N E V Â 52/XV.

 

N E V Â 52/XV.

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

KURÂN’I ANLAMAMAK İÇİN! ÂDETÂ DİRENENLERİN! ÖNE SÜRDÜKLERİ MAZERETLERİN TÜMÜ GEÇERSİZDİR.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآناً أَعْجَمِيّاً لَّقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ أَأَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاء وَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ فِي آذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى أُوْلَئِكَ يُنَادَوْنَ مِن مَّكَانٍ بَعِيدٍ {44}

Eğer Biz bu Vahyi Arapça dışındaki dillerde okunan bir metin (bir kitap) olarak indirmiş olsaydık: O zaman kesinlikle “keşke O’nun âyetleri anlaşılabilir olsaydı, ne yani, (biz Araplar için) yabancı olan bir dil, Arapça gibimidir” derlerdi! Onlara de ki: O’ (Kurân) inanıp güvenme sorumluluğu taşıyanlar için bir yol gösterici ve şifa kaynağıdır! İnanıp güvenme sorumluluğundan kaçanlar için ise, (O’ Kurân’ın sesi) onların kulaklarına bir yük, bir ağırlık, gözlerine de (âdetâ) kör eden bir ışık gibidir! Onlar sanki “Kurân’ın sesini çok uzaktan geldiği için anlaşılamayan bir ses gibi” algılarlar! 41/44.

 

جَعَلْنَاهُ  – Cealnâhü” Arapça bir nâkıs fiil[1] olan bu kelime ل عَ جَ  - C. A. L.” kökünden gelmektedir. Kurân’ın birçok yerinde geçen bu fiil iyi anlaşılamadığı için bazı durumlarda, yanlış sonuçların ortaya çıkmasına da sebep olmuştur [2]! Çok anlamlı bir nâkıs fiil, yani yardımcı fiil olan bu “جَعَل  – Ceale” fiil’i, âdetâ girdiği kaba göre şekil alan bir sıvı gibidir! Bunun için de, bu tür fiiller çok değişik manalara gelmektedir. Şimdi birçok manaya gelebilen, bahse konu “Ceale” fiil’inin, manalarının belli başlılarından bazılarını kaydetmeye çalışacağız!

 

Bu fiil; Bir şeyi koymak, Arka arkaya veya üst üste dosdoğru sıralamak, Atamak-tayin etmek, Dönüştürmek, Bir veya birden fazla varlığı, başka bir varlığa dönüştürmek-halk, yani yaratmak, İnsanın yaptığı bir şeyin karşılığı olarak başka bir şeyi (örneğin ücreti) ona vermek, Hattâ kişinin işini yapması için görevliye rüşvet vermesi ve hayvan pisliklerini yuvarlayan böcek, gibi, daha birçok manaya gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Bu tür fiiller, çok değişik kalıp ve şekillerde, her yerde karşımıza çıkacaktır! Burada insanın aklına şöyle bir sorunun gelmesi kaçınılmaz gibi görünüyor: “Peki o zaman bu tür fillerin nerede hangi manaya geldiğini nasıl anlayacağız?” Aslında bu suâl’in cevabı o kadar zor olmasa gerektir diye düşünüyorum! Çünkü ehlinin çok iyi bileceği gibi, bu tür fiillerin kullanıldığı yerlerde, bahse konu olan fiil’in hangi manaya gelebileceğini çağrıştıran bir takım karîneler, muhakkak ki mevcuttur! Örneğin yukarıdaki âyette geçen  “Cealnâhü” fiil’i kesin olarak “İnzal etmek-indirmek” manasına gelmektedir [3]. İşte biz bu mülâhazaların tümünü dikkate alarak, 44. âyetin o bölümüne “Eğer Biz bu Vahyi Arapça dışındaki dillerde okunan bir metin (bir kitap) olarak indirmiş olsaydık!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

