilecek bir ”Mushaf” bulunmamaktaydı.

 2. O dönemde henüz abdesti farz kılan Mâide, 6. inmemişti.

3. Âyetin hitap bağlamı, Müminler değil, belki de kötü niyetli şetânî güçler ve kâfirlerdir.

4. Âyetin konusu insanlar değil, kötü niyetli cinnîler gibi, görünmez-bilinmez varlıklardır. [ Çünkü Kurân’ı kaynağından, son muhâtabına ulaşıncaya kadar, O’nu tahrip etmek veya amacından saptırmak için fırsat kollayan, şeytânî güç odakları her zaman mevcuttur. Onun için Rabb’ımız şöyle buyurmuştur: (Ey muhatap) Kurân okuyacağın zaman, kovulmuş şeytan’dan,(şeytan’ın şerrinden) Allah’a sığın. bkz. 16/98.]

 5. Âyetteki temizlik: maddi değil, 3:55, 8:11, 9:103 gibi, bir çok âyette kullanıldığı üzere, Manevi temizlik tir, ki vahyin sayfaları da “temiz sayfalar” olarak anılır,98:2. 

 6. Cümle İnşa, değil haber cümlesidir. Yani “dokunmasın” değil,  istese de dokunamaz denilmektedir.

 7. Âyet ahkâm âyeti değildir, çünkü söz konusu âyet Mekkî dir.

8. Meknûn kitap, yani  “korunmuş /saklanmış kitap” elle tutulup gözle görülemez. Bu bağlamda, “Burûc” suresine bir göz atalım; Hepsi bir yana, O, (vahiy yani Kurân) şerefli bir hitaptır. (Bunun için de) O’ (hitap-kitap) tarifsiz bir hafızada, koruma altına alınmıştır. bkz.85/21.22. Yani ne insan ve nede cin şeytanları, o kaynağa ulaşıp onu bulandıramazlar demektir.  (“Levh’ü mahfuz” akıl sır ermez korunmuş bir ana kartın veya “sınırsız bir merkezî belleğin” ifadesi, hatta vahyinde, içerisine dâhil olduğu,  bütün kâinatın kaydının tutulduğu İlâhi bilginin kayıtlı tabiatı olarak düşünülebilir!  Bu tıpkı şuna benzer; insan hafızası nasıl kalemle kâğıtla izah edilemezse, buradaki” levhi mahfuz” kavramı da, Hz. Peygamberin Kurân’ı yazdırması veya daha sonra diğer insanlar tarafından yazılan ve basılan Kurân-Mushaf nüshaları ile ifade edilemez.)

Görüldüğü gibi âyetler Kurân’ın, yani Vahyin ana kaynağından hedef kitleye ulaşıncaya kadar İlahi kontrol altında olmasını ve bu işin emin ellerde olduğunu, haber veriyor.  Bu zaviyeden bakınca, iyi niyetle Kurân’a ulaşmak isteyen insanların önünde herhangi bir engel olmadığı gibi, Kurân’a ulaşıp onu anlamaya çalışmak öyle zor ve tehlikeli falan da değildir! Fakat klasik yorumlar “Belki de Kurân’ı yüceltme arzusu ile” O na dokunmak için, aşırı temkinli bir yorumla, abdest şartını getirince, insanlar O na ulaşmada sıkıntıya düşmüşlerdir.  Hatta O na dokunmaya korkarak, onu,  insanlardan, oldukça yüksekte, yani uzakta durması gereken “Mukaddes” ulaşılamadığı için de ölü bir kutsal metin olarak görmeye başlamışlardır. Şimdi, düşünüyorum da, kaş yaparken, göz mü, çıkarttık acaba! Hani, Nasâra’ nın Hz. Îsa’ a.s. ‘a karşı sevginin dozunu kaçırıp, O na insan demeye kıyamayarak, önce Allah’ın oğlu, sonrada Tanrı demeye başlamaları gibi. Yahutta aslın da uçmayan şeyhini, müridinin uçurması gibi! Malum, ya “şeyh uçmaz mürit uçurur” derler! İşte yukarıdaki tespitlerimizi de, Kurân âyetlerinin anlam ve amacından saptırmanın değişik şekilleri olarak düşünebiliriz!

[2] “Kefera” veya “küfür” kelimelerinin lügat manasının “üstünü örtmek” olduğunu, düşünerek bu manayı verdik!

 

[3]  Bizim bu uyarıda bulunmamızın sebebi: Tarihi süreçte, İslam toplumunun içerisinden de, kendi yazdığı kitap için “benim yazdığım bu kitabın önünden ve arkasından batıl yaklaşamaz” ifadesini kullanma cesaretini gösteren bazı insanların olduğu konusunda, bir takım bilgilerin varlığına dair duyumlarımızdır! Bir insanın sadece Kur’an için söz konusu olan böyle bir sıfatı, kendi yazdığı kitabı için kullanması, çok düşündürücü ve düşündürücü olduğu kadar da tehlikeli bir iddiadır!

 

 

Yazarın Diğer Yazıları