N E V Â 52/XV. (Devamı)

N E V Â 52/XV.

 

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

KİŞİNİN KENDİ ÖZGÜR TERCİHİ İLE YAPTIĞI İYİLİKLER VEYA KÖTÜLÜKLER, KESİNLİKLE ÖNCEDEN BELİRLENMİŞ BİR İLAHÎ KADER DEĞİLDİR!

 

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 مَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاء فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ {46}

(…Öbür yandan) Kim ki, (yeryüzünde) ıslah için emek harcarsa, O’ kendi nefsi için çalışmış olur. Fakat kim de, kötülük yaparsa, o’ da kötülüğü kendi aleyhine yapmış olur! Yoksa senin Rabbin (durup-dururken) kendi kullarına zulmediyor değildir! 41/46.

 

Yani âyete göre; Kişi gerek iyilik, yani ıslah adına, gerekse de kötülük, yani ifsat adına yaptığı şeyleri, Allah daha önceden onun alnına alın yazısı veya kaderine kader olarak yazdığı için, mecburen yapıyor değildir! Eğer bunun tersi olsaydı, o zaman kişinin yaptığı iyilik için kendisine bir ödül verilemeyeceği gibi, işlediği kötülükler için de, kişiye herhangi bir ceza terettüp edemezdi! Çünkü bu durumda, kuluna önce resen kötülük yaptırıp, sonra da ceza veren Allah, (haşa) kuluna zulmeden bir zalim olurdu! Dolayısiyle insan gerek iyilik, gerekse de kötülük adına dünya da, kendi özgür tercihi ile işlediği her fiil’in karşılığını mutlaka görecektir! Bu durum Yüce Yaratıcının insana bir yandan akıl ve irade emanetlerini[1] verirken, öbür yandan kişinin kendi özgür tercihi ile yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını da, mutlaka göreceğine dair verdiği sözün bir gereğidir! (Krş. 53/36. 40. 99/7. 8.) Yukarıdaki 41/46. âyetin verdiği mesajı biraz daha derinlemesine anlayabilmemiz için, âyeti iki bölüm halinde incelemeye çalışacağız! Bu bölümleri!

 

A: Ameli’Sâlih,  yani Yeryüzünün, ıslahı, barış ve esenliği için emek harcamak” Yahutta “kan döküp fesat çıkartarak kötülük yapmak!”

 

B: İnsanların ıslah veya ifsat şeklindeki, bu eylemlerine karşı, “Yüce Yaratıcının tavrı!” şeklinde sıralayabiliriz.

 

Âyetin ilk bölümünde geçen “Ameli’Sâlih, yani, yeryüzünde, ıslah için emek ve çaba harcamak!” ne anlama geliyor? Önce bunu bir görelim! Bir izafet, yani isim tamlaması olan “Amel’i’ Sâlih”  terkibini öğelerine ayırırsak “Amel” ve “Sâlih” kelimelerini elde etmiş oluruz! Arapça olan bu kelimelerden “Amel” kelimesi; İş yapmak, Emek etmek, Güç harcamak, Uğraşmak, Alınteri dökmek ve her çeşit aksiyonda bulunmak gibi manalara gelmektedir. Bazı kalıpları Türkçemizde de kullanılan fakat ilki gibi, aslı Arapça olan ve “S L H” kökünden gelen “Sâlih” kelimesi ise; Fesadın zıddı, Sulh, Barış ve esenlik, Sulh eden, Islah eden, Onaran, Tamir eden, Düzelten kişi, gibi manalara gelmektedir! Yukarıdaki âyette de olduğu gibi! Biz bu iki kelimeyi bir araya getirirsek; O zaman “Yeryüzünde, Islah etmek, Sulh, barış ve esenlik getirmek için uğraşmak, emek harcayıp, çaba sarf ederek alınteri dökmek ve aksiyon göstermek!” şeklinde bir manaya ulaşmış oluruz!