أَعْجَمِيّاً  – Âcemiyyen” kelimesi, kökü “A C M” olan ve bazı kalıpları (örneğin acemî kasap.. gibi) Türkçemizde de kullanılan bu kelimeden türetilen kelimeleri, Araplar; Beş yaşına girmemiş deve köşeği, Kuyruk sokumu, Arap alfabesindeki noktalı harfler, örneğin “Te” harfi gibi, Çekirdek ve Arap kelimesinin zıddı, yani Arap olmayan, Arapçanın dışında herhangi bir dil kullanan tüm insanları ifade etmek için kullanırlar! (Oysa bizde sadece İran kökenli olan insanlara yani Farslara “aslı Pers’dir” Acem denilmektedir) Ayrıca bu kelime; Dili iyi anlaşılamayan insanlar ve Arapçayı fesih yani anlaşılır bir şekilde konuşamayan insanları ifade etmek için de kullanırlar. (Ahterî+Lisanul’Arap) Biz 44. âyette geçen bu kelimeye metin içindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak “Arapça dışındaki diller” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Görüldüğü gibi bu 44. âyette kendi dillerinde indirildiği halde, Kureyş müşriklerinin “Kurân’ı anlayamadıkları veya Kur’an neden dünya da konuşulan herhangi bir dilde değil de, Arapça olarak indirildi” gibi bahanelerine cevap verilerek şöyle denilmektedir [4]! “Eğer Biz bu Vahyi, Arapça dışındaki dillerde okunan bir metin, yani kitap olarak indirseydik; O zaman kesinlikle “keşke O’nun âyetleri anlaşılabilir olsaydı, ne yani, (biz Araplar için) yabancı olan bir dil, Arapça gibimidir” derlerdi!

 

Şimdi tekrar hatırlarsak! Bu surenin beşinci âyetinde de, Kurân’ın ilk muhatapları olan Kureyş müşriklerinin “(Ey elçi) senin bizi davet ettiğin şeye karşı bizim anlama ve öğrenme kabiliyetimiz kapalı! Zâten kulaklarımızda da bir ağırlık vardır! Açıkçası seninle bizim aramızda bir engel bir perde vardır; Onun için sen elinden geleni geri koyma! (Buna karşılık) biz de bildiğimizden bir adım geri kalmayacağız” dediklerini görmüştük! Haydi, ana dili Arapça olmayanların (örneğin Türkler gibi) Kurân’ı anlama konusundaki zorluklarını, dolayısı ile de, bahanelerini bir ölçüde makul karşılasak bile [5], kendi dillerinde inen bir kitabı anlama konusunda bahane üreten Kureyş müşriklerinin bahanelerinin hiçbir geçerliliğinin olmadığı kesindir! Buna rağmen onlar bile, Kurân’ı anlama konusunda ayak sürüyebiliyorlar!

 

Bu 44. âyette geçen“O’ (Kurân) inanıp güvenme sorumluluğu taşıyanlar için bir yol gösterici ve şifa kaynağıdır!” ifadesini iyi anlarsak, Vahyin, yani Kurân’ın muhatabı olan insanların, Kurân’dan kaynaklanan bir problemden dolayı değil de, kendi kendilerinden kaynaklanan bir problemden dolayı Kurân’ı anlamadıklarını anlamış oluruz! Kısaca ifade etmemiz gerekirse; Kişinin psikososyal yani inanç ve ahlak durumu ve konuya verdiği veya vermediği önem, şahsın Kurân’ı anlayıp anlamaması ile çok yakından ilgilidir! Ne demek istediğimizi daha iyi anlatabilmek için, yine Kurân’a müracaat etmek zorundayız [6]! Örneğin Bakara suresinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Kendisi hakkında hiçbir şüphe bulunmayan bu kitap (Kur’an), ancak takvâ sahipleri, yani sorumluluk duygu ve bilinci ile hareke edip Allah’ın koruması altına girenler için bir yol göstericidir! (krş. 2/2.)

