N E V Â 52./XIV.

 

N E V Â 52./XIV.

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

MAALESEF! ALLAH’IN KUR’AN ARACILIĞI İLE VERMEK İSTEDİĞİ İLÂHÎ NMESAJLARI, İNSANLARA TEBLİĞ ETMENİNDE BİR BEDELİ OLMAKTADIR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

مَا يُقَالُ لَكَ إِلَّا مَا قَدْ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِن قَبْلِكَ إِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ أَلِيمٍ{43}

(Ey elçi! Ey muhatap! Kendilerine Vahyi tebliğ ettiğin insanlar tarafından) Sana söylenenler: Senden önceki Allah elçilerine söylenenlerden başka bir şey değildir. (Buna rağmen) hiç şüphesiz ki, senin Rabbin, hem engin bir bağışlayıcılığın ve hem de (hak edenler için) can yakıcı bir cezanın da sahibidir! 41/43.

 

عِقَابٍ -Ikâb”Takip etmek” gibi, bazı kalıpları güzel Türkçemizde de kullanılan bu “Ikâb” kelimesinin aslı Arapça olup, lügat olarak şu manalara gelmektedir: Arka, Arkadan gelen, Ayağın ökçesi, yani arka kısmı, Sonraki doğan çocuk, Her nesnenin sonu, Tavşancıl kuşu, Darağacı-Çarmıh, İşkence aleti, ve işkence, Kuyu duvarındaki yumru taş, Havuz içindeki su yolu, Büyük bayrak-alem-flama, Azap-mihnet- zorluk, Azap etmek, Dağ arasındaki yokuş, yol-patika, Nöbet-nöbet tutmak, Kabın dibinde kalıp tekrar satıcıya iâde edilen her şey, Hâkim’in arka arkaya aynı kararı vermesi ve Büyük kaya parçası gibi daha birçok manaya gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap) Biz âyetin son bölümünde geçen bu kelimeye, ana metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak “senin Rabbin, hem engin bir bağışlayıcılığın ve hem de (hak edenler için) can yakıcı bir cezanın da sahibidir! Şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Allah resulü ve arkadaşlarının en çok sıkıntı çektikleri dönem olan Mekke döneminin sonlarında inen bu âyet, öncelikle son elçi Muhammed as. olmak üzere, her zaman diliminde ve dünyanın her yerinde İlâhî mesajları insanlığa tebliğ etmek isteyen, Vahyin, bu bağlamda, tabi ki, Kurân’ın tebliğcilerine şu mesajı vermektedir: “Ey Allah’ın insanlığa yol gösteren bir hidayet rehberi olarak indirdiği Vahyin ve bu bağlamda, tabii ki, O’nun en son ve en mükemmel örneği olan Kurân’ın içerdiği İlâhi mesajları, hem cinsleri olan insanlara tebliğ etmek için çırpınanlar! Hiç şüpheniz olmasın ki, başta en yakınlarınız olmak üzere, sizin Kur’an hakikatlerini tebliğ etmeye çalıştığınız bu insanlar, kendilerine tebliğ edilen bu hakikatleri hemen kabul edecek değillerdir! Hatta yapmak istediğiniz bu görevinizden dolayı, bu insanlar sizi dışlayacaklar, taşlayacaklar! Belki sürgün etmeye, belki de hapsetmeye yeltenecekler! Hattâ belki de sizi öldürmek için tuzaklar kurup suikastlar düzenlemeye bile kalkışacaklardır!”

 

Bizim bu mesajı nereden çıkarttığımıza gelince: Bu mesajın kaynağını uzaklarda aramaya gerek yok! Çünkü mesaj, hemen önümüzdeki 43. âyetin içerisinde mündemiç bulunmaktadır. Dikkatle bakıldığı zaman görüleceği gibi, o âyette şöyle buyurulmakta idi: “(Ey elçi! Ey muhatap! Kendilerine Vahyi tebliğ ettiğin insanlar tarafından) Sana söylenenler: Senden önceki Allah elçilerine söylenenlerin benzerlerinden başka bir şey değildir.” Pekî, bu âyetin ilk muhatabı olan, Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed as.’ dan önceki elçilere neler söylenmişti?  O’ Allah elçileri sadece kendilerine Vahyedilen İlâhî mesajları tebliğ ettikleri için, başta en yakınları olmak üzere, çevrelerinde bulunan insanların nasıl bir tepki ve muamelesi ile karşılaşmışlardı? Bu konuda Kurân’ı Kerîm de oldukça detaylı bilgiler bulunmaktadır. Bunların arasından birkaç örneği sizinle paylaştıktan sonra, geri kalanları sizin öğrenmek için göstereceğiniz merak, istek ve arzunuza bırakarak, bu soruları cevaplamaya çalışacağız! İşte bahsettiğimiz o birkaç örnek:

