N E V Â, 52/XVII.

N E V Â, 52/XVII.

 

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

O’ SAATİN NE ZAMAN GERÇEKLEŞECEĞİNİN KESİN BİLGİSİ SADECE ALLAH’A ÂİTTİR!

 

Şimdi tekrar hatırlayabilirsek! Bir önceki makalemizi şu satırlarla bitirmiştik:  “Yukarıdan beri vermeye çalıştığımız Vahye dayalı tüm bu malumattan sonra, insanoğlunun (kendisine verilen bu fırsatı değerlendiremeyip) kötülüklerine devam ederek, kendi eliyle yaşadığı bu mavi gezegenin sonunun gelmesine sebep olacağı anlaşılıyor! Allah’u âlem! Peki, bu durum nezaman vuku bulacaktır dersiniz? Bu durumun vukû’u zamanı ile ilgili olarak yapılan tüm yorumlar, söylenen tüm sözler, tamamen spekülatif yorum ve sözlerden ibaret olup, hiç birinin geçerliliği yoktur! Aslında Vahiy orijinli olan bizim bu kanaatimiz; Tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız bu Fussilet suresinin bundan sonra gelecek olan âyetlerine de dayanmaktadır! Fakat o âyetleri görebilmemiz için, bir sonraki makalemiz beklenmelidir. Demiştik!”  İşte o âyetler:

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

إِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِ وَمَا تَخْرُجُ مِن ثَمَرَاتٍ مِّنْ أَكْمَامِهَا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنثَى وَلَا تَضَعُ إِلَّا بِعِلْمِهِ وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ أَيْنَ شُرَكَائِي قَالُوا آذَنَّاكَ مَا مِنَّا مِن شَهِيدٍ {47} وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُوا يَدْعُونَ مِن قَبْلُ وَظَنُّوا مَا لَهُم مِّن مَّحِيصٍ {48}

(Bazı insanların şüphe içinde olmalarına rağmen, o’) Saatle ilgili kesin bilgi, sadece O’na âittir! (lâfzen O’na havale edilir). Aslında Ondan habersiz olarak, ne bir meyve kabuğunu çatlatabilir, ne de bir dişi hâmile kalıp doğum yapabilir! Ve gün gelir ( O’ Yüce Yaratıcı, şüphe içinde olup, Allah ile beraber bir takım astlar-yardımcı ilahlar ittihaz edenlere) “Benim ortaklarım neredeymiş bakalım” diye sorar! ( lâfzen nida eder) Onlar “sana itiraf ve ilan ediyoruz ki, bizden hiç kimse böyle bir şeye şahit olmamıştır” derler!

 

Bu ara da, daha önce (Allah’ın astları olarak gördükleri için) onların yalvarıp-yakararak medet umdukları (o sahte, yardımcı tanrılar) gözden kaybolmuşlardır-kaybolacaklardır! Nihayet (güvendikleri dağlara karlar yağan) bu adamlar, kendileri için hiçbir kaçacak yerin kalmadığına kanaat getireceklerdir! 41/47. 48.   

 

السَّاعَةُ  – Essâah” Âyet metninde geçen bu kelime, bu âyetin yanı sıra, Kurân’ın diğer bazı âyetlerinde de geçmektedir. Mevcut yazılımıyla bu kelime, güzel Türkçemizde de kullanılan saat kelimesinin Arapça yazılmış şeklinden başka bir şey değildir. Onun için Araplar da, tıpkı bizim gibi, bu saat kelimesini bir günün 1/24 yani yirmi dörtte biri olan belli bir zaman diliminin ismi olarak kullanırlar! Fakat bunun yanında, Araplar bu saat kelimesini çoğu zaman, herhangi önemli bir olayın geçtiği veya geçeceği farzedilen[1] zaman dilimini ifade etmek için de kullanırlar! Tıpkı gün kelimesi gibi! Gerek “sâat” gerekse de “yevm” yani gün kelimeleri, Kur’an da hakikî manası ile sadece bir saat’i veya 24 saatten meydana gelen bir günü ifade etmekten ziyade, mecâzi olarak, içerisinde çok önemli olayların geçtiği veya geçeceği varsayılan belli bir zaman dilimini ifade etmek için kullanılmıştır.