 

Görüldüğü gibi Rabbimiz Bakara suresinin bu âyetinde, kişinin Kurân’ı anlayıp Ondan istifade edebilmesini bir şarta bağlamaktadır! O şart ise, kişinin sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket edip, Allah’ın koruması altına germesidir! (Lâfzen takvâ sahibi olmasıdır).Yani kişinin Kurân’ı anlaması veya anlamaması, o şahsın Allah’ı ve Allah’ın kitabını ciddiye alıp almamasına bağlıdır! Bu âyetlerin mefhumu muhalifine göre, şöyle bir realite ortaya çıkmaktadır: Bir insan sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket etmiyorsa, bu Kur’an o adam için yol gösterici değildir!

 

Aslında bu durumu şu şekilde anlamamız gerekmektedir: Yaptığı hiç bir olumsuz fiil ve amelin sorumluluğunu kabul etmeyip, hep başkalarına yüklemeyi alışkanlık haline getirerek, kendisinin hatasız, yanlışsız, tertemiz her şeyin en doğrusunu bilen biri olduğunu düşünen bir insanın, Kurân’ın yol göstericiliğine de ihtiyacı olmayacaktır! Yani her hâlükârda sorumluluk almamayı maharet sayan bu insan tipinin: Kurân’ı anlamamasının sebebini de, Kurân’ın şu veya bu dilde ( yani Arapça vs.) olmasına bağlayarak, burada da sorumluluğu Kurân’a yüklemeye çalışması, topu taca atmaktan başka bir şey değildir! İşin özü bundan ibaret olup, aslında Kurân’ı anlamamakta direnenlerin ürettikleri geri kalan her türlü bahaneleri uydurma ve bu konuda dile getirdikleri mazeretleri de lâf’ı güzaftan ibarettir!

 

Şimdide 44. âyetin son bölümündeki İnanıp güvenme sorumluluğundan kaçanlar için ise, (O’ Kurân’ın sesi) kulaklarına bir yük, gözlerine de (âdetâ) kör eden bir ışık gibidir! Sanki onlar “Kurân’ın sesini çok uzaktan geldiği için anlaşılamayan bir ses gibi” algılarlar [7]!” İfadesi üzerinde biraz duralım! Devamlı vurguladığımız gibi, burada da takvâ’dan, yani sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan insanların bir başka özellileri ile karşı karşıyayız. Buradaki duruma göre, bir insanı duymaya ihtiyaç hissetmediği bir ses rahatsız ettiği için, kulağında ağırlığa, görmeye ihtiyaç duymadığı bir hakikat ise gözlerini rahatsız eden bir ışığa dönüşür!

 

Aslında insanın psikososyal yapısı ile alakalı olan bu durum, yukarıdaki âyete şu şekilde yansımıştı: “Kurân’ın sesi onların kulaklarına bir yük, gözlerine de (âdetâ) kör eden bir ışık gibidir! Yukarıdaki 44. âyette geçen bu kavramı, daha rahat anlayabilmemiz için, yine Kurân’a müracaat edeceğiz! Bu konuda bize yol gösterecek âyetlerden biri de, İsrâ Suresinin 82. ve Leyl suresinin yedi ve on birinci âyetleridir. O âyetlerde, şöyle buyuruyor, Yüce Yaratı:

 

“İşte Biz bu Kurân’ı, (sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket ederek) Allah’a güvenip, Kurân’a inananlar için, kalplere-gönüllere bir şifa, olarak indirdik! Fakat (yani) öbür yandan bu Kurân’ın, (sorumluluk duygu ve bilinci taşımayan) zalimlerin, sersemliğini artırmaktan başka da, hiçbir misyonu yoktur! (krş. 17/82.)”  Ve “Kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri [8] , kendisi için kolaylaştırırız! (krş. 92/7. ve 11. âyetler)” Görüldüğü gibi bu âyetlerden birincisine göre Kurân: Sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket eden insanların gönüllerine, bir şifa kaynağı, yani bu insanlar için bir, bilinçlenme, şuurlanma, aydınlanma, görevi yaparken, yine O’ Kur’an: Sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan, hak ve hukuk düşmanı, şeytan tabiatlı insanlarınsa, helâkine, hüsranına, yani daha çok sapıtmalarına sebep olacaktır! İkinci âyette ise bu durumun sebebi, “Kişinin kendi özgür tercihine Yüce Yaratıcının karışmayıp, saygı göstermesi, hattâ bu hususta kişiye o konuyu kolaylaştırmasının” olduğu görülüyor! 