 

Biz bu örnekleri kronolojik sıraya göre vermeye çalışacağız. Bu tarihi sıralamaya göre: İlk olarak, Yüce Yaratıcının insanlığa doğru yolu göstermek için indirdiği, uyarı yüklü mesajları tebliğ ettiği zaman, Nuh as.’a, kendi halkının neler yaptığından bahseden âyetlere bir bakalım! Hz. Nuh’ insanlığa yol göstermesi için Rabbimiz tarafından gönderilen İlâhî mesajları kendi halkına tebliğ etmeye başladığı zaman, başta en yakınları[1] olmak üzere kavmi kendisine şöyle demişlerdi: “Ey Nuh eğer bu söylediklerine bir son vermezsen! (Şunu bil ki), taşlanarak susturulacaksın! (bkz. 26/116.) Bununla da yetinmeyen Nuh’un kendi halkı, “Nuh as.’a çok büyük tuzaklar kurarak suikastlar düzenlemişlerdir! (krş. 71/22.)

 

Bu bağlamda göstermek istediğimiz ikinci örnek olarak, halkını hidayete çağıran Salih as.’ın başına gelenleri nakledebiliriz: Salih as. kendisine indirilen İlâhî vahyi tebliğ etmeye başladığı zaman, kendi halkı tarafından dışlanıp taşlanan, kendisine tuzaklar kurulup, suikastlar düzenlenen Allah elçilerinden biridir! Salih as.’a, karşı halkının neler yaptığı, Neml suresinde şöyle beyan edilmektedir: (Salih’as.’ın uyarılarla yüklü İlâhî mesajları tebliğ ettiği halkın yaşadığı) O malum kentte, durmadan bozgunculuk yapan (fakat iktidar ve serveti de ellerinde bulunduran) dokuz elebaşı, yani dokuzlu bir çete vardı! Onlar (kendi aralarında)Allah adına yemin ederek, dediler ki: “Salih’e ve yakınlarına, geceleyin baskın yapıp, işlerini bitirelim! Ardından da; O ve yakınlarının kanını dava edeceklere, ‘Biz O’nun ve âilesinin ortadan kaldırılmalarına asla karışmadık’ diyelim” (bu durumda bile insanlar bize inanmak zorundadırlar[2]!) Çünkü biz (bu halkın gözünde) özü sözü doğru olarak bilinenleriz!” Demişlerdi. …(krş. 27/48. 49. 50.)

 

Bu konu da vereceğimiz bir başka örnek olarak ise İbrahim as.’ı zikredebiliriz! İbrahim as. İnsanlığa doğru yolu göstermek için kendisine indirilen İlâhi Vahyi tebliğ etmeye başladığı zaman, kendisini gökyüzündeki, Yüce tanrının yeryüzündeki oğlu olarak tanıtan, eli kanlı Nemrut diktatörünün zulmü altında inim inim inlemelerine rağmen, kendi halkı olan Babil toplumu, İbrahim’e şöyle demişlerdi: “O’nu yakarak öldürünüz! (krş. 21/68.)” Hatta İbrahim as.’ kendi babasına “babacığım şeytana kulluk yapma, yani Nemruta kul olma” dediği zaman, öz babası bile “Ey İbrahim eğer bu söylediklerine bir son vermezsen, yemin olsun ki, seni öldüresiye taşa tutarım” diyerek tehdit etmişti!(krş. 19/44. 46. 37/97.) Bu tehditler üzerine, İbrahim as. “Ben Rabbimin bana emrettiği gibi, sadece Kendisine kulluk yapabileceğim bir yere gitmek istiyorum” diyerek yurdunu yuvasını terk etmişti! (krş. 37/98. 99.)

