Gönül Yangını
 
“Ateş düştüğü yeri yakıyor”du, düştüğü yeri yakıyordu da ateş, düştüğü yerde yanarak küle dönmüyor, ateş düştüğü yerde hiç sönmüyordu. Öyle uzun geçiyordu ki yanarak geçen günler. Yakma ateş, dermanım kalmadı demek istese de insan, ne kaldı ki geride yakıp yok edeceğin demek istese de biran, o sözü hiç kâr etmiyordu gönlündeki ateşe.

Zaman, diyordu ateş, bir zaman daha seninle olmak zorundayız. O bir emir kuluydu.

Bazen yavrusu elinden gidenin yüreğine düşüyordu en harlısından, bazen hastalıkla, bedene musallat oluyordu en korlusundan, bazen de kavuşamayan sevgililerin sevgiyle çarpan yüreklerini yakıp kavuruyordu, o kadar çok sebep vardı ki yanmak için.

Ateşin de bir görevi vardı. Düştüğü gönlü temizlemekti onun işi. Bütün kirlerden böyle arındırıyordu gönlü ve bir de üzerine mükafatlar ekliyordu yandıran. Sabır istiyordu, dayanmalısın diyor, karşılığında rıza göster diyordu.

Her dertte ahhh dedikçe daha çok yanar gönlün ve ahların yanına bir de vahları eklersin. Ah-vahların hiçbir dermanı yok ateş düşmüş gönlüne, o yüzden bırak ah-vahları, sabret düştüğün ateşe.

Her gelen derde “hoş geldin” de, gelmiş ya bir kere ve sen bu derdin ateşine yanacaksın ya çaresiz işte sabırla, tevekkülle sükut eyle, saçma etrafa, aldığın mükafatları ve her derdi Mevla’ya giden yolda, aşkta, bir basamak olarak görmeye çalış, onu bir baş ağrısı değil de baş tacı olarak taşımaya çalış.

Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor; “Müslüman’ın başına gelen bir ağrı, yorgunluk, dert, hastalık, üzüntü, hatta ufak bir kaygının karşılığında, Allah (c.c), onun günahlarından bir kısmını mutlaka örter, bağışlar.”


Ve başka bir hadisi şerifte de;“Allah Zülcelal Hazretleri kula bir musibet veya daha fazlasını vermişse ancak bu musibet sebebiyle af edeceği bir günahı ya da bu musibet sebebiyle ulaştıracağı bir dereceyi vermek gibi iki haslet için vermiştir” buyrulmuştur.

Şöyle söyler psikiyatri uzmanı ve aynı zamanda edebiyatçı olan bir yazar:

“Acılar, insan yaşamının gölgesidir. Kendilerini takip eden gölgeleriyle iyi geçinmeleri gerekir. Acılara razı olmak, acı çektiği için acı çekmeye engeldir. Acılar karşısında mızmızlanmak yerine ondan ne öğreneceklerine bakmaları gerekir. Acı çekmenin de yaşamdaki her şey, her nesne, her olay gibi varoluş nedeni olduğuna inanmalı, varoluşu acısıyla, sevinciyle, hüznüyle kabul etmeli. Acılar insanı geliştirir, olgunlaştırır, sağlamlaştırır. Acılar Sonsuz Varlığa bağlanmanın bir aracı olarak görülmeli. Her yaşantıyı O’na götüren bir yola dönüştürmeyi bilmek gerekir. Acıları çekilmez hale getiren insanın acılar karşısındaki tutumudur.”

Öyle ise bizler, neden benim gönlüm yanıyor diye isyan etmeden önce yangının sebeplerini görmeye çalışmalı, acıyı, en şiddetli olan ilk anlarında sabırla, rızayla karşılamalı, yaşamın bir parçası olduğu bilincinde ve sadece kendi gönül lerinin değil de bütün gönüllerin de bir şekilde bu acıyla sınandığının farkında olmalı, varsa bir hata ki ‘kul hatasız olmaz’ en azından işte bu yangınla temizleniyorum, mükafata layık hale kavuşuyorum inşallah diyerek sabrını tövbesi ile yoğurmalı ve yangın korlanana kadar da sükut eylemeye çalışmalı.

Kimi için için, harlı harlı yanarak yürür işte bu hayatta, kimi de korlu korlu yanar durur.

Ne mutlu harlı yanıp sabredebilen gönüllere,

Ne mutlu harlı yananları görüp de korlu yandığı için şükredebilen gönüllere,

Ne mutlu yangını yandıranı, yangının sadece şu üç günlük dünyada kalacağını görebilen gönüllere..!

Yazarın Diğer Yazıları