Milleti İslâmiye’den Olma Şerefi

İman, biz Müslümanlara Rabbi Teâlâ tarafından bahşedilmiş olan bir lütfü ilahidir. Yani bizler Rabbimiz(cc)in dilemesi sonucunda İslâm’la şereflenmişizdir. Eğer Rabbi Teâlâ’nın bizlere lütfü ve keremi olmasa, yapacağımız ibadet ve taatlarla Rabbimiz(cc)in bizlere bahşetmiş olduğu bu nimetin şükrünü hakkıyla ifa edebilmemiz herhalde hiç mümkün olmayacaktır.

İslâm inancına göre, aynı dine inanan bütün Müslümanlar birbirlerinin kardeşidirler. Allah nezdinde bu kardeşlik, anne baba bir öz kardeşlikten çok daha efdaldir. Kur’ânı Kerimde bu gerçeklik Hucurât süresinde geçen bir âyeti kerimede şu şekilde ifade buyrulmaktadır:   “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (10. Âyeti kerime) Efendimiz (sav) de muhtelif hadisi şeriflerinde ‘Mü’minlerin birbirleriyle kardeş olduğu’ gerçekliğini defeatle ifade buyurmuştur. Söz konusu hadisi şeriflerin birinde Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Müslüman, asla kardeşine zulmetmez, onu kendi başına terk etmez, onu zelil etmez. Bir müslümanın bir müslüman kardeşini hakir görmesi kadar büyük bir kötülük yoktur.”  

İslâmî literatürde yer alan “millet” kavramı Avrupa’daki “millet” kavramından çok farklıdır. Modern dönemde Avrupa’da ortaya çıkan millet kavramının temel dayanağı “nation” kavramıdır. Yani aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluğa verilen isimdir. İslâmî literatürde ise “millet” kavramı genel olarak, etnik kökenleri, dilleri, renkleri ve yaşadıkları ülkeleri faklı olsa da, ‘aynı dine inanan insanların oluşturduğu birlikteliğe’ verilen isim olarak ifade edilmektedir. Farklı etnik kökenler ve renklere sahip olan Müslümanların oluşturduğu birlikteliğin bir diğer ifadesi ise “Milleti İslâmiye” kavramıdır. 

Asrısaadetten günümüze kadar gelen süre içerisinde var olan İslâm devletlerinin hemen hepsinde, farklı etnik kökenlere ve dillere mensup olan Müslümanlar, hatta gayrı Müslimler her zaman var olagelmiştir. Bu devletlerce, farklı etnik ve kültürel farklılıklara sahip olan Müslüman veya gayrı Müslimlerin varlığı, bazı istisnai dönemler hâriç, hiçbir zaman problem olarak görülmemiş, bilakis insanlar arasındaki renk, dil ve etnik farklılığın “Allah(cc)ın varlığının ve kudretinin bir göstergesi” olarak kabul edilmiştir. Bu anlamda Müslümanlar çeşitli ayeti kerime ve hadisi şeriflerde açıkça uyarılarak;  “Herkesin bir erkekle bir dişiden yaratıldığı, insanların birbirlerini tanımaları için farklı boylara ve kabilelere ayrıldığı, dolayısıyla yaratılış itibarıyla takva hariç hiçbir kimsenin bir diğer kimseye karşı üstün olmadığı” açıkça ifade edilmiştir. Bu uyarıların birinde Rabbimiz(cc) kerim kitabında şöyle ifade buyurmuştur: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, o’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”( Hucurât 13. Âyeti kerime) Veda hutbesinde ise bu gerçeklik Efendimiz (sav) tarafından şu şekilde ifade buyrulmuştur: "Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır." Söz konusu ettiğimiz âyeti kerime ve hadisi şeriflerden açıkça anlaşılan şudur: İnsanlar doğuştan eşittirler ve hukuk nazarında kimsenin kimseye bir üstünlüğü ve ayrıcalığı yoktur.

 Bu gerçekliklere rağmen, İslâm dünyasında kavmiyetçilik ve asabiyetçilik Emeviler döneminde kısmen de olsa öne çıkarak, Arap olmayan Müslümanlar “mevali” olarak ifadelendirilerek dolaylı da olsa ötelenmişlerdir. Buna rağmen İslâm dünyasında, son yüz elli-iki yüz yıl öncesine kadar çok fazla etnik ve kültürel temelli bölünmelere pek fazla rastlanmamıştır. Çünkü İslâm dünyasında Fransız inkılâbına kadar geçen sürede, zaman zaman asabiyetçilik ve kabilecilik duygularının öne çıktığı dönemler olsa da, bu duygular daha tam anlamıyla bölünme ve parçalanmaya sebep olmamıştır.  

Fakat ne var ki, Fransız inkılâbından sonra dünyaya yayılmaya başlayan etnik temelli “milliyetçilik” akımı Avrupa kıtasıyla beraber yavaş yavaş İslâm dünyasını da etkisi altına almaya başlayacaktır. Bunun sonucunda, XX. yüzyıldan itibaren İslâm dünyasında da yer yer etnik temelli bölünme ve parçalanmalar görülmeye başlanacaktır. Malum olduğu üzere, Osmanlı Devletinin parçalanmasının ve yıkılmasının en önemli sebeplerinden birisi de etnik temelli “milliyetçilik” fikridir. Osmanlı Devletinin yıkılmasından sonraki dönemde ise İslâm dünyası, maalesef tamamen parçalanarak Batılı emperyalist devletlerin siyasî ve ekonomik nüfuzu altına sokulmuştur.

Yukarıdan beri izah edilmeye çalışıldığı gibi, İslâm inancına göre, yaratılış itibarıyla herhangi bir ırkın bir diğer ırktan kesinlikle bir üstünlüğü ve imtiyazı yoktur. Efendimizin ifadesiyle bütün Müslümanlar bir tarağın dişleri gibi birbirleriyle eşittirler. Üstünlük ancak takva ile, Allah(cc)a yakınlık iledir.

Pekâlâ, bütün bu gerçekliklere rağmen, yani İslâmiyet’in kesinlikle etnik kökenli milliyetçiliği ve ırkçılığı yasaklamış olmasına rağmen, İslâm dünyasının bu parçalanmışlık tablosu da neyin nesidir? Şüphesiz bunun en önemli sebebi, maalesef ki maalesef İslâm ülkelerinde yaşayan Müslümanların bilerek veya bilmeyerek inançlarından uzaklaşmış olmalarıdır. Vakıa şudur ki, Müslümanlar olarak yeniden ayağa kalkabilmemiz, bizlerin kayıtsız-şartsız bir şekilde yeniden inançlarımıza dönebilmemize bağlıdır.

Netice itibarıyla ifade edecek olursak, bizler için “Milleti İslâmiye”ye mensup olmak dünyevî ve uhrevî şereflerin en büyüğüdür. Böyle bir isme ve vasfa sahip olmak, elbettedir ki her türlü etnik ve kültürel mensubiyetten çok daha kıymetlidir.

Vesselâm…  

 

Yazarın Diğer Yazıları