 

Konu ile ilgili diğer bir örnek: Musa as. Allah’ın kendisine indirdiği İlâhî Vahyi, kendisini gökteki ulu tanrının yeryüzündeki oğlu olarak tanıtan Firavun ve yandaşlarına tebliğ ettiği zaman, Firavun ve onun yandaşları, “Musa’ya inananların erkeklerini öldürüp, kadınlarını da sağ bırakarak hayâsızlığa zorlayınız” demişlerdi. Arksından da Firavun, “Siz Musa’ yı bana bırakınız O’nu ben öldüreyim” diyerek tehditte bulunmuştu[3]! (krş. 41/25. 26.)

 

Diğer yandan, Zekeriya as.’ın, kovuğuna sığındığı ağaçla birlikte testere ile biçilmesi, O’nun oğlu olan bir başka Allah elçisi Yahya as.’ın, âdeta bir koç gibi boğazlanarak, başının bir tepsi içinde, Zamanın işgal ve zulüm devleti olan Roma valisine takdim edilmesi de, İlâhi Vahyi tebliğ eden Allah elçilerinin başlarına gelenlerin en dramatik örnekleri olarak karşımızda durmaktadır! Nihayet İsa as.’ın Roma işgal devletinin askerleriyle işbirliği yapan, Yahudi din adamları[4]ve kendi halkı tarafından çarmıha gerilmek istendiğini veya çarmıha gerilerek öldürüldüğünü, Hem İlâhî kitaplar, hem de tarihi kaynaklar bize haber vermektedir!

 

Son olarak Rabbimizin indirdiği hidayet rehberi olan Kurân’ı tebliğ etmeye başladığı zaman, başta en yakınları[5]olmak üzere, kendi halkı olan Kureyş kabilesinin, özellikle de Kureyş’in ümeyye oğulları koluna mensup olanların, son elçi Muhammed as.’a neler yaptıkları herhalde malumunuzdur! O’nu nasıl işkencelere, ambargolara tabi tutup, suikastlar düzenleyerek öldürmek istedikleri, nihayet çok sevdiği ana-baba yurdu olan vatanını, yani Mekke’yi bırakarak, Medine’ye hicret etmek zorunda bıraktıkları, hem İlâhî uyarılarla dolu olan Kur’an tarafından hem de tarihi kaynaklar tarafından haber verilmektedir! Netice de, bu konularla ilgili doğru bilgiye ulaşmak isteyen her insan, bu durumu başta çeşitli tarih kitapları olmak üzere değişik kaynaklardan rahatlıkla öğrenebilir!

 

Verilen bu bilgilerden sonra, (Ey elçi! Ey muhatap! Kendilerine Vahyi tebliğ ettiğin insanlar tarafından) Sana söylenenler: Senden önceki Allah elçilerine söylenenlerden (yani onlara söylenenlerin benzerlerinden)başka bir şey değildir. (Buna rağmen) hiç şüphesiz ki, senin Rabbin, hem engin bir bağışlayıcılığın ve hem de (hak edenler için) can yakıcı bir cezanın da sahibidir! 41/43.” âyetini daha iyi anlamış olmamızı veya anlayabileceğimizi ümit ediyorum!

 

Bu âyeti günümüze getirmeden önce, konu ile ilgili olarak akla gelmesi kaçınılmaz gibi görünen bir suâl’e cevap vermemiz gerekiyor! O suâl de şudur: “İnsanlar neden kendilerine doğru yolu gösteren Vahyin, bu bağlamda tabii ki, Kurân’ın, geniş halk kitleri tarafından anlaşılmasından korkarlar ve Vahyi, yani Kurân’ı kendilerine tebliğ etmek isteyen insanlara karşı çıkarlar?” Cevap: Gerek tarihi süreçte, gerekse de günümüzde görülmüştür ki, İlâhi Vahyin âyetlerinden oluşan Kitapları, anlama kastıyla okuyan insanlar, bu kitapları anlayabildikleri oranda bilinç kazanmaktadırlar. Bunun sonucunda da, bu insanlar akıllarını kullanarak soru sormakta ve mevcut din anlayışları da dâhil olmak üzere, çevrelerinde olup biten her şeyi araştırmaktadırlar! İşte bu durum; Vahyi yani Kurân’ı ve tabiidir ki, aslı Vahye dayalı olduğu halde, zaman içinde Vahiyle bağı kopartılan dinleri istismar edip, bu dinlerin rantından faydalanan, eli kanlı diktatör sömürgen ve faizcilerin sembolleri olan, Firavunları, Nemrutları, Tâğutları, Deccalları ve onların yandaşlarını rahatsız etmektedir!