 

Klasik müfessirlerimiz Kur’an da geçtiği her yerde bu kelimelere, genellikle Kıyamet manası vermişlerdir[2]. Bizim bu kitaptan anlayabildiğimiz kadariyle, bu “Essâah” kelimesi, yukarıdaki âyette de olduğu gibi, Kurân’da geçtiği bazı yerlerde kıyameti ifade etmek için kullanılmışsa da!, Bazı yerlerde de, Kıyamet’i değil, Kıyametten önce bizim de içinde yaşadığımız bu evrende meydana gelecek olan, hercü’merc dediğimiz büyük yıkımı-yok olmayı, yani dünyanın ve üzerinde yaşayan canlıların sonunun-ölümlerinin vuku bulacağı zaman dilimini ifade etmek için kullanılmıştır [3] .

 

Bu 48. âyetteki; “Nihayet (güvendikleri dağlara karlar yağan) bu adamlar kendileri için hiçbir kaçacak yerin kalmadığına kanaat getireceklerdir!” ifadesine gelince: Buradaki durum; Ümitlerini kaybeden bu sorumsuz insanların farkında olmadıkları bir anda, ansızın başlarına gelecek olan o büyük musibetin vaki olacağı yerin, dünya hayatı olduğunu göstermektedir! Dolayısı ile bu âyetteki “Essâah” kelimesi ila âhiret hayatının başlangıcı olan kıyamet günü değil, dünya hayatının son bulacağı gün olan, dünyanın sonu kastedilmiştir! Allah’u âlem.

 

Esasen Kıyamet kelimesi; Kelimenin lügat manasından da anlaşılacağı gibi,“Elbâsü’Badelmevt’i” yani ölümden sonra tekrar dirilmeyi ayağa kalkmayı ifade etmektedir. Yani Kıyamet dediğimiz o büyük olay, âhirette vuku bulacaktır. İnsanları başlarına gelecek tehlikelere karşı devamlı uyaran Yüce Yaratıcının, bu âyeti kerimede de, sık yapılan uyarılardan birini daha tekrarladığını görüyoruz[4]! Biz Rabbimizin bu uyarları belki dikkate alınır ümidiyle, sizin de gördüğünüz gibi, bu 47. âyette geçen “Essâah” kelimesinin üzerinde bir hayli durduk! Bunun bir sebebi de: Halkımızın belleğinde yanlış olarak yer etmiş olan “Kıyâmet” kelimesinin Kurân’daki rotasına oturtulması gerektiği kanaatimizdir!

 

47. Âyetin meâlinde bizim Ve gün gelir ( O’ Yüce Yaratıcı, şüphe içinde olup, Allah ile beraber bir takım astlar, yani yardımcı sahte ilahlar ittihaz edenlere) “Benim ortaklarım neredeymiş bakalım” şeklindeki verdiğimiz manaya göre: Bu sorunun, sorulduğu-sorulacağı günün ve yerin, Kıyametin, başlangıcından itibaren kurulacak olan ilahi mahkeme olacağı anlaşılmaktadır! Bu ibareyi okuyan insanların aklına şöyle bir soru da gelebilir! “ Pekî! Yukarıda sorulan bu sorunun muhatapları kimlerdir? Yani Rabbimiz tarafından sorulan “Benim ortaklarım neredeymiş bakalım?” suâli kimlere sorulacaktır!

 

Yine 47. Âyette “أَيْنَ شُرَكَائِي  – Eyne Şürekâ’î ” yani “Benim ortaklarım neredeymiş bakalım!” şeklinde geçen, bu soruyu da kapsayan, söz konusu âyetten anladığımıza göre; Rabbimiz tarafından sorulan bu sorunun muhatapları: “Dünyadayken, bir yandan Allah’ın varlığına ve birliğine inandıklarını dilleri ile söyledikleri halde, öbür yandan da, dünyada torpil yaparlar ümidiyle, mülkü, yani iktidar ve serveti elinde bulunduranları, yâhutta âhirette şefaatleri olur ümidiyle, kendilerinin Aziz, Evliya, Seyyid vs. olduğuna inandıkları bir takım varlıkları, daha doğrusu insanları O’na, yani Allah’a eş ve ortak koşanlardır” denilebilir!