 

Yukarıdaki âyetlerin ışığı altında düşündüğümüz zaman! Aslında sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan insanların, öyle bizim bilinçaltımıza kazındığı gibi, Allahsız, Din nedir, Kurân nedir bilmeyen insanlar değil! Bilakis devamlı Kurân’la haşir-neşir olan, belki de O’ Mushaf’ı şerifi elinden düşürmeyen, hatta durmadan hatim indiren kişiler olduğunu tahmin edebiliriz! Neden mi? Çünkü 17/82. âyette gördüğümüz gibi, “Bu Kurân’ın, (sorumluluk duygu ve bilinci taşımayan) zalimlerin, şaşkınlığını artırmaktan başka bir misyonunun olmadığı” beyan edilmektedir! Bu durum ise ancak o kişinin Kurân’ı okuması ve fakat O’nu ya yanlış anlaması, ya da, hiç anlama kastı olmadan, sadece savap kastiyle ölülerin ardından veya mezar taşlarının dibinde hatim indirmek için okumasıyla olabilir. Yani O’ Kurân’ı yaşadığı hayatın dışına itip, günümüzde olduğu gibi, bir ölü kitabı haline getirmesiyle olabilir!

 

Bu insanların Mushaf’ı ellerinden düşürmedikleri halde, Kurân’ın anlaşılmasına ve O’nun hayata müdâhil olmasına karşı tavır alıp mesafeli durmalarının sebeplerinden birinin de, (belki en önemli sebebinin de) Yüce Yaratıcının fıtraten insanoğluna yüklemiş olduğu misyonun gereği olarak, insana sunulan ve kendisinin de kabul ettiği emanetin[9] (yani akıl ve iradenin) ağır sorumluluğunu taşımaktan korkuyor olmalarıdır diye düşünüyorum! Çünkü Kur’an insanın kendi isteği ile yüklendiği bu sorumluluğun nasıl yerine getirileceğini gösteren bir kullanma kılavuzu gibidir!

 

Sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu insanlar, Kurân’la aralarına mesafe koyarak, bu sorumluluktan kurtulmanın yallarını arıyorlar! Buna rağmen eğer Kurân’ın sesi kulaklarına gelirse, o insanlar bu İlâhi mesajın sesini kendi kulaklarına bir baskı unsuru, bir ağırlık olarak algılıyorlar! Yok, eğer bu İlâhî mesajların görüntüsü gözlerine yansırsa, o zaman da bu görüntüler gözlerini kamaştırıp kendilerini rahatsız ediyor[10]! Tıpkı güneşin ışığından rahatsız olup gece piyasaya çıkan yarasalar gibi!

 

Yukarıda da, ifade edildiği gibi, Kurân’ı (aslında anlamak istemedikleri için) anlayamayanların öne sürdükleri mazeretler ve Allah’ın kitabı hakkında ortaya atmaya çalıştıkları bu ikircikli durumun, sadece Kurân’ın muhataplarına mahsus olmayıp, Rabbimizin daha önce indirdiği kitapların muhatapları için de, aynı durumun söz konusu olduğunu görüyoruz! Bu duruma örnek olarak, aşağıdaki âyette Musa as.’a indirilen kitaba (yani Tevrat’a) karşı Onun ilk muhatapları olan insanların takındıkları tavırdan da bahsedilmektedir! İşte o âyet:

 

 وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فِيهِ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مُرِيبٍ {45}

Şu kesin ki, Biz daha önce Musa’ya da kitap vermiştik. Fakat O kitap hakkında da ihtilaf edilmişti! Ve eğer Rabbin tarafından önceden tesis edilmiş bir sünnet-konulmuş bir yasa olmasaydı; (Bu işi yapanların) Hemen oracıkta işleri bitirilirdi! Buna rağmen onlar, O Vahiyle ilgili derin bir şüphe içindedirler! 41/45.