 

Çünkü Vahyi yani Kurân’ı okuyup anlayan insanları kandırmak, sömürmek köleleştirmek, cariyeleştirmek kolay olmayacaktır! Esasen Vahiyden, yani Kurân’dan feyiz ve bilinç alan bu insanlar, sadece Allah’a kulluk yaptıkları için, kesinlikle kul’a kul olmazlar! Çünkü bu insanlar, kendilerinin Reâye, yani Sürüolmadıklarının farkına varmışlardır! Bundan dolayı da, bu insanlar hayatları boyunca, yani hiçbir zaman için gassal’in elinde bir meyyit olmayacaklardır! Kurân’ı okuyup anlayan bu insanlar, hiçbir zaman için, IŞİD’ci, FETO’cu, BOP’çu, hattâ saray soytarısı da olmayacaklardır! Kurân’ı okuyup anlayarak bilinçlenmiş olan bu insanlar, hukuksuz diktatoryal gücün önünde katiyen eğilmezler, fakat Hakk’ın (hukuk’un) önünde secdeye kapanırlar! Üstelik Kurân’ı okuyup anlayanlar, Tükürük’ü şerif, Nâlin’i şerif ve yanmaz kefen ticareti yapmak gibi kepazeliklere-rezaletlere de bulaşmayacaklardır! Kurân’ı okuyup bilinçlenen insanları sömürmenin imkânsız olduğunu gören yeryüzündeki tüm istismarcı, faizci, sömürgenler ve yandaşları, işte bunun için, tarih boyunca Vahyin-Kurân’ın okunup anlaşılarak insanlığa tebliğ edilmesine karşı çıkmışlar, halen de karşı çıkmaya devam etmektedirler!

 

Şimdide bu âyeti günümüze getirerek, bizlere verdiğini düşündüğümüz mesaja bir bakalım! Buna göre: Bugün Kurân’ın hayat dolu mesajlarını insanlığa ulaştırmak için çaba sarfeden kardeşlerimizin de, yukarıda bahsi geçen Allah elçilerinin karşılaştıklarının benzerleri ile karşılaşmaları sürpriz olmayacaktır! Yani bu kardeşlerimiz; Kurân’la verilmek istenen bu İlâhî mesajları tebliğ etmek istedikleri zaman, bizzat bu mesajları iletmek istedikleri insanlar tarafından, belki de en yakınları tarafından tepkiyle karşılanacaklardır! Bu tepkiyi haber veren yukarıdaki 43. âyetin verdiği mesaja göre; Kurân’ın mesajını insanlarla paylaşmak isteyen kardeşlerimizin, bu uğurda dışlanmayı, taşlanmayı, hapsedilmeyi, sürgün edilmeyi ve belki de öldürülerek bedel ödemeyi göze almaları gerekecektir, diyebiliriz! Allah’u âlemü bissavab-işin en doğrusunu, elbette ki Allah bilir!

 

Şimdide gelelim âyetin son bölümündeki إِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ أَلِيمٍ –Le Zû Mağfiretin Ve Zû Ikâbin Elîm” yani “. (Buna rağmen) hiç şüphesiz ki, senin Rabbin, hem engin bir bağışlayıcılığın ve hem de (hak edenler için) elbette ki, can yakıcı bir cezanın da, sahibidir!” ifadesine:

 

Bizim anlayabildiğimiz kadariyle, bu ifade oldukça enteresan bir şekilde dizayn edilmiştir! Görüldüğü gibi burada, önce Yüce Yaratıcının affediciliğine tekitli, yani çok etkili[6] bir vurgu yapılırken, hemen arkasından da, O’ Yüce Yaratıcının aynı zamanda, “hak edenler için elbette ki can yakıcı bir cezanın da sahibidir!” denilmektedir. Böylelikle Allah’ın, hak ve hukuku çiğneyenlere, hak ettikleri cezayı vereceğine dair, çok daha şiddetli[7]bir vurgunun yapılmış olduğu görülüyor! Eğer Allah’ın affı mutlak, yani kayıtsız şartsız olsaydı! Âyette affın ardından şiddetli azap tehdidi gelmezdi! Buradan anlıyoruz ki; Allah’ın affediciliği mutlak, yani kayıtsız-şartsız değildir! Aksine Rabbimizin hak ve hukuku ihlal eden insanları affetmesi şarta bağlıdır! Yani bu âyetten, Allah’ın insanı ancak belli şartlar altında affedeceğini anlamış oluyoruz! O zaman akla şöyle bir soru gelmektedir: Allah’ın insanı affetmesinin şartları nelerdir?