 

Kurân’ın muhtelif yerlerinde defalarca geçen[2] bu “Ameli’Sâlih” terkibi, bir şeylerin ıslah edilip düzeltilmesi için emek harcayıp alınteri dökmekten bahsettiğine göre, ortada kan döküp, bozup dağıtarak ifsat eden birilerinin ve fesada uğrayıp bozulan bir şeylerin olması lazımdır! Peki, kan döküp bozup dağıtarak ifsat edenler kimlerdir? Ve fesada verilip bozulan nedir? Bu soruların cevabını bulmak için yine Kurân’a müracaat edeceğiz! Bakara suresi otuzuncu âyete göre: Rabbimiz Meleklere “Ben yeryüzüne bir halife atayacağım” dediği zaman melekler: “yeryüzünde kan dökmekte, fesat çıkartmakta[3] olan birilerini mi halife atayacaksın” demişlerdi! (krş. 2/30)

 

Bakara suresinin bu otuzuncu âyetinden net bir şekilde anlaşıldığına göre; Burada Melekler, Allah’ın halife olarak atayacağını beyan ettiği, insanoğlunu (lâfzen Âdem’i) “Kan döküp, fesat çıkartmakla” itham etmektedirler! Biz konunun daha net anlaşılabilmesi için, buradaki “Kan dökmek ve Fesat çıkartmak” maddelerini, ayrı ayrı ele alıp, değerlendirmeye çalışacağız! Âyetteki bu iki maddeden, birincisine göre: İnsanların, yeryüzündeki diğer varlıkların, hattâ kendi hemcinslerinin canına kastederek kanını döküp, varlıklarını tehdit etmesini anlayabiliriz!

 

Meleklerin insanoğlunun (lâfzen Âdem’in) yapmakta olduğunu iddia ettikleri, ikinci kötü fiil ise, fesat çıkartmaktır. Peki, fesat çıkartmak ne demektir? Aslı Arapça olan bu Fesad kelimesi, Islah, yani Barış ve esenliğin zıddı olan bozulup, çürümek, gibi manalara geliyor. Âyetten anladığımıza göre, bu fesadı çıkartanda, bizzat insanların kendileridir! Fesada verilip bozulan ise, insanların ve diğer varlıkların birlikte yaşamak zorunda olduğu bu mavi kürenin barış, sulh ve sükûnudur! Yine âyetten anlaşıldığına göre: Dünyadaki sulh ve sükûnun, yani barış ve esenliğin bozulmasının iki sebebinin ikisi de, öteki olarak görülen insanların hak ve hukukuna tecavüzden kaynaklanmaktadır! Buda iki şekilde olmaktadır: A: Öteki olarak görülen insanların kanını akıtmak, yani canına kıymak! B: Öteki olarak görülen insanların, mal-mülk ve diğer varlıklarına el atılması, yani hırsızlık-yolsuzluk, yağma ve talan yoluyla söz konusu insanların maddi varlıklarına kastedilmesidir!

 

Yukarıda geçen Bakara suresinin otuzuncu âyetinin son kısmında ise insanın yeryüzüne halife atanmasına itiraz eden Meleklere Rabbimiz şöyle cevap vermekteydi: (yeryüzünde halife atayacağım insan konusunda “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim! (Krş. 2/30.)” âyetin bu son bölümünden anlıyoruz ki; Kan döküp fesat çıkartanlar, yeryüzünde yaşayan insanların hapsi değil sadece bir bölümüdür!

 

Kur’an, kan döküp fesat çıkartarak yeryüzünün sulh, sükûn ve barışını bozan bu insanları, sorumluluk duygu ve bilincinden, yani takvâ bilincinden yoksun insanlar olarak ifade etmektedir! Bu insanların hilafına, bir de sorumluluk duygu ve bilinci, (yani takvâ) ile hareket eden insanlar vardır ki, Kur’an bu insanları, yeryüzünde sulh’un sükûnun, barış ve esenliğin korunması için emek sarf edip çaba harcayarak, alınteri döken insanlar olarak tanıtmaktadır! İnsanların gerek iyilik ve ıslah, gerekse de kötülük ve fesat adına yeryüzünde gerçekleştirdikleri eylemler bu şekilde ifade edilip, kişinin fiil ve eylemlerinin ceza veya mükâfatının da sadece kendisine ait olduğu beyan edildikten sonra, şimdide Yüce Yaratıcının insanların bu fiil ve eylemleri karşısındaki tavrı nedir? Ona bir bakalım!