 

وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ  – Ve Levlâ kelimetün sebekat” bu cümlenin lâfzen Türkçemizdeki tam karşılı “Eğer geçmiş bir kelime olmasaydı” şeklinde olması lazımdı! Fakat biz biliyoruz ki, âyette geçen “Kelimeten” ifadesiyle, Sünnetullah denilen Allah’ın koyduğu değişmez yasalar[11] kastedilmektedir ki bu yasaların bir kısmı matematik-Fizik yasalar, bir kısmı da burada olduğu gibi sosyal yasalardır! Bu zaviyeden bakınca; Burada kastedilenin Yüce Yaratıcının insana lütfettiği iradeyi cüziyesine karışmayacağına dair ezelde verdiği söz-koyduğu yasa olduğu konusunda hiçbir kuşkuya mahal yoktur. Bu yasaya göre; Allah Cc., kul itâat’de etse, isyanda etse, Yüce Yaratıcının bu dünyada kuluna verdiği seçme özgürlüğünden dolayı, onun bu dünyada rızkını kesmeyeceğini, yaşam hakkına da müdahale edip hemen işini bitirmeyeceğini şöyle beyan etmektedir! “Kim ki küfür ve inkâr yolunu seçerse Onu da, azda olsa dünya hayatında metâlandırırız, yani dünyadan nasiplendiririz[12] !”

 

Eğer aksi söz konusu olsaydı; Allah gerek Musa as.’a gerekse Muhammed as.’a ve gerekse de diğer elçilere indirdiği kitaplara şaşı bakıp, o kitapları amacından saptırmaya çalışarak, Allah’ın indirdiği âyetleri birtakım polemiklere alet edip, Allah kelamının içine fitne ve fesat tohumları ekmeye çalışanların işini çoktan bitirmiş olurdu! Bir başka ifadeyle, burada: Yüce Yaratıcının çok önceden “imtihan dünyada, ceza ve mükâfat ahrette” şeklinde belirlediği temel bir ilke olmasaydı, “indirdiğimiz kitaba şaşı bakanların hemen oracıkta işlerini bitiriverirdik!” şeklinde bir mesajın verildiğini görüyoruz! Bu durumu Yüce Rabbimizin “Hailm” sıfatının, bir tecellîsi olarak görebiliriz! Yani Allah “İmhal eder, fakat ihmal etmez- Mühlet verir fakat unutmaz” şeklinde de ifade edebiliriz!

 

İlâhî Vahye karşı şaşı bakan, sorumluluk duygu ve bilincinden (lafzen takvâ dan) mahrum oldukları için Kurân’ın mesajından rahatsız olan bu insanların yanında, birde takvâ yani sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket eden insanlar vardır ki, o insanlar Kurân’ın nurundan rahatsız olmadıkları gibi, esasen Vahiy, yani Kur’an, o insanlar için bir hidayet ve bilinçlenme kaynağıdır, bir yol göstericidir! Kurân’ın çift kutuplu ifade tarzının bir gereği olarak, bir taraftan sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan insanların eylem ve hareketlerinden bahsederken, diğer yandan da, sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket eden insanlar gündeme getirilmektedir! Fakat bunun için, konu olarak bir sonraki âyetin de içinde olduğu, gelecek makalemiz beklenmelidir!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım! Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda üzerinde yaşadığımız bu mavi küre, hâlen kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için bir fırsat, hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

(Gelecek yazımızda, Fussilet suresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