 

Bu sorunun cevabını daha iyi anlayabilmemiz için, öncelikle bir insanın özgür seçimi ile yaptığı eylem ve fiilleri sonucunda, bahse konu olan kişinin iki çeşit hak ve hukuk ihlalinde bulunabileceğini bilelim. Bunlar: A=Yüce Yaratıcı olan Allah’ın hakkı! B= Kendisi gibi yaratılmış olan diğer mahlûkâtın hakkıdır! İnsanın ihlal ettiği bu mahlûkât haklarını da, iki guruba ayırabiliriz. İnsanın ihlal edip çiğnediği bu haklar, öncelikle kişinin hem cinsleri olan insanların hakları, yani kul haklarıdır! İkinci olarak ta tabiatta bulunan Allah’ın yarattığı her çeşit varlığa karşı yapılan hak ve hukuk ihlalleridir! Yapılan bu kısa tasniften sonra, şimdi Allah insanı hangi şartlarda affeder veya affetmez, daha rahat anlayabiliriz diye düşünüyorum!

 

Eğer bir insan direkt olarak Allah’ın hak ve hukukunu ihlal ederse; Bu durumda yapacağı tevbenin samimiyetine göre, kişi Allah tarafından affedilebilir! Yani Allah kendi yarattığı kul olan insan tarafından gasp edilen Kendi haklarından vazgeçebilir! Fakat kişi kendisi gibi yaratılmış insan olan hemcinslerinin hak ve hukukunu ihlal ederse, yani kişi kul hakkı yerse, Allah bu işin affına karışmaz[8]! Burada affetme yetkisi sadece hukuku ihlal edilip hakkı yenen kullara yani insanlara âittir[9]! Bu durumda helâlleşmenin yolu: Kişinin hak ve hukukunu ihlal ettiği diğer insanların önce ihlal ettiği tüm haklarını iade ettikten sonra, teker teker o insanlardan helâllik almasıdır! İnsanların gasp edilen-el konulan, çalınan, çarçur edilen peşkeş çekilen maddi hakları, iade edilmeden, yalan ve iftira ile yıpratılan manevi şahsiyetleri tamir edilmeden, “hakkını helâ et kardeşim! Yahutta Rabbim ve Milletim beni affetsin” sözünün, Allah ve insanlar katında hiç bir değeri yoktur! Bu söz sadece sembolik-nostaljik bir değer ifade etmekten başka hiç bir şeye de yaramaz!

 

Bizim İlâhî mesajlardan anlayabildiğimiz kadariyle; Hak ve hukuku ihlal edilen diğer varlıklar da böyledir! Esasen bu varlıkları biz kamunun ortak değerleri[10] olarak düşündüğümüz için, yukarıda ihlal edilen ferdî hakların aksine bu durumu biz bir toplumun, bir milletin top yekûn hak ve hukukunun çiğnenmesi olarak düşünüyoruz! Dolayısı ile de çiğnenip ihlal edilen bu toplumsal hak ve hukukun affı çok daha zor, hatta belki de imkânsız gibidir, diyebiliriz! Bunun için sorumluluk duygu ve bilinci (yani takvâ) ile hareket eden insanların, kamu görevi üslenmekten çekindiklerini, hattâ mecbur kalmadıkça da bunu kabul etmediklerini görüyoruz[11]! Bizim algılayabildiğimiz kadarıyla, bu 43. âyetteki “ Hiç şüphesiz ki, senin Rabbin, hem engin bir bağışlayıcılığın ve hem de (hak edenler için) elbette ki, can yakıcı bir cezanın da, sahibidir!” ifadesindeki şartlı affın, bunları da düşündürmesi lazımdır!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım! Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda üzerinde yaşadığımız bu mavi küre, hâlen kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için bir fırsat, hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

 (Gelecek yazımızda, Fussilet suresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

 

Yaşar GÜLAÇTI. 29. Ocak. 2017. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Kurân ve diğer tarihi kaynaklardan edinilen bilgilere göre, başta karısı ve oğlu olmak üzere, Nuh as.’a en yakınları dahi inanmamışlardı!