 

Yukarıdaki âyetin son bölümünde “Yoksa senin Rabbin (durup dururken) kendi kullarına zulmediyor değildir!” şeklinde bir ifade yer almaktadır. Bizim buradan anladığımıza göre: Dünyada insanların başlarına gelen her şeyin sebebi, o insan için daha önceden belirlenen bir kader, bir alınyazısı değil, aksine bizzat insanın kendi özgür tercihi ile yapıp ettikleridir! Hattâ bizim sosyal[4] veya tabiî felaketler olarak adlandırdığımız musibetlerin bile, sebebi Allah değil insanın kendisidir! Eğer aksi olsaydı, yani insanın hiçbir sorumluluğu olmadan, Allah durup dururken bu felaketleri insanların başlarına getirseydi, o takdirde Allah kuluna zulmetmiş olurdu! Hâlbuki âyette de geçtiği gibi “Allah, kesinlikle kuluna zulmedici değildir”.

 

Esasen insanların özgür iradeleri ve kendi elleri ile yaptıkları yüzünden, dünyada bozulmanın başladığını da, yine elimizde bulunan bu Kurân haber vermektedir:İnsanların özgür iradelerini kullanıp, kendi elleri ile yaptıkları (yanlışlıklar) yüzünden, karada ve denizde, meydana gelen bozulma, ortaya çıkmaya başladı! Bunun sonucunda da, bu insanlar, yaptıkları yanlışlıklardan belki dönerler ümidi ile kötü eylemlerinin (şimdilik-sadece) bir kısmının sonuçlarını tatmış olacaklardır[6]! krş. 30/41.”

 

Yukarıya kaydettiğimiz, bu Fussilet suresinin kırk altıncı, Bakara suresinin otuzuncu ve Rûm suresinin kırk birinci âyetlerini birlikte değerlendirdiğimiz zaman[7], aklımıza şöyle bir sual gelebilir; “Pekî, İnsanların özgür iradelerini kullanıp, kendi elleri ile yaptıkları bu yanlışlıklar nelerdir? Ve bu yanlışlar nasıl yapılmaktadır? Bizim bu kitaptan anlayabildiğimiz kadariyle, bu yanlışlıklar, kesinlikle hak ve hukukun ihlali şeklinde yapılmaktadır. Bu hak ve hukuk ihlalini de, iki kategoriye ayırmak durumundayız. Birinci kategori, ihlal edilen kamusal haklarından, yani Allah’a âit olan haklardan oluşurken, ikinci kategori, ihlal edilen kişisel haklar, yani kul hakkından oluşmaktadır. Bu açıdan düşününce; İnsan kendisi gibi yaratılmış bir kul olan bir başkasının hak ve hukukunu ihlal edip kul hakki yiyebilir. Fakat aslında yaratılmış diğer varlıklar gibi Allah’ın yarattığı aciz bir kul olan bir insan, Allah’ın hak ve hukukunu nasıl ihlal edebilir, buna nasıl güç yetirebilir diye, bir soru akla gelebilir?  Düz bir mantıkla düşündüğünüz zaman, bu durum biraz garip gibi görünse de, maalesef bu yeryüzünde her zaman olagelen bir realitedir!

 

Zîrâ tarihi süreçte görülmüştür ki, insanların, taşımadıkları halde, bir kısım insanların, kendileri gibi yaratılmış bir kul olan, diğer bazı insanlara, Allah’a âit olan birtakım sıfatlar yüklemeleri, bu insanları şımartıp, kendilerinin Tanrıdan rol çalmaya yeltenmelerine sebep olmaktadır! Sonunda da, kendilerine sahip olmadıkları birtakım sıfatlar yüklenen bu insanlar ve çevrelerindeki yandaşları, ellerine geçirdikleri sosyal ve siyasal güçleri kullanarak, tüm aç gözlülükleri ile Allah’ın dünyadaki tüm insanlık için yarattığı rızık kaynaklarını ele geçirip talan etmeye yeltenmektedirler! Bu durum ise hem Tanrı’nın hukukunun, hem de toplumun hukukunun ihlal edilmesine sebep olmaktadır. Hattâ dünya ve çevresindeki ekolojik sistemin dahi tahrip olmasına yol açmaktadır! İşte yukarıya kaydettiğimiz 30/41. Âyette, tam da bu durum ifade edilmektedir.

 

Yukarıdaki âyetlerde geçen yeryüzündeki bozulmayla ilgili bu ifadelerin, insan eli ile dünyada başlayan bozulmanın, sonunda hangi boyutlara kadar varabileceğini düşünmemiz gerektiğiyle ilgili, bir mesaj da taşıdığı kanaatindeyim! Çünkü insanın doymak bilmeyen hırsı ve aç gözlülüğü yüzünden meydana gelen bu bozulma devam ederse, en sonunda ihtiyar dünyamızın yaşanamaz hale gelmesinin kaçınılmaz olacağını düşünüyorum! Eğer insanın aç gözlülüğü ve doymak bilmeyen hırsı yüzünden dünya bir gün yaşanamaz hale gelirse; Bu durum, insanın kendi iradesi ile yaptıkları yüzünden dünyanın sonunu da, bizzat kendisinin getireceği anlamına gelir! Bu da, “halk kültüründe” kıyamet olarak ifadesini bulan hadisenin ta kendisidir! Bununla ne demek istediğimizin anlaşılması için Kurân’da da, geçen bu kıyamet kelimsinin biraz üzerinde durmamızın yararlı olacağı kanaatindeyim!

 

 Dünyanın yaşanmaz hale geldikten sonra yok olmasına, bizim kültürümüzde her ne kadar kıyamet deniyorsa da, aslında dünyanın, önce insanın aç gözlülüğü ve hırsı yüzünden yaşanamaz hale gelmesi, sonrada, bir anda yok olması, kıyamet değil, fakat kıyamet öncesi meydana gelen müthiş bir olaydır! Çünkü kıyamet, sözlük manasından da anlaşılacağı gibi, (Ayağa kalkmak kıyamda durmak, Nizam, tertip düzen, Cemâat, topluluk) gibi, yeniden bir oluşum ve ayağa kalkma projesi iken, yukarıda insan eli ile yaşanamaz hale geldikten sonra dünyanın aniden yok olması hali, bir yıkım ve yok olmayı ifade etmektedir!

 

Allah Resulünün hadislerinden de açıkça anlaşıldığına göre, Peygamberimiz as. yukarıda bahsi geçen bu dünyanın yıkılış ve yok oluşu ile ilgili olaylar için, bunlar kıyamettir demiyor. Aksine bu olaylar vuku bulmadan kıyamet kopmayacaktır diye buyuruyor. Yukarıda da ifade edildiği gibi, zâten kıyamet  (Ayağa kalkmak kıyamda durmak, Nizam, tertip düzen, Cemâat, topluluk gibi) yeniden bir oluşum projesi iken, bu olaylar bir yıkımı haber vermektedir. Örnek olarak Allah Resulünün Ebuhüreyre tarafından nakledilen bir hadiste, (dini kültürümüzde, kıyamet alâmetleri olarak bilinen) bazı olaylar, meydana gelmeden kıyamet kopmaz buyurduğu rivayet edilmektedir[8]! Allah Resulünün meydana geleceğini haber verdiği bu olaylar zinciri incelendiği zaman, görülecektir ki, bu hadiseler insanlar tarafından, yani insan eli ile meydana gelecek olan, hak ve hukuk ihlalinin sebep olduğu oluşumlardır!

İnsanın hırsı yüzünden kendi eli ile yaşanmaz hale getirilen bu dünya, sonunda, (misyonu biten her varlık gibi) kendi varlığına otomatik olarak son verecektir! Kurân bu son verme işinin detaylarını şu şekilde ifade etmektedir! “O gün insanlar (o anın dehşet ve şiddetinden)  Havada uçuşan (sonrada kavrularak) yerlere serilen pervane kelebeklerini andıracaklardır. Dağlar ise (Azim cüsselerine rağmen) atılan pamuklar gibi dört bir yana savrulacaklardır. 101/4. 5.” Dünyanın sonunu getiren bu müthiş olay, Kurân’da birçok sözcükle ifade edilmiştir ama hiçbir zaman için kıyamet olarak adlandırılmamıştır! Örnek olarak, bu olay bir surede “Elkâriah” yani kapıyı çalan “büyük felaket” olarak adlandırılmaktadır. (bkz. 101/1. 2.) Allah Resulü de, bu olayların hiç birine zaten kıyamet demiyor, fakat bu olaylar vuku bulmadan kıyamet kopmaz diyor!

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, yeniden ayağa kalkmak, yeni bir düzen-sistem kurmak manasına gelen kıyamet, bu yok oluştan sonra vuku bulacaktır! Ama halk arasındaki, anlayışa göre ifade etmemiz gerekirse, bu 41. âyette geçen İnsanların özgür iradelerini kullanıp, kendi elleri ile yaptıkları yüzünden” ifadesi, aç gözlülüğü ve doymaz hırsı yüzünden, insanın kendi kıyametini! Kendisinin gerçekleştireceğini, haber vermektedir! Bunun nasıl olacağı ise âyetin tamamında, şöyle beyan edilmektedir. “İnsanların kendi elleri ile yaptıkları yüzünden karada ve denizde meydana gelen bozulma, ortaya çıkmaya başladı! Bunun sonucunda da, bu insanlara yaptıkları yanlışlıklardan belki dönerler ümidiyle, bu kötü eylemlerinin (şimdilik-sadece) bir kısmının sonuçları tattırılmış olacaktır! 30/41.”  

 

Âyet metninde Karada ve denizdeki bozulmanın mâzi Fiîl kalıbı (yani dili geçmiş zamanla) ifade edilmesi bu bozulmanın, daha Kurân’ın indirildiği o dönemde başladığının işaretidir. Ayrıca (karada ve denizdeki bozulmayı haber veren bu âyetten yola çıkarsak, bu durumun uzayda ki bozulmanın da, zamanla meydana geleceğinin işareti olabileceğini düşünebiliriz! Şöyle ki: İnsanlığın başlangıçta ve varlığını devam ettirebilmek için, ihtiyaçlarının karşılanmasında uğraşı alanı olarak ilk önce karayı, yani toprağı, daha sonraları ise denizleri seçtiğini biliyoruz. Bu ihtiyaçların çeşitlenerek artması, insanlığın daha sonraları geliştirdiği imkânları kullanarak uzaya, yani gökyüzüne, yönelmesine de sebep olmuştur ve bundan sonra ise çok daha fazla olacaktır! Dolayısiyle bundan sonra gökyüzündeki bozulmaların da, yine insan eli ile olacağı varsayılmaktadır! Böylece bozulmadaki sıralama, âyette belirtildiği gibi önce karada, sonrada denizlerde başlamış, daha sonraları ise gökyüzünde devam edecek demektir.

 

Kurân’daki bu tür âyetlerden anladığımıza göre, insan eliyle meydana gelen ve gelecek olan bu bozulmanın, en sonunda üzerinde yaşadığımız bu mavi gezegeni yaşanamaz hale getirmesi kaçınılmaz gibi görünüyor! Bu durum ise insanın kendi özgür tercihi ile yaptığı eylemleriyle son saat, yanı (halk arasındaki anlayışa göre) kıyâmet arasında bir sebep sonuç ilişkisinin var olabileceğini düşündürmektedir! Yoksa Yüce Yaratıcı her şeyin yolunda gittiği, tıkır tıkır işleyen bir sistemi âniden yıkıp yok edecek değildir[9]! Esasen böyle bir şey, o sistemin içinde yaşayan insanlar için bir zulüm olurdu! Hâlbuki yukarıdaki âyette de beyan edildiği gibi, “bizim Rabbimiz kuluna zulmetmez!”  

 

Bu zaviyeden bakınca, öncellikle yukarıdaki âyetlerde geçen “Yoksa senin Rabbin (durup-dururken) kendi kullarına zulmediyor değildir!”  ve “İnsanların kendi elleri ile yaptıkları (yanlışlıklar) yüzünden, karada ve denizde, meydana gelen bozulma, ortaya çıkmaya başladı!” İfadelerine dikkatinizi çekmek isterim! İnsanın “kendi eli ile” demek, “Kendi özgür tercihi ile” demektir! Bu kavram’a özellikle dikkatinizi çekmek istedik! Kısaca bir daha ifade etmemiz gerekirse; İnsanın esas misyonu: Üzerinde yaşadığı bu mavi gezegende “amel’i sâlih işlemek, yani öncelikle yaşadığı kendi çevresi başta olmak üzere, bütün dünyada, barış ve esenliği tesis etmek için uğraşmak, emek harcayıp, çaba sarf ederek alınteri dökmek ve aksiyon göstermek iken” kan döküp fesat çıkarmaya devam ederse! Bu yaptıklarının karşılığını günün birinde, yani hem dünya hayatında, hem de âhiretteki İlâhî mahkemede muhakkak görecektir! Bu durum ise adaletin tâ kendisidir! “Yoksa bizim Rabbimiz, (hâşâ) kullarına zulmedici değildir” Yani Yüce Yaratıcı durup dururken, hak ve hukukun adalet ve barışın hâkim olduğu, tıkır tıkır işleyen bir sistemi, bir dünya düzenini yok edecek, tarumar edecek değildir!

 

Ayrıca yukarıdaki âyetten anlaşıldığına göre; İnsanoğlunun kendi elleri ile yaptıklarının (şimdilik) sadece bir kısmının sonuçlarının insana tattırılıyor olması, Rabbimizin “Hilm” sıfatının bir tecellisinden başka bir şey de değildir. Bu şu demektir: Allah C.c. İnsanın bilerek ve isteyerek yaptığı kötülüklerin hiç birini yok saymıyor! Fakat ders alıp akıllarını başlarına toplayarak, yaptıkları kötülüklerden vazgeçerler ümidiyle insanoğluna, yaptığı kötülüklerin, şimdilik sadece bir kısmının sonucunu tattırarak, kötülükten dönme fırsatı tanıyor.

 

Yukarıdan beri vermeye çalıştığımız tüm bu Vahye dayalı malumattan sonra, insanoğlunun bu fırsatı değerlendiremeyip kötülüklerine devam ederek, kendi eliyle yaşadığı bu mavi gezegenin sonunun gelmesine sebep olacağı anlaşılıyor! Allah’u âlem! Peki, bu durum nezaman vuku bulacaktır dersiniz? Bu durumun vukû’u zamanı ile ilgili olarak yapılan tüm yorumlar, söylenen tüm sözler, tamamen spekülatif yorum ve sözlerden ibaret olup, hiç birinin geçerliliği yoktur! Aslında Vahiy orijinli olan bizim bu kanaatimiz; Tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız bu Fussilet suresinin bundan sonra gelecek olan âyetine de dayanmaktadır! Fakat o âyeti görebilmemiz için, bir sonraki makalemiz beklenmelidir!

 

(Gelecek yazımızda, Fussilet suresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

 

Yaşar GÜLAÇTI. 11. Şubat. 2017. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Yüce Yaratıcı, “Emaneti göklere, yeryuvarlağına ve dağlara arzettiği halde, onların bunu yüklenmekten, yani kabul etmekten çekindiğini, (buna rağmen) insanın bu emaneti yüklendiğini, yani kabul ettiğini” beyan ediyor! krş. 33/72.”  Bu âyette geçen emanetin insana verilen akıl ve irade olduğu düşünülmektedir!

 

[2] Örnek olarak, krş. 16/97. 30/44. 40/40. 45/15.

 

[3] Bu âyette ve Kurân’ın başka yerlerinde geçen “Kan dökme” tabiri, insanın diğer varlıkların, hatta kendisi gibi insan olan hemcinslerinin canına kastetmesini ifade etmektedir! “Fesat çıkartma” tabiriyse, yine insanın diğer varlıkların hatta kendi hemcinslerinin, bütün mal ve değerlerine tecavüz etmesini, yani hırsızlık, yolsuzluk yağma-talan yapmasını ifade etmektedir! Allah’u âlem!

 

[4] Sosyal felaketleri: Ayaklanmalar, isyanlar, terör olayları, darbeler, savaşlar, her çeşit kan dökmeler, yağma-talan olayları… vs. olarak sıralayabiliriz. Tabii felaketleri ise; Volkanik patlamalar, yangınlar, depremler, tsunami, fırtına, kasırga, tayfun, yıldırım, sel baskını gibi, her çeşit meteorolojik ve tektonik hareketler olarak sıralayabiliriz!

 

 [6] Bu 30/41. âyetle ilgili olarak, bazı müfessirlerimizin yorumlarından bir iki örneği sizlerle de paylaşmak isterim! “Günümüzde korkunç bir şekilde, -üstelik henüz kısmen- ortaya çıkan doğal çevremizdeki yoğun çürüme ve tahribat, insanın kendi eli ile yapıp ettiklerinin bir sonucudur. Bunun sebebi de, insanın katı materyalist bir temele dayanan, teknolojiyi kendi aç gözlülüğü ve bitmez tükenmez hırsını tatmin etmek için kullanmakta olmasıdır! Bu durum, insanlığın daha önce hayal bile edemeyeceği, bir takım felaketlere sebep olmaya başlamıştır! Toprağın, havanın ve suyun, sanayi atıkları ve şehir çöpleri yüzünden, dizginlenemeyen bir hızla kirlenip, zehirlenmesi, karada bitki örtüsü, denizlerde ve iç sularda ise insanlığı ayakta tutan ana gıda maddeleri olan su ürünlerinin kullanımını imkânsız hale getirmektedir!

 

Öte yandan, bu aç gözlü insanlar, daha çok üretim ve daha çok kazanma uğruna, bitkilerin ve hayvanların genetiği ile de oynanmaktadır. Böyle bir teşebbüs, öncelikle insanın geleceğinin sigortası olan sağlıklı gen aktarımını engelleyerek insan fizyolojisinde birtakım bozulmalara sebep olmaktadır! (Bu durum ise kanser gibi bir takım tehlikeli hastalıkların hızla yayılmasını tetiklemektedir!) Bunlara insanlar arasındaki ahlâki çürüme ve yozlaşmayı da eklediğimiz zaman, (insanoğlunun kendi eliyle kendi sonunu hazırladığını söyleyebiliriz!) Benzeri yorumlar için krş. M. Esed. Kurân mesajı.

 

Bir başka müfessirimiz ise Rûm suresinin bu 41. âyetinin mesajlarını şu şekilde, aktarmaktadır: Bu âyet, insanın maddi ve manevi her alandaki sorumsuzluk ve bencilliğinin kötü sonuçlarını ifade etmektedir. Dehhâk (âyette geçen) fesat’a “su kaynaklarının zayi edilmesi ve ağaçların kesilmesi” (yorumunu getirmiştir) Kurtubî ise “suların ve havanın kirlenmesi, bunun sonucunda da kara ve deniz canlılarının neslinin yok olması, salınım gazları nedeniyle ozon tabakasının delinmesi, bunun sonucunda da filtre edilmeyen güneş ışınlarının (kanser gibi) ölümcül hastalıklara neden olması! (yorumunu getirmiştir). Devamında ise, (ozon tabakasında meydana gelen zayıflama nedeniyle) Küresel ısınma sonucu, iklimin doğal dengesinin bozulması ve kutup buzullarının erimesi (ile dünyada su seviyesinin tehlikeli bir biçimde yükselmesi) gibi, kötü sonuçların ortaya çıkması şeklinde de yorumlar yapılmıştır! Ayrıca âyette ifade edildiğine göre, tüm bu felaketler, insanın kendisinin sebep olduğu felaketler olduğu halde, bu felaketlerin kötü sonuçlarının, sadece bir kısmının, insanlara bu dünyada tattırılacağı haber verilmektedir! Belli ki, İlâhî koruma kalkıp, insana yaptıklarının kötü sonuçlarının tümü hemen tattırılmış olsa, o zaman bu dünyadaki hayatın hemen son bulması kaçınılmaz hale gelecektir! Krş. M. İslamoğlu. Hayat kitabı Kurân.

 

[7] Kurân’dan öğrendiğimize göre; Kurân âyetleri biri birilerini açıklayıp tefsir etmektedir! krş 11/1. 2. İşte bunun için biz de, Biri birilerini açıkladığını düşündüğümüz, Fussilet suresinin kırk altıncı, Bakara suresinin otuzuncu ve Rûm suresinin kırk birinci âyetlerini birlikte değerlendiriyoruz!

 

[8] (bkz. Buhârî tercümesi; Tecrîd’i sahih 12, cild hadis no 2123. Diyanet işleri başk. Yay.

[9] Bu konu ile ilgili daha fazla bilgi için bkz. N E V A 21. Elkâriah suresi ve düşündürdükleri adlı yazımız:

 

Yazarın Diğer Yazıları