 

Yaşar GÜLAÇTI. 05. Şubat. 2017. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] “Nâkıs fiiller” Arapçada değişik çeşit ve kalıpları bulunan fiil çeşitlerinden biridir. Arapça gramer bilgisine sahip olanların iyi bilecekleri gibi; Nâkıs fiiller, diğer tam fiiller gibi, bir işi bir oluşumu tam olarak, yani bire bir değil de, dolaylı yoldan ifade etmeye yarayan yardımcı fiillerdir. Onun için bu fiillerin fâil ve mef’ulleri olmaz. Bunların yerine isim ve haberleri olur! Ehli tarafından çok rahatlıkla anlaşılan bu teknik bilgileri, vermek zorunda kaldığımız için siz değerli okuyucularımdan özür dilerim!

 

[2] Örneğin Bakara suresinin otuzuncu âyetinde geçen “İnnî Câilün” ifadesine, yaratma’ manası veren bazı müfessirlerimizin, bu tercihleri, çok büyük bir yanlış anlaşılmaya sebep olmuştur! Esasen çok anlamlı bir nâkıs, yani yardımcı fiil olan “Ceale” fiilinin belki yaratma manasına da geldiği yerler olabilir! Fakat Bakara otuzdaki “Câilün” kelimesi, bu günkü Türkçeye göre, burada yaratma değil, “atama, yani tayin” etme manasına gelmektedir!

 

[3] Çünkü 44. Âyette geçen “Cealnâ” fiilinden hemen sonra, Kurân’dan, yani Kurân’ın bazı özelliklerinden ve O’nun Arapça dışında başka bir dille indirilmesi durumunda neler olabileceğinden bahsedilmektedir! İşte bu durum âyette geçen “Cealnâ” fiilinin “inzal etmek, yani indirmek” manasına geldiğine, dâir çok güçlü bir karînedir!

 

[4] Esasen Allah Cc. prensip olarak, insanlığı uyarmak için gönderdiği tüm Vahiyleri, yani kitapları, O Vahyin indirildiği coğrafyadaki insanların, yani Vahyin ilk muhatapları olan insanların dili ile ve genel olarak da, o insanların içerisinden seçtiği elçileri aracılığı ile göndermiştir. (krş. 13/37. 14/4.) Fakat Tüm Vahiylerin, yani İlâhî kitapların hepsinin, ilk muhataplarının dilleri ile gönderilmiş olması, bu kitapların hükümlerinin evrensel olmasını engellemez! Yani İlâhi kitaplardaki hitap tarihsel ve mahallî, hüküm ise evrenseldir!

 

[5] İnsanların istedikleri zaman, önemli olduğunu düşündükleri, fakat kendi dillerinde olmayan metinleri anlama konusunda neler yaptıklarını bir düşününce! Yani insanlar kendileri için önemli gördükleri zaman, “Bu metin, bu kitap çok önemli ama benim dilimde yazılmamış! Dolayısı ile de ben anlayamadığım bu kitabı, bir kenara atayım, yahutta bu kitabı içindekileri hiç anlamadan okuyormuş gibi yaparak, hiç anlama arzusu olmadan, şöyle sayfalarına bir göz atıp geçeyim”  demiyorlar! İsterseniz bu konuda daha müşahhas bir örnek sunalım: Şimdi size A B D Cumhurbaşkanından bir mektup geldiğini düşününüz! Mektubu açıyorsunuz ki, yazılar baştanbaşa İngilizce, “bu mektup benim dilim olan Türkçe ile yazılmamış, dolayısiyle de, anlamadığım bu mektubu bir köşeye atıvereyim ya da şöyle açıp anlamadan yüzüne bakıp okuyormuş gibi yaptıktan sonra götürüp kitaplığımın bir köşesine koyuvereyim!” dermisiniz? İçindekileri hiç merak etmezmisiniz? Böyle yapmayacağınızı adım gibi biliyorum! Dolayısı ile “Kurân’ın dili farklı olduğu için Onu anlamıyorum” mazeretinin hiçbir geçerliliği yoktur! İşin aslı şu ki, biz Kurân’ı ciddiye almadık! Onun için de Allah O kitabı bizim için kolaylaştırmadı! Yani bu işin sebebi bizim O kitaba karşı gösterdiğimiz ilgisizliktir! Hiç olmazsa eğer Amerikan başkanının mektubunun içindekileri merak ettiğimiz kadar Allah’ın kitabının içinde olanları da merak edip öğrenmek isteseydik, bunun bir yolunu arardık, hatta bulurduk da! Hiç unutmayalım ki Allah arayana buldurur! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. ve 11. âyetler).