 

Kırk yedinci âyetin son kelimesi olarak geçen “شَهِيدٍ  – Şehîd ” kelimesi, (yani Türkçemizde ıstılâhî manası ile “Şehit” şeklinde kullanılan bu kelime) aslında Arapça olup, “Ş H D” kökünden gelmektedir! Bizim tespit edebildiğimiz kadariyle, bu “Şehîd”  kelimesi Kurân’ı kerimde, değişik kalıplarda, 48 defa geçmektedir (örnek olarak bkz. 2/143. 185. 3/18. 28/7. 41/20. 21. 47. 53. 43/19. 86.). “Şehîd” kelimesi, Fiil veya isim halinde, olmak üzere, Araplar tarafından, lügat olarak şu manalarda kullanılmıştır: “Oğlan yatağı” dedikleri, deriden yapılmış bir tür yatak, Şahitli ispatlı katî haber, Şâhit-delil, Şahitlik yapmak, Bir şeyi görüp şahit olan, yani tanık olan kişi! Ayrıca bu kelime Istılâhî olarak, Allah yolunda, yani Hakk’ı-hukuk’u, inandığı değerleri, Vatanını, canını-malını veya ailesini savunurken hayatını kaybedip, canını veren kişi için de, kullanılmıştır! (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Biz “Şehit”  kelimesinin yukarıdaki lügat manalarını yansıtıp, kelimenin âyet içerisindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, bu kelimeye âyet meâlinde “bizden hiç kimse böyle bir şeye şahit olmamıştır” derler! Şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk! Arapça gramer kuralları çerçevesinde, bizim yaptığımız bu tespitlere rağmen! Hâlen kullanılan birçok kavram gibi, Kurânî bir kavram olan bu “شَهِيدٍ – Şehîd ” yani “Şehit” kavramının da, zaman içinde, içerisi boşaltılıp, kelimeye Kur’an tarafından yüklenen esas mana kaybolduktan sonra, her kutsalı istismar etmeyi maharet sayan bazı istismarcıların bu kavramı da, çıkarları için kullanmaktan çekinmedikleri görülmektedir! Gerek tarihi süreçte, gerekse de günümüzde, bu “Şehit” kavramının, esasen dünyadaki tüm din ve kültürler tarafından da kullanılmakta olduğu görülmektedir. Bizim tespit etmeye çalıştığımız bu durumun doğruluğunu test etmek, aslında o kadar da zor değildir!

 

Günümüz deki geniş iletişim kaynaklarını değerlendirip, Dünya’da vuku bulan olayları dikkatli bir şekilde gözlemleyebilen her insanın rahatlıkla görebileceği gibi, dünyada bir varlık olarak kendisini kabul ettirmek isteyen, her millet, her toplum, her siyasi oluşum, kendi doğrularını, kendi ideallerini savunurken canını veren bütün bireylerini “şehit” olarak kabul etmektedir[5]! Hattâ belki de hiçbir uhrevî inanca sahip olmayan bir takım siyasi liderler bile, kendi koltuklarını, saltanatlarını, hâkimiyetlerini ve menfaatlerini koruyup, devam ettirebilmek için, bu “şehit” kavramının içerisini kafalarına göre doldurup, tepe tepe kullanmışlar, hâlâ da kullanmaya devam etmektedirler!

 

Şimdi de, isterseniz! Bu iki âyetlik paragrafın, birlikte vermek istediğini düşündüğümüz diğer mesajlara bir göz atalım! Bizim anlayabildiğimiz kadariyle, bu âyetlerde verilmek istenen mesajlardan biri: Yüce Yaratıcının iki konudaki, yani dünya hayatının sonu ve âhiret hayatının başlangıcının zamanı ile ilgili bilgileri, hiçbir varlığa vermediği vermeyeceği mesajıdır! 47. Âyette verilen mesajdan anlaşıldığına göre; Burada son saatle ilgili “bilgi” mutlak bir vaziyette, yani şartsız olarak sadece Allah’a hasredilmektedir! Buna karşılık, meyve çekirdeklerinin kabuklarını çatlatması ve dişinin hamile kalıp doğum yapmasına âit bilgiler, bir taraftan Allah’a izafe edilirken, öbür taraftan şarta bağlı olarak bu konuların insanların bilgilerine de açılabileceği mesajı, zımnen verilmektedir.

 

Çünkü muzârî fiillerin, başına getirilen “Ma” harfi ile şu anı olumsuzlanırken, “Lâ” harfi ile sadece gelecek zaman dilimi olumsuzlanmaktadır! Bu duruma göre de, belli şartlarda bu bilgilerin insanlar tarafından da elde edilebileceğinin kapısı aralanmaktadır. Hâlbuki yukarıda da ifade edildiği gibi, gerek dünyadaki hayatın son bulması ve gerekse de âhiret hayatının başlangıcı-yani kıyametle ilgili bilgiler, yukarıdaki 47. âyette olduğu gibi, Kurân’ın birçok ayetinde, sadece Allah’a hasredilmiştir. Örnek olarak, krş: 31/34. 33/63. 43/85.

 

Bu paragrafta verilmek istenen diğer bir mesaj ise, Kurân’ın en çok üzerinde durduğu konulardan biri olan şirk konusudur. Fakat burada şirk’i ifade eden kelimeler, direkt şirkten bahsetmek yerine, endirekt bir şekilde şirkten bahsetmektedirler! Görüldüğü gibi, bu şirk konusu söz konusu âyetlerde şu mealdeki kelimelerle ifade edilmektedir: “Ve gün gelir O’ Yüce Yaratıcı, Allah ile beraber bir takım astlar, yani yardımcı ilahlar ittihaz edenlere, “Benim ortaklarım neredeymiş bakalım” diye sorar? Onlar da, “sana itiraf ve ilan ediyoruz ki, bizden hiç kimse böyle bir şeye şahit olmamıştır” derler! (krş. 41/47.)

 

Görüldüğü gibi, bu âyetteki şirk, Allah’a inanmayan Tanrı tanımaz ateistler üzerinden değil, Allah’a inandığını dili ile ilan eden, hattâ belki de durmadan tevhid çeken ve fakat O’nu gereği gibi tanıyamadıkları için, ulaşılamaz olarak gördükleri [7] Allah ile kendi aralarına birtakım aracılar koyan insanların üzerinden ifade edilmektedir!

 

Yine bu 47. ve 48. âyetlerden anladığımıza göre: Son saat gelip çattığı zaman, insanlar başı derdine düşeceklerdir! İşte tam bu esnada kendilerine faydaları olur veya şefaat ederler ümidiyle, daha önce Allah ile aralarına birtakım aracılar koyan, bu sorumsuz insan tipinin, güvendikleri o aracılar da, hemen sıvışıp ortadan kaybolacaktır! Şefaatini umdukları, o aracılık yapacağı umulan sahte tanrılar ortadan kaybolunca, umdukları dağlara karlar yağan bu insanlar, hemen çark ederek “Sana itiraf ve ilan ediyoruz ki, bizden hiç kimse böyle bir şeye şahit olmamıştır” diyeceklerdir[8]. Fakat “bade harabil’Basra” gündeme geldiği için, böyle bir itirafın, bu insan tipine hiç bir yararı olmayacaktır!

 

Yaşamları boyunca kendi sorumluluklarını başkalarının üstüne yıkma gözü açıklığını alışkanlık haline getiren bu sorumsuz insan tipi, son anlarında yine iyi bildikleri bir taktiğe başvurarak “Sana itiraf ve ilan ediyoruz ki, bizden hiç kimse böyle bir şeye şahit olmamıştır” yani ey Rabbimiz biz seninle aramıza hiçbir aracı koymadık diyebiliyorlar! Esasen bu insan tipinin,[9] daha önce Allah’ın astları olarak gördükleri için yalvarıp-yakararak medet umdukları, o aracı sahte tanrılar ortadan kaybolunca, bütün ümitlerini kaybettikleri görülüyor (krş. 41/ 48.)  Allah, böyle düşünüp, sorumluluk duygu ve bilincinden, (yani takvâ’dan) yoksun bir hayat yaşamaya çalışan bu insanları, hiç ummadıkları bir anda, hiç ummadıkları bir şekilde enseleyip, cezalandırabilir-cezalandıracaktır[10]! (krş. 39/25. ve 68/44.) İşte 47. âyette geçen “Essâah” kelimesinin böyle bir zaman dilimine işaret ettiği düşüncesindeyim!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazımızda, Fussilet suresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

 

Yaşar GÜLAÇTI. 18. Şubat. 2017. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Henüz gerçekleşmeyen bir olayın, ileride gerçekleşmesiyle ilgili olarak verilen bilgileri, iki kaynağa dayandırabiliriz! Bunlar ya bilimsel olarak ispatlanmış bir veriyi ifade eden (örneğin bugünün bilimsel imkânları ile yıllarca sonra Güneşin veya Ay’ın nezaman, hangi gün hangi saat ve dakikada tutulacağının tespit edilip haber verilmesi gibi) ilmi veriler, ya da, Yüce Yaratıcının Vahiyle, yani Kur’an âyetleri ile haber verdiği ilâhî bilgilerdir. Allah Kurân’da hem dünyanın ve dünya hayatının sonunun muhakkak geleceğini, hem de bundan sonra yeni bir dünyanın yeni bir hayatın yeni şartlarda tekrar kurulacağını, (yani kıyamet’in) geleceğini haber vermektedir! Fakat gerek dünyanın sonunun ve gerekse de ayağa kalkmayı ifade eden kıyametin yani yeni bir hayatın başlangıcının nezaman-hangi günde hangi saatte olacağının ilmini kimseyle paylaşmayarak kendine saklamıştır!

 

[2] Fakat bu değerli müfessirlerimiz “Kıyâmet” kelimesinin ya içerisini hiç doldurmamışlar, yahutta yanlış olarak doldurmuşlardır! Örneğin yukarıdaki âyette geçen “Essâah” kelimesine müfessirlerimizin bir kısmı, kıyamet şeklinde mana verirken, bazıları son saat şeklinde diğer bir kısmı ise hem son saat hem de kıyamet kelimelerini birlikte kullanarak mana vermişlerdir! Oysaki son saat ve kıyamet kelimeleri tamamen biri birinin zıddı olan kelimelerdir! Çünkü son saat adı üstünde bir sonu, yani yok olmayı ifade etmektedir ki, bu durum içinde yaşadığımız dünyanın ve üzerindeki hayatın son bulması demektir! Hâlbû ki “Kıyâmet” Lügat manasından da anlaşılacağı gibi, bahsedilen yıkımdan ve yok olmadan sonra tekrar dirilerek ayağa kalkmayı ifade etmektedir ki, bu tekrar dirilme ve ayağa kalkma işi dünya da değil âhirette gerçekleşecektir! Kısaca ifade etmemiz gerekirse son saat dünya da, yani dünyanın sonunda, kıyamet ise âhirette, yani âhiretin başlangıcında gerçekleşecektir. Allah’u âlem!

 

[3] Çünkü Kurân’da, “ الْقِيَامَةِ   – Elkıyâmeh” şeklinde geçen, Türkçemizde de, “Kıyâmet” olarak kullanılan kelimenin kökü aslında قَوَمَ  K V Mfiilidir. Bu fiil’in lügat manasıysa: Ayağa kalkmak, Ölümden sonra tekrar dirilmek, Sütun, Tertip, düzen, Topluluk, cemâat… gibi, manalara gelmektedir! (Ahterî+ Elmüncid) Bu zaviyeden bakınca, bu kelimeye günümüz Türkçesinde yüklenen mâna yanlıştır! Şöyle ki; Bizde “Kıyâmet” denince; Dağların, yürütülmesi, Denizlerin fışkırtılması, Güneşin, Ayın ve yıldızların kararıp dökülmesi, yani Dünyanın sonu olarak bilinen yıkım ve yok olma, akla gelmektedir. Oysaki “Kıyâmet” Lügat manasından da anlaşılacağı gibi, bahsedilen yıkımdan sonra insanlığın yaşadığı dünya hayatı ile ilgili olarak hesap vermek üzere tekrar diriltilerek ayağa kalkması ve bundan sonra kurulacak olan yeni nizamın, yeni sistemin adıdır. Bu yeni kurulan nizamın-sistemin adı bazen“âhiret günü” bazen de “âhiret hayatı” olarak geçmektedir! Veya bizim halk kültürümüzde olduğu gibi “öte dünya-öbür dünya” olarak isimlendirilmektedir! Bu konuda daha fazla bilgi ve karşılaştırma için bkz. N E V Â 21. Kariâh, sûresi dehşet ve hayret yüklü sahneler.y.g.

 

[4] Dünya hayatında Ulu Tanrının yeryüzündeki, oğlu, yardımcısı veya en azından gölgesi olarak gördükleri muktedirlere sırtlarını dayayan, sorumluluk duygu ve bilincinden (yani takvâ dan) yoksun olan bu insan tipi, âhirette ise Allah’ın astları olarak gördükleri, azizlerin, velilerin vs.. şefaati ile kurtulma garantisinin verildiği bir güvenle şımarıklığın zirvesine çıkmışlardır! Yani bu insan tipi, kendilerini hem dünya da hem de âhirette garanti altına almanın verdiği bir özgüvenle, dünyada uzun bir ömür sürecekleri hissine de kapılmışlardır! Bundan dolayı da tehlikelere karşı yalancı bir güven hissi içerisindedirler!

 

[5] Dünya da olup bitenleri, anlamak için azıcık kafa yoran her insanın görüp-bileceği gibi; Bugün “şehit” kavramını en çok kullananlar, en çok abartanlar, maalesef terör örgütleridir! Bir düşününüz! Bir insanın üzerine bağladığı patlayıcılarla, kendi bedenini paramparça etmesi için, bu insanı abartılan “şehitlik” kavramının dışında, başka hangi kelime veya kavramla ikna edebilirsiniz? Abartılarak gerçek bağlamından kopartılan her kelime gibi, bu “şehitlik” kavramını da, duyup şâhit olduğumuz her yerde, bu şartlara göre değerlendirirsek, umarım yanlışa düşmekten korunabiliriz!

 

[6] Oysaki isteyen insan için Allah’a ulaşmanın önünde hiçbir engel yoktur! Zîrâ “Allah insana şah damarından çok daha yakındır! krş. 50/16.”

 

[7] 47. Âyette geçen yukarıdaki ifadeler: Dünyada iken kendi menfaatlerinin gereği olarak gördükleri için yaptıkları yanlışlıkların sorumluluğunu devamlı olarak başkalarının üzerine yüklemeyi âdet ve huy haline getiren insanların, tipik bir örneğini yansıtmaktadır!

 

[8] Tarihin her döneminde var oldukları gibi, günümüzde de varlıklarına şahit olduğumuz, bu insan tipinin en belirgin özellikleri; Dilleri ile her gün defalarca, “Ey Rabbimiz ancak sana kulluk yapar ve sadece senden yardım umarız! (krş. 1/5)” demelerine rağmen, Allah’ın astları olarak gördükleri bir takım varlıklara (daha doğrusu insanlara) boyun büküp yalvararak, onlardan dünya da ve âhirette medet ummalarıdır! Genellikle kelime’i tevhid’i dillerinden düşürmeyen insanlardan oluşan bu insan tipinin, Allah’ın astları olarak gördükleri birtakım varlıklara (daha doğrusu kendileri gibi yaratılmış birer varlık olan insanlara,) dünyada menfaatleri, âhirette ise şefaatleri olur ümidiyle, boyun büküp, yalvarıp-yakarmaları, ağızlarından çıkan tevhid söylemleri ile karşılaştırılınca, nasıl bir şirk bataklığına saplandıkları gün gibi ortaya çıkmaktadır! 

 

[9] Bu cezalandırma hak edenler için olmak şartıyla, dünya hayatında olabileceği gibi, Kıyametten sonra kurulacak olan âhiret hayatında, hattâ hem dünya hayatında hem de, âhiretteki İlâhî mahkemede yargılandıktan sonra, öbür dünyada da olabilir!  

 

  

Yazarın Diğer Yazıları