 

[2] Söyledikleri sözün yalan olmasına rağmen insanların kendilerine inanmak zorunda olduğuna inanacak kadar kendilerine güvenen bu insanların, böyle bir kanaate sahip olmalarının sebebi ne olabilir? Bu insanların böyle düşünüp, böyle konuşmalarına sebep olan şey: Toplumun geneline âit olan Mülk’ün, yani kamusal güç ve servetin kendi kontrollerinde olmasıdır! Bunun bir sonucu olarak, tabii ki, tüm basın yayın ve enformasyon kaynaklarının da, kendi ellerinde olmasıdır! Bizim böyle bir yorumda bulunmamızın sebebi: Günümüzde de, aynı şartların geçerli olduğunu görüyor olmamızdandır! Açık-seçik güzümüzün önünde cereyan eden birçok olay, iktidar gücünü elinde bulunduranların borazanı haline gelen, sözde medyanın koro halinde, yaptıkları yayınlar yüzünden, bir müddet sonra, tam tersi bir algıya bürünmektedir! Yani devletin gücü ile medyanın gücü birleşince, siyah beyaz oluyor, beyaz da simsiyah olarak algılanabiliyor! Kısaca, hakk, batıl olarak, batıl da hakk olarak görülebiliyor!

 

Yukarıdaki âyetlerden anlıyoruz ki; Bu durum sadece çağımıza âit, yani bize has bir durum değilmiş! Aksine binlerce yıl öncesinde de, Salih as.’a, karşı, kendi halkının neler yaptığını haber veren Neml suresinde  (Salih’in uyarılarla yüklü İlâhî mesajları tebliğ ettiği halkın yaşadığı) O malum kentte, durmadan bozgunculuk yapan (fakat kamu güç ve otoritesini ellerinde bulunduran) dokuz elebaşı, yani dokuzlu bir çete vardı! Onlar (kendi aralarında) Allah adına yemin ederek, dediler ki: “Salih’e ve yakınlarına, geceleyin baskın yapıp, işlerini bitirelim! Ardından da; O ve yakınlarının kanını dava edeceklere, ‘Biz O’nun ve âilesinin ortadan kaldırılmalarına asla karışmadık’ diyelim! (Esasen insanlar bize inanmak zorundadırlar! Çünkü her konuda olduğu gibi, bu konuda da, halkın bilgi edinebileceği tüm kaynaklar, nasıl olsa bizim kontrolümüz altındadır” şeklinde düşünüyorlar!

 

[3] Bu tehditlerin büyük bir kısmı, sadece tehdit düzeyinde kalırken, bazı tehditlerin de, bil fiil gerçekleştiğini yine Kur’an haber vermektedir: Örneğin Kur’an İsrail oğullarının kendilerine gelen bazı Allah elçilerini katlettiklerini beyan etmektedir! (krş. 2/91.)

 

[4] Bu bağlamda, Vahyi yani Allah’ın âyetlerini tebliğ etmek için çaba harcayan (başta Allah elçileri olmak üzere) tüm bu tebliğcilere karşı çıkanlar dikkatle incelendiği zaman, görülecektir ki: Bu insan tipinin hepsinin ortak bir özellikleri vardır. O ortak özellik de, bu adamların tümünün ya din adımı olması, ya da, dini koltuk için, yani dini geçim ve seçim malzemesi yaparak istismar eden siyasetçiler olmasıdır! Tarihi iyi inceleyiniz; göreceksiniz ki, İbrahim’i ateşte yakmak isteyenler de, Musa ve Yusuf’u öldürmek isteyenler de, İsa’yı çarmıha germek isteyenlerde, Yahya ve Zekeriya’yı boğazlayanlarda, Muhammed as.’ı öldürmek isteyenlerde, hep aynı insan tipidir! Ayrıca bugün Kurân’ı tebliğ etmek için çaba harcayan insanlara karşı çıkanlar da, hep aynı insan tipi, yani bu adamların tümü ya din adımıdır, ya da, dini koltuk için, yani geçim ve seçim malzemesi yaparak istismar eden siyasetçi tipleridir!