 

[6] Kurân’ı doğru anlayabilmemiz için, yine Kurân’a O’nun âyetlerine müracaat etmek zorunda olmamızın sebebini de, yine Kurân’dan öğreniyoruz! Örneğin Hûd suresinin bir ve ikinci âyetlerinde bu konu, şöyle beyan edilmektedir: “ Bu Kitap (öyle bir kitaptır ki,) O’nun âyetleri, (öncelikle) yüzde yüz isabet kaydeden, hükümler ifade etmektedir! Çünkü bu kitabın âyetleri her hükmünde tam isabet kaydeden (ve) her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından açıklanmıştır! Ki, böylelikle Allah’tan başkasına kulluk yapmayasınız. .. krş 11/1. 2.”  Görüldüğü gibi bu âyetlerden birincisine göre; Kurân’ın âyetleri bizzat Rabbimiz tarafından açıklanmaktadır! Yani Kurân: Âyetlerinin bir kısmı, diğer bir kısmını açıklayan âyetlerden oluşmaktadır! Öyleyse, bize düşen de, bu açıklamaların nasıl yapıldığını öğrenip bulmak ve Kurân’ı da, ona göre anlamaya çalışmaktır! İkinci âyette ise, Kur’an âyetlerinin biri birini açıklamasının sebebi, şöyle beyan edilmektedir: “Ki böylelikle, siz Allah’tan başkasına kulluk yapmayasınız!” Bu âyetten anladığımıza göre: eğer aksi olsaydı! Belki de insanların (bugün olduğu gibi) Kurân’ı sadece belirli kişilerin, yani şeyhlerin, seyyidlerin, (sözde) evliyaların veya ancak kendilerinin anlayabileceğini söyleyen, bir takım istismarcıların kulu-kölesi olmaları söz konusu olabilirdi!!

 

[7] Krş. “Onların kalpleri var fakat (gerçeği) kavrayamazlar! Gözleri var, fakat (hakikati) göremezler! Kulakları var fakat (gerçeğin sesini) duyamazlar! (7/179.)”

 

[8] Bu ve benzeri âyetlerden anladığımıza göre: Kişinin kendi özgür tercihi ile seçip eyleme geçirdiği şeylerin iyi veya kötü-yani hayır ve şer olmasının, Allah’ın bu şeyleri, o kişi için kolaylaştırmasını değiştirmemektedir.

 

[9] “Biz emaneti göklere, yeryuvarlağına ve dağlara sunduk, fakat onlar emaneti yüklenme sorumluluğundan çekindiler, kaçındılar! Nihayet onu insan yüklendi! Ne var ki O da zalim ve cahil biri olup çıktı! krş. 33/72.

 

[10] Sorumluluk duygu ve bilinci olarak ifade ettiğimiz, takvâdan yoksun olan bu insan tipini, Kurân’ı dikkatli bir şekilde inceleyerek tanıyabiliriz! Çünkü Kurân’ın muhtelif bölümlerinde, haksızlığı-hukuksuzluğu ve sorumsuzluğu yaşam tarzı haline getiren bu sorumsuz insan tipi, çeşitli özellikleri ile tanıtılmaktadır! Örne

Yazarın Diğer Yazıları