 

[5] Allah Resulünün amcası Ebu Lehep kendisini öldürmeye yeltenirken, yine Resulüllah’ ın bir diğer amcası Abbas ve amcasının oğlu olan Akîl, Bedir de Allah Resulünü öldürmeye gelen, müşrik ordularının içinde yer almışlar, yani Allah Resulünü yok etmek isteyenlerle birlikte hareket etmişler ve ikiside Allah’ın elçisi ve arkadaşlarına esir düşmüşlerdir!

 

[6] Burada manayı güçlendirmek için gelen têkit’i ifade eden kelime “İnne” edatıdır.

 

[7] Buradaki daha şiddetli vurguyu sağlayan, “têkit lâm’ıdır”

 

[8] Yani kişi kalkıp bir kısım insanların malına, canına, namus şeref ve haysiyetine el atacak, çalıp-çırpacak, vurup-kıracak, hemcinslerinin kanını akıtıp-canına kıyacak, iftira edip-haysiyet cellâtlığı yapacak, durmadan yalan söyleyip, çifte standartlı-ikiyüzlü davranacak, zulmedip, insan haklarını çiğneyecek ve böylelikle kul hakkı yemiş olacak! Sonra da bu yaptıklarının hesabını vermeden, ihlal ettiği hak sahiplerinin hak ve hukukunu ödeyip onlardan helâllik almadan, aklına esince bir gün kalkıp yıllarca hukukunu ihlal ettiği insanların ve Allah kendisini affetmesini isteyecek! Ve Allah’ da böyle insanları affedecek! Öylemi? Bizim okuduğumuz bu kitap bunun tam tersini söylüyor! Krş. 99/7. 8. 53/38. .. 41. âyetler aralığı.

 

[9] Belki bir örnek olur ümidiyle, bu halelleşme konusunda yaşadığım bir olayı, özel bir konu olmasına rağmen, burada sizlerle de paylaşmak istiyorum! Bin dokuzyüz seksenli yıllarda doğduğum ve anne babamın yaşadığı K.Maraş merkeze bağlı Öşlü köyüne sıla’i rahim, yani anne baba ziyareti için gitmiştim. İkindi namazını müteakip, cami sofasında dinlenirken, yanımda bulunan akrabalarımdan Hasan usta (şoför Hasan Karaslan) “hocam, şu İsmail amca ile helâlleşmek istiyorum” diyerek, bahse konu yaşlı amcanın yanına doğru gitti. İsmail amca ile helâlleşmek için, yaptığı hak ihlâllerini bir bir sayarak, Ondan bu haklarını helâ etmesini istedi! Üç defa aynı durumu tekrar etmesine rağmen İsmail amca, hakkımı helal ediyorum demedi! Fakat Hasan ustanın hâlâ ısrar etmeye çalıştığını görünce, “dayıoğlu gel sana helâlleşmenin yolunu göstereyim” dedim! Yanıma gelince de, “cebinden bir miktar para çıkartıp avucuna almasını, sonrada bu parayı İsmail amcaya vermesini” söyledim. Ve arkasından da “İsmail amca, senden habersiz olarak, bağından üzüm, bostanından bostan, elmandan elma ve eriğinden erik yedik! Tam karşılığımıdır bilmiyorum ama! Şu parayı al ve artık-eksik hakkını helâl et”  demesini istedim! Hasan usta bu şekilde davranınca, İsmail amca (şimdi merhum) “helâl olsun Hasan’ım, helâl olsun Hasan’ım” demeye” başladı!!!!

 

[10] Burada kastettiğimiz ortak değerlere örnek olarak, bir ülkenin sahip olduğu, Madenler, Ormanlar, Akarsular, Göller, Denizler ve sahiller, canlı hayvan türleri ve bitkiler gibi yer altı yerüstü kaynaklarının tümünü sayabiliriz! Bunları kendileri ve yandaşları arasında paylaşan hatta çok uluslu şirketlere peşkeş çekenler, en büyük insan hakkı ihlâlcileri ve kul hakkı yiyicileridirler diyebiliriz!

 

[11] Hz. Ömer vefat etmeden önce bir gurup sahabî kendisini ziyaret ederek, “Ya Ömer vefatından sonra yerine halife olarak, oğlun Abdullah’ı tavsiye edebilirsin” diyorlar. Ömer şöyle cevap veriyor: “Bir âileden-bir evden bir kurban yeter!”

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları