N E V Â, 49./XI.
N E V Â, 49./XI.

YASİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)


ALLAH’IN ASTLARINDAN İLAHLAR EDİNMEK!

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم
 Zâtında Rahman, fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

Uyarılara kulak tıkadıkları için ön ve arkalarına, setler çekilip, boyunlarına da toklar geçirilen bir kısım insanlar hakkında Allah’ın azap sözünün tahakkuk ettiğini veya gelecekte mutlaka tahakkuk edeceğini yukarıdaki âyetlerden anlamıştık! Bugün yeryüzünde yaşayan bu adamların torunlarının da, kendilerine yapılan İlâhî uyarı ve ikazlara kulak verdikleri pek söylenemez! Biliyorsunuz bir yukarıdaki paragrafın son âyetlerinde, Yüce Yaratıcının, insanoğluna, lütfettiği bir takım nimetlerini hatırlatmıştık! Böylelikle belki ibret alıp akıllarını başlarına alarak, nankörlükten vazgeçerler ümidiyle, Rabbimiz Âdem’in torunlarına, bir uyarıda daha bulunmuştu! Fakat ne gezeeer! Çoğunluğu itibarı ile şükrün yerine nankörlüğü ve şımarıklığı seçen insanoğlu, bu uyarıya da kulak asmadığı gibi, bakınız neler yapıyorlar? Neler yaptıklarını aşağıdaki âyetleri okuyunca, hep beraber göreceğiz! İşte o âyetler:
 وَاتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنصَرُونَ {74} لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَهُمْ وَهُمْ لَهُمْ جُندٌ مُّحْضَرُونَ {75}
(Kendilerine lütfettiğimiz o kadar nimete karşılık, Bize şükretmeleri gerekirken) Onlar kendilerine yardım ederler ümidiyle, birde kalkmışlar, Allah’ın astları olarak gördükleri birtakım varlıklardan kendileri için İlahlar edinmişler!
Hâlbûki (Allah’ın astları olarak gördükleri için İlah edindikleri) o varlıkların kendilerine yardım etmeye asla güçleri yetmez! Bilakis, bu insanlar İlah edindikleri o varlıklar için, sanki kendileri hazır kıta bekleyen askerler gibidirler! 36/ 74. 75.
“وَاتَّخَذُوا – Kendileri için kabul ettiler, edindiler, aldılar” demektir. Bu “İttehaze” kelimesi, ister somut ister soyut nitelikte olsun, kişinin kendi menfaati veya zevki için yâhutta bir şekilde kendisine faydası olur, ümidiyle herhangi bir şeyi ittihaz edip, yani kabul edip ona perestiş ederek, saygı göstermesi, yani tapınmasını ifade eder! Biz kendilerine perestiş edilip tapınılan bu nesneleri, iki kategoriye ayırmamızın mümkün olduğunu düşünüyoruz! 
Birinci kategoride, kişinin bilinçli olarak perestiş edip tapındığı putlar, olağanüstü güçlere sahip olduğu düşünülen, gerçek veya efsanevi kişiler, kahramanlar, azizler, veliler, şeyhler, seyyitler, atalar, Seydalar, ağalar, dînî ve siyasi liderler,  vs.. gibi soyut yani fiziki varlıkları sayabiliriz! Bunlara ilâveten, tarihi süreçte, halkları tarafından çok sevildikleri için, sonradan putlaştırılan bir kısım kişilerin ve Meleklerin sembolleri, resimleri, heykelleri, büstleri, mumyaları, hayatta olmayan bazı kişilerin mezarları, türbeleri, ziyaret yerleri ve temsîlî kabirleri veya makamları da, Allah’ın astları olarak tapınma vasıtasına dönüştürülen bir takım varlıklar olarak görebiliriz!
İkinci kategoride ise, kişinin bilinçli olarak perestiş edip tapınmadığı, fakat uğrunda her şeyi yapacak kadar çok sevdiği için, kesinlikle hayır diyemeyeceği birtakım somut yani fizik ötesi kavramları da sayabiliriz! Bu kavramları, iktidar, makam, koltuk,[1] yönetmek, hâkimiyet-otorite, tahakküm etmek, zenginlik, şans ve talih gibi, kişinin kendi hevâ’ü  hevesi, nefsânî istek ve arzusu vs.. gibi soyut kavramlar olarak düşünebiliriz! (krş. 18/28. 25/43. 45/23.)
 “مِن دُونِ اللَّهِ – Min dûnillahi” Allah’ın astlarından, demektir. Baştaki cer harfi olan “Min’i” ve sonundaki “Lâfzatullah’ı” bir tarafa bırakacak olursak, buradaki “Dûun” kelimesinin lügatte şu manalara geldiğini gördük: Asılsız, Köksüz, Hakir kimse demektir.  Bunun yanında, Yakınlık, Aşağılık, Çukurluk, Alçaklık, Hasislik, Arka, Öte ve öteki gibi manalara da, gelmektedir. (Ayrıca bu kelime bugünkü askeri termolojide, rütbe bakımından yüksek rütbeli birine göre, bir aşağı yani ast konumunda olan şahıs’ın rütbe durumunu belirtmek için de kullanılmaktadır. Ahterî+Lisanul’Arap.)
Biz bu kelimeye, âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, günümüz Türkçesindeki en uygun karşılığı olduğunu düşündüğümüz “Allah’ın astları” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!
Kurân’da, menfi anlamda gelen ana kavramlardan biri olan bu “مِن دُونِ اللَّهِ – Min dûnillahi” yani “Allah’ın astları” kavramı, bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile tam 104 yerde geçmektedir. Bunlardan, 70 tanesinde, Lâfzatullah’ yani bilfiil Allah lâfzı “Min dûnillahi”  şeklinde, geçerken, 34 yerde, ise Allah lâfzı yerine “Mindûnihi”  şeklinde, yani Lâfzattullah’ı ifade etmek için zamir kullanılmıştır.
Bu Yasin suresinin 74. âyetine bizim verdiğimiz, yukarıdaki “Onlar kendilerine yardım ederler ümidiyle, birde kalkmışlar, Allah’ın astları olarak gördükleri birtakım varlıklardan kendileri için İlahlar edinmişler!” şeklindeki mananın alternatifi olarak şöyle bir mana da, verilmiştir “ Onlar kendilerine yardım edecekleri ümidi ile Allahtan başka ilahlar edindiler”. Klasik müfessirlerimizin çoğunluğu tarafından da, tercih edilen bu ikinci manaya göre, Allah’ın dışındaki bir takım varlıklara perestiş edip tapınanların, sanki Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmedikleri gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki gerçek kesinlikle böyle değildir. 
Şöyle ki, Kurân’ın, yukarıda kaydedilen,  “Allah’ın dışındaki birtakım varlıklara perestiş edip tapınan insanları, müşrikler” olarak isimlendirdiğini biliyoruz! Bazı âyetlerde, Allah cc. elçisine şöyle hitap etmektedir! “ Sen eğer onlara (yani müşriklere), göklerin ve yerlerin yaratıcısı, kimdir, gökten yağmuru kim yağdırıyor… diye, sorsan? Elbette ki Allah’dır. Diyecekler!(krş. 20/61. 29/63. 31/25. 39/38. ve 43/9.) 
Bu âyetlerin tümünde de, görüleceği gibi, Müşriklerin hemen hepsi, Allah’ın varlığını-birliğini ve hattâ evrenin yaratıcısı olduğunu hem biliyor hem de kabul ediyorlar! Bizim sandığımızın aksine, esasen müşrik de olsa, kâfir de olsa, resmen puta tapan putperest de olsa, hattâ kapitalist veya komünist de olsa, yeryüzünde yaşayan tüm insanlar, Allah’ın hem varlığını ve hem de yaratıcı tek Tanrı olduğunu kabul etmektedirler. Bu insanlara Firavun bile dâhildir! 
Zümer suresinin üçüncü âyetine bir göz atmamızın, konunun daha iyi vuzuha kavuşmasını sağlayacağını ümit ediyorum! İşte O âyet: Halis-saf’ inancın-dinin’ sadece Allah’a yönelmesi gerekmez mi?(oysa ki,) O’nun astlarından bir kısım varlıkları, dost ve koruyucu olarak görenler! Biz bu varlıklara, bizi Allah’a, daha çok yaklaştırsınlar (ve Allah katında bize aracı olup, şefaat etsinler) diye perestiş edip kulluk yapıyoruz-tapıyoruz” diyorlar...(krş.39/3.)
Bu insanlarla ilgili olarak bir uyarı da, “Rûm” suresinden geliyor: “Son saatin gelip çattığı, o gün de, (Allah’ın astlarından ilah edinmek gibi bir takım) ağır suçlar işleyen mücrimler, tüm umutlarını yitireceklerdir! Zîrâ (Allah’ın astları olarak görüp, kendilerine yardım ederler umudu ile) şirk koştukları o varlıkların hiçbiri kendilerini tanımayacaklardır (hâlbuki o insanlar, bu sahte yardımcı tanrılar yüzünden kâfir olmuşlardı! krş. 30/12. 13.) 
Yasin suresinin bu 74. âyetini şu âyetlerle beraber değerlendirirsek, âyetin mesajını daha iyi anlamış oluruz ümidindeyim! İşte bahsettiğim o âyetler: Hiçbir kanıtı olmamasına rağmen, kim Allah’la beraber başka bir ilâha dua ederse, bunun hesabının Allah katında sorulacağını iyi bilsin! … Bu konudaki diğer âyette ise …öyleyse, Allah’ın yanı sıra hiçbir kimseye yalvarıp yakarmayın! (krş. 23/117. 72/18.) 
Yukarıdan beri kaydetmeye çalıştığımız, bütün bu uygulamalar, bize ne kadar garip gelse de, başta Müslümanlık itiraf ve iddiasında bulunan insanlar olmak üzere, maalesef dünyanın hemen tüm toplumlarında görülmektedir! Bu işin aslı, “Kişinin ulaşılamaz olarak gördüğü, Ulu Tanrı ve Yüce Yaratıcı olan Allah cc. ile kendisi arasında “aracılık” yapacak bir varlığa ihtiyaç duyma umudundan kaynaklanmaktadır! Oysaki bu durum, yukarıda da belirtildiği gibi, Allah’ın, Samed, Vahdâniyet, Adâlet ve İlim sıfatlarına aykırı olup, üstelik içerisinde şirk de, barındırdığı için, Kur’an tarafından şiddetle reddedilmiştir!
Genelde Vahyin ve özelde ise Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan Kurân’ın insanlığın kararan ufkuna indirilmesinin ana sebeplerinden bazılarının şunlar olduğunu düşünüyorum! Yüce Yaratıcı yarattığı varlıklar içerisinden akıl ve irade verdiği varlıklara, kendini tanıtmak istemiştir. Kurân’ın indirilmesinin ana sebeplerinden birinin de, Allah’ın hak ve sorumluluk açısından eşit olarak yarattığı insanoğlunun, kendi aralarında, hak-hukuk dairesinde, Allah’ın yarattığı nimetlerden eşit olarak paylaşılmasını istemesidir! Özellikle Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan Kurân’ın indirilmesinin ana sebeplerinden birinin de, Köleliğin kaldırılması olduğunu yine Kurân’dan anlamış olduk!
Bu zâviyeden bakınca, “Kişinin Allah’la beraber, O’nun astları olarak gördüğü bazı kişi veya varlıkları, kendilerine Allah katında yardımcı ve şefaatçi olarak görmeleri” Kurân açısından, menfi manadaki ana kavramlardan biri olan “şirk” kavramı ile iç içe durmaktadır! Çünkü yukarıda da kaydettiğimiz bir nevi şirk riski taşıyan bazı uygulamalar, belki de hiç farkına varmadan hepimizi içerisine çeken veya çekmek üzere olan, çok tehlikeli bir anafora dönüşmüş durumdadır! 
İnanınız! İnsanlar, sanki dilleri ile “Lâilâhe illallah” dedikleri halde, fiil ve eylemleri ile şirke bulaşabiliyorlar! Şimdi bir düşününüz! Allah’ı zikretmek gibi, gayet ulvî ve masum bir görünüm altında bir araya gelen insanlar; Gece yarılarında, gözlerini kapayıp, önce dilleri ile “Lâ’İlâhe İllallah” derlerken, arkasından da, “Medet’ yâ seyyidi’ Abdulkâdiri’ geylâni” diye bağrışmaktadırlar! Hâlbû ki, aynı kişiler az önce eda ettikleri yatsı namazlarında okudukları fâtihâ suresinde, “Ey Rabbimiz ancak sana ibadet eder ve ancak senden medet umarız!(bkz.1/5.)” demişlerdi! Bu durum neyi ifade ediyor? Bir düşününüz!
Hayatımızda defalarca şahit olduğumuz bu türden olaylar, inanınız, ya akıl sağlığımızı bozacak ki, o zaman tabii olarak sorumluluktan kurtulmuş olacağız![2] Yâ da her türlü mahrumiyeti, sürgünü dışlanmayı, taşlanmayı [3] göze alarak, Kurân’ın evrensel gerçeklerini haykırmaya devam edeceğiz!
Şimdi bir düşününüz! Yanınızda beraber seyahat ettiğiniz bir Müslüman kardeşiniz, başına sıra dışı tehlikeli bir olay geldiğinde; “Yetiş Yâ Rabbim!” diyeceği yerde “Yetiş yâ seyyidî, Yetiş yâ efendi hazretleri, Yetiş yâ ustaz” diye, duâ ve niyazda bulunuyorsa! Siz kesinlikle hiçbir uyarı ve ikâzı kabul etmeyen, böyle bir Müslüman kardeşinizin durumu hakkında (Allah hidayet versin) demekten başka ne diyebilirsiniz veya ne düşünebilirsiniz? 
İnanınız yaşadığınız bazı gerçekler ve duyduğunuz bazı sözler, sizi gerçekten şok edebiliyor! Düşününüz! Beş vakit namazı hiç kaçırmadığını bildiğiniz, helâl-haram konusunda titiz davranmaya çalışan, en azından çevresine o intibaı vermeye çalışan, Haccul’haram olmuş, en yakınlarınızdan bazı kişi veya kişilerin “Ben .. kişiye hamd ediyor, şükrediyorum” diyebiliyorsa, ne yaparsınız. Hâlbûki bu Müslüman kardeşiniz, kıldığı beş vakit namazda, dili ile en az günde kırk defa, “ Hamd, sadece Rahman ve Rahim olan âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. (Bundan dolayı, ey Rabbimiz) Biz ancak sana kulluk yapar ve sadece senden medet umarız!” (krş. 1/ 1. 2. 4.) dediği halde!
İnanınız, yazmaktan ve konuşmaktan hayâ edip yüzüm kızarıyor ama mümkün mertebe yumuşatarak aktarmaya çalışacağım! Birlikte yaşamak zorunda olduğumuz Müslüman toplumumuzun içerisinde öyle tipler var ki, bu insanların ağızlarından çıkan akla ziyan sözler, insanın şok olmasına sebep olmaktadır! Şimdi bir insanın çıkıp  “ .. kişinin ..’sını yemek, ibadettir” diyebilecek kadar, akıl ve izandan uzaklaşmış olduğunu görürseniz! Sizin böyle bir insana acımaktan başka elimizden ne gelir ki? 
Burada yaşanılmış olan acı bir hatırayı, istemeyerekte olsa anmak zorundayım! Kurân için, (O bizim kitabımız değildir anlamında) “kaldır O’ kitabi masadan”  diyen adama “ama O kitap bizim kitabızdır” cevabını verince! Adam kalkıp size “Hayır! Bizim kitabımız  ..  kişinin yazdığı kitaptır” cevabını verirse! Bunu da gûyâ İslam’a hizmet adı altında yapıyordu![4] Böyle bir teklif karşısında siz akıl sağlığınızı hâlâ korumaya devem edebilirmisiniz? 
Yâ da, sizin yüksek dini tahsil yapmış! Tahsillidir, inançlıdır diye vekil olarak seçtiğiniz bir insan, siyaseten her şeyini borçlu ve velinîmeti olarak gördüğü, kendi siyasi lideri için “Benim öyle bir liderim var ki, O Allah’ın bütün sıfatlarını taşımaktadır” demesi karşısında, bir Müslüman olarak siz ne düşünürsünüz! Üstelik kendisine Allah’ın bütün sıfatları isnat edilen muhatabın, buna itiraz etmediği bir ortamda! Pekî, şimdi sizlerle beraber bir fikir jimnastiği yaptığımızı düşünelim! Tüm bunları, yukarıdaki 74. âyette beyan edilen “Onlar kendilerine yardım ederler ümidiyle, birde kalkmışlar, Allah’ın astları olarak gördükleri birtakım varlıklardan kendileri için yardımcı İlahlar edinmişlerdir!” şeklindeki beyanı İlâhî’si ile kıyaslayıp, ölçüp-tartmaya çalışalım?
Hadisi şerif olup olmadığını bilmiyorum ama Kurân’a uygun düştüğü için, belleğimizde yer etmiş olan şöyle güzel bir söz vardır. “Allah kuluna verdiği nimetin eserini, kulunun üzerinde görmeyi sever!” Burada ister istemez insanın aklına şöyle bir soru geliyor. “Allah’ın, kulunun üzerinde eserini görmeyi sevdiği, en büyük nimet ne dir?” Bu soruya çok değişik cevapların verileceğini biliyorum! Ama bize göre Allah’ın, kulunun üzerinde serini görmek istediği en büyük nimet, insanoğluna verilmiş olan akıl ve irade nimetidir. Çünkü insan bu iki nimet sayesinde sıradan varlıklardan ayrılıp, meleklerin kendisine secde ettiği insan mertebesine yükselmiştir! Şimdi belki de bu son paragrafın konu ile ilgisi nedir diye aklınıza bir soru gelmiş olabilir!
Bu son paragrafın konumuzla ilgisi şudur: Bir insanın Allah’ın kendisine verdiği ve eserini kulunun üzerinde görmeyi sevdiği, akıl ve irade gibi nimetleri, kendisi kullanmayıp, birilerine ipotek etmesi, O şahsın Allah’la beraber bir takım varlıkları İlah edinmesi anlamına gelmektedir! Konuyla ilgili âyeti bir daha hatırlayalım! Görüldüğü gibi “Kendilerine yardım ederler ümidiyle, Allah’ın astları olarak gördükleri birtakım varlıklardan kendileri için yardımcı İlahlar edinen” insanlar, genellikle akıl ve irade gibi Allah’ın verdiği iki büyük nimetin eserini kendi üzerlerinde gösterememiş olan insanlardır.
Bu adamlar! Sanki Allah’ın kendilerine verdiği akıl ve irade gibi iki büyük nimeti, kendileri yerli yerinde kullanamadıkları için, birilerine (örneğin Allah’ın astları olarak gördükleri birtakım kişilere veya varlıklara) kiraya vermişlerdir! Bu kiracılar, ister tarikat, cemaat liderleri gibi dini liderler olsunlar. İsterse de, siyasi, ticari, hukuki gurupların liderleri gibi sosyal sınıf liderleri olsun, fark etmez!
Bir insanın fazladan evi, dükkanı, arabası tarlası vs.. olabilir; Kişi isterse bunları kiraya da verebilir! Kiracı bedelini öder, günü bitince de, mal sahibine malını iâde eder. Diyelim ki, kiracı istismarcı, ahlaksız çıktı, yani günü gelince dükkânınızı boşaltmadı, hatta zorbalık yapıp dükkânınıza el koydu! O zaman kaybedeceğiniz şey, sadece bir dükkândır! Fakat eğer aklınızı ve iradenizi kiraya verirseniz, inanın, o kiracıyı bir daha oradan çıkartamayacağınız gibi, bu durumda sadece bir dükkânı, değil, başta insanlığınız olmak üzere her şeyinizi kaybedersiniz! Hatta kaybettiğiniz şeyler dünya ile sınırlı da kalmaz. Çünkü bu durumda ahretinizi de kaybetmiş olursunuz! 
İnanınız akıl ve iradelerini putlara ipotek eden ve resmen putlara tapan müşriklerin yaptıklarının da, görünüm olarak farklı olmasına rağmen, mahiyet olarak bu durumdan farklı bir yönü yoktu! Bakınız resmen putlara tapan müşrikler kendilerini savunurken ne diyorlar? “Biz bunlara sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar, (yani bize Allah katında, yardımcı ve şefaatçi olsunlar)” diye tapıyoruz diyorlar. (krş. 39/3.) Kurân’daki bu türden âyetler, tarih boyunca işlenmiş olan ve günümüzde de hâlen işlenmeye devam eden her türlü şirkin, sahte mazeretlerinden en önemlisini de ortaya koymaktadır! 
Bütün bunlardan anlamış olduğumuz bir diğer gerçek ise; Şirk koşan müşriklerinde, tapındıkları şirk nesnelerini kesinlikle Allah yerine koymadıkları gerçeğidir! Çünkü şirk koşulanların sadece “aracı-şefaatçi” olduğunu onlarda itiraf ve kabul ediyorlar! Burada Kurân’ın beyanına göre; Bazen kendisi ile Allah’a şirk koşulan nesne veya kişilerin bu durumdan haberleri bile olmayabiliyor! “Örneğin İsa as.’ı Allah’ın oğlu-astı olarak görüp, şirke düşen Hıristiyanların durumu ile Melekleri Allah’ın kızları-astları olarak gören ve bundan dolayı da şirke düşen birtakım müşrikler gibi! Oysaki ne Hz. İsa’nın, nede Meleklerin bu durumu onaylamadığını, hattâ bu durumdan haberlerinin bile olmadığını, yine Kurân’dan öğrenmiş oluyoruz! (krş. 5/116. 117.  4/117. ve 17/40.)
Şimdi bütün bu yazılanlardan sonra, insanın aklına şöyle bir soru gelebilir? “Allah’ın insanları Vahiyle-Kurân’la bu kadar ikaz edip uyarmasına rağmen, bir insan nasıl olurda, Allah’la beraber, O’nun astları olarak gördüğü bir takım varlıkları yardımcı İlahlar olarak görür!” Bizce bu durumun ana sebebi; Müslümanlık iddiâsında bulunanların, Kurân’ı ölü kitabı haline getirmeleridir! Böylelikle dilleri ile Kurân’a göstermiş oldukları sembolik saygı ifadelerine rağmen, gerçekte ise âdetâ O’nu mızrakların ucuna takarak tedavülden kaldırmışlar ve öldürmüşlerdir! 
O’nu öldürdükten sonra da, Kurân’ın yerini alması için, çoğunluğu Yahudi ve Hıristiyan inancı olmak üzere, bir takım inanç ve kültürlerin etkisine dayalı bir rivayet kültürü oluşturulmuştur! Böylelikle de, İslam bu rivayetlerle dizayn edilerek, İlâhî rotasından saptırılmış oldu! İşte İslam dünyası olarak isimlendirilen coğrafyada yaşayan insanların, bugünkü duruma gelmelerinin ana sebeplerinden birinin, hattâ en önemlisinin bu olduğunu düşünüyorum! Allah’u Âlem! 
İnsanların yaptıkları bu vefasızlık hattâ zulüm karşısında, eğer Rabbimizin vahyin tebliği için uğraşan muhatapları motive eden bir takım Kurân âyetleri olmasaydı! Belki de Kurân’ın tebliğcileri olma gayretinde olan insanlar, bu mukaddes yükün altında ezilir giderlerdi! Fakat Yüce Yaratıcı buna müsaade etmediğini aşağıdaki âyetle, müjdelemektedir!
فَلَا يَحْزُنكَ قَوْلُهُمْ إِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ {76}
(Ey elçi! Ey bu Kurân’ın tebliği için çaba sarfeden muhatap!) Sakın bunların (yaptıkları nankörlükleri ve) söyledikleri sözleri, seni mahzun edip, üzmesin! Zîrâ onların gizlediklerini de, açıktan yaptıklarını da, öteden beri Biz bilip durmaktayızdır. 36/76.
Yukarıda da kaydettiğimiz gibi, bu âyetle Yüce Yaratıcı, başta Kurân’ın ilk tebliğcisi olan Allah Resulü olmak üzere, her çağdaki Kur’an tebliğcilerini motive edip desteklemektedir! Yani bu âyette şöyle bir mesaj verilmektedir! Ey Kurân’ı tebliğ ettiği için, Allah Resulünü dışlayan, taşlayan ve çok sevdiği ana vatanı olan Mekke’den çıkmaya zorlayanlar! Hiç unutmayınız ki, bu yaptıklarınız günü gelince hesabı sorulmak üzere, kayıt altına alınmaktadır! 
Ve tıpkı bunun gibi, gerek tarihi süreçte, gerekse de, günümüzde, Kurân’ı anlayıp, insanlığa anlatarak, tebliğ etme gayreti içerisinde olan insanları, dışlayanlar, taşlayanlar, kürsülerden indirip, camilerden kovanlar! Hiç unutmayınız ki, bu yaptıklarınızın tamamı, bir gün hesabı sorulmak üzere, kayıt altına alınmaktadır!
İnananınız yapmaya çalıştığımız bu görevden dolayı, bize reva görülenlere karşı, Yüce Yaratıcının bu motivasyon desteği olmasaydı, belki de bu yazdıklarımızı bile yazamayabilirdik! Ne ki, Rabbimizin  “kişinin zerre kadar, hayır veya şer adına ne işlemişse mutlaka karşılığını göreceğine” dair olan vaadi İlâhisi, bizim için diğer bir motivasyon ve teşvik kaynağıdır! (krş.99/7. 8.)
Canım kardeşim! Bizim Kurân hakkında yaptığımız bu yorumlar, elbette ki Kurân’ın kendisi değildir. Bilakis bu yazdıklarımız, sadece bizim Kurân âyetlerine dayanarak yapmaya çalıştığımız, kendi yorumlarımızdır! Bu zaviyeden bakınca, Bizim yapmaya çalıştığımız şey: Anlayabildiğimiz kadarı ile Vahyin içerdiği İlâhî mesajları, siz değerli kardeşlerimle paylaşmak için göstermeye çalıştığımız çabalardan ibarettir! İşin doğrusunu ise ancak Rabbim bilir! Yukarıdan beri ifade etmeye çalıştığımız bu yorumlardan Kurânda, “Allah’ın astları” diye bir kavram olduğunu öğrenmiş olduk! Bu kavramla da, hangi varlıkların veya kimlerin kastedilmiş olduğunu da öğrenmiş olduk! Birde bu Kurân’ın, istismar edilip geçim vasıtası ve siyasi rant aracı olarak kullanılamayacağını da öğrenmiş olduk! Umarım bunlar hatırımızdan çıkmaz! 
Ama bunun için ısrarlı bir şekilde Kurân’ı anlama kastı ile okumaya devam etmeliyiz! O zaman Allah bize bunu kolaylaştıracaktır göreceksiniz! Yeter ki Mushaf’ı, okumak için önümüze aldığımızda, kafamızdaki tüm sabit fikirlerden, meselâ, “Kurân anlaşılması zor, hatta imkânsız bir kitaptır. O’ ancak ölülerin ardından savap kastı ile okunabilir” gibi, yanlış önyargı ve vesveselerden kurtularak, O’nu anlama kastı ile okumaya başlayalım! Ey benim şeker kardeşim, sen ne zaman Kurân’ı anlamak için, bir zaman harcadın, bir emek sarf ettin de, Yüce Yaratıcı senin bu emeğini boşa çıkardı? Sen Rabbinle Konuşmak istedin de O’ senin için ne zaman kapıları kapattı? 
Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. 11.). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür. Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

(Gelecek yazımızda, Yasin Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)  
                                         Yaşar GÜLAÇTI. 17. Şubat. 2016. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com 

[1] Günümüz dünyasında karşılaştığımız birtakım olaylar, bizim bu tespit ve yorumlarımızda ne kadar isabetli olduğumuzu doğrulamaktadır! Baksanıza: Kırmızı plakalı bir makam aracının koltuğuna kurulabilmek için, bazı insanlar nelerden vazgeçip, (sözde) feragatte! Bulanabiliyorlar!

[2] Çünkü akıl sağlığı yerinde olmayan insanların, Kurân’a göre sorumluluğu yoktur!

[3] 2001 yılının sonlarında emekli olunca, şehrimizin müftü muavini aynı zamanda da çocukluk arkadaşım olduğu için beni çok iyi tanıyan bir hoca efendi “Hocam, emekli olup köşenize çekilmeyiniz! Size valilikten bir onay alalım istediğiniz cami veya camilerde vaazlarınıza devam ediniz” diye bir teklifte bulundu. Bende kabul ettim, sanayi sitesindeki bir camide Cuma günleri, mahalledeki bir camide de, eskiden beri yaptığım gibi, sabah namazı öncesi Kurân derslerine başladık! Biz Kurân ağırlıklı derslerimize devam ederken, bu arada, sanayi sitesindeki, cemaatin bazılarından, birkaç defa “Hocam, Kurândan, direkt değil de, ilmihal kitaplarındaki, İslamı,  bize anlatır mısınız?” Şeklinde teklifler aldım! Yani bizden istenen şey, genellikle ilmihal kitapları ve namaz hocası gibi kitaplarda yazılan şeylerdi! “Örneğin guslün ve abdestin tarifini yapıp, namaz duâsında ellerimizi nasıl tutacağımızı, tahiyyatta da, ayaklarımızın hangi pozisyonda olması,  gerektiğini, anlatır mısınız? Ayrıca tuvalete nasıl girilip nasıl çıkılacağını da, tarif eder misiniz” diye teklifler geliyordu! Bunlara ilaveten birde “Büyüklerin menkıbe kitaplarındaki hayatlarından” İslamı anlatmam isteniyordu! Her seferinde değerli cemaatimize bu söylediklerinizi, ilmihal kitaplarından rahatlıkla öğrenebilirsiniz!
 
Oysaki bugün din adına en çok ihtiyacımız olan şey, “Kurân’ın mesajlarıdır” diye izahatta bulunmaya çalışıyordum! Bazıları tarafından, sırtından geçinilmesi gereken bir ölü kitabı gibi görülen, kürsünün üzerindeki o’ Mushaf’ ın içerisine sıkıştırılmış olan Kurân’ın anlaşılmasından, sanki birileri rahatsız olmuş gibiydi! Sonunda üç yıl kadar süren bu dersleri sonlandırmam gerektiğini, bana bu görevi tavsiye eden müftü muavini hoca efendi telefonla bildirdi! Sizin anlayacağınız! Mushafkılıflarına hapsedilip, mezartaşlarına okunarak, ölü kitabı haline getirilen Kurân’ın, yeniden toplumla beraber yaşayan, hayata yön veren, hayat kitabı bir Kur’an olması için verilen çabanın karşılığı, kürsüden ve camiden kovulmak olmuştu!

Buradan birazda şunu da anlamış olduk! Biz dilimizle farklı iddialarda bulunsak da, indirilişinin birinci yüzyılı henüz bitmeden, ilk defa hicri birinci-miladi yedinci yüzyılda,  içerisinde (sözde) sahabelerin de bulunduğu bir gurup tarafından, Sıffın’da mızrakların ucuna takılarak, daha sonrasında ise Mushaf kaplarına hapsedilerek, toplumun hayatından çıkartılın bu Kurân, maalesef hâlen ölü kitabı olarak işlevini sürdürmektedir! İşte siz bizzat
inandığını iddia eden insanlar tarafından bu konuma getirilen Kurân’ın tekrar aktif hale gelip insanlığın hayatına yön veren bir özne olması için attığınız her adım da, karşınızda ateist dinsiz denilen insanlardan çok, O’nun sırtından geçinen (sözde) dindarları buluyorsunuz! Bu insanlar, hemen karşınıza çıkıp “eyvah din elden gidiyor” diye hep bir ağızdan bağırarak, gûyâ Kurân’a sahip çıktıklarını iddia ederler! Oysaki kendilerini yeryüzünde Allah’ın astları olarak gören veya birileri tarafından öyle gösterilmek istenen, bu insanların, “Neuzibillâh din elden gidiyor” diye bağırmalarının, esas sebebi; Aslında Kurân’ı istismar ederek elde ettikleri, şeyhliklerini, sultanlıklarını, krallıklarını, ağalıklarını, paşalıklarını, koltuklarını ve halkı din üzerinden sömürdükleri mevcut statülerini korumaya çalışmaktan başka bir şey değildir!

İnandığını iddia eden insanlar tarafından bu konuma getirilen Kurân’ın tekrar aktif hale gelip insanlığın hayatına yön veren bir özne olması için attığınız her adım da, karşınızda ateist dinsiz denilen insanlardan çok, O’nun sırtından geçinen (sözde) dindarları buluyorsunuz! Bu insanlar, hemen karşınıza çıkıp “eyvah din elden gidiyor” diye hep bir ağızdan bağırarak, gûyâ Kurân’a sahip çıktıklarını iddia ederler! Oysaki kendilerini yeryüzünde Allah’ın astları olarak gören veya birileri tarafından öyle gösterilmek istenen, bu insanların, “Neuzibillâh din elden gidiyor” diye bağırmalarının, esas sebebi; Aslında Kurân’ı istismar ederek elde ettikleri, şeyhliklerini, sultanlıklarını, krallıklarını, ağalıklarını, paşalıklarını, koltuklarını ve halkı din üzerinden sömürdükleri mevcut statülerini korumaya çalışmaktan başka bir şey değildir!

[4] Bu yazılanların hiçbiri, kesinlikle hayal ürünü değildir! Örneğin bu olaylardan biri Finlandiya’nın başkenti Helsinki’nin Espoo bölgesi, Matinkıle semtinde, bir apartmanın üçüncü katındaki, mescit olarak kullandığımız, bir dairede, 2007 yılı Ramazan ayında geçmiştir. 2001 yılı sonunda emekli olduktan sonra, hayatımızdan dışlanan Kurân’a hizmet ve O’nu hayatın içine tekrar çekerek, hayatımıza hâkim olması adına, nereden bir dâvet geldiyse koşmaya çalıştım! 2006 yılında da İskandinavya ülkelerinden böyle bir davet almıştım, tabii koşarak gittim! Önce İsveç’in başkenti Stockholm, Oradan da uzun ve meşakkatli bir gemi yolculuğu ile ver elini Finlandiya-Helsinki! Bu ülkeyi çok sevmiştim ve şevkle de, Kurân’ı insanlarla tekrar tanıştırma ve buluşturma adına hizmetine devam etmeye çalışıyordum! Bir gün beni oraya davet eden zât geldi, “Hocam masadaki şu beyaz ciltli kitabı kaldır, dersleri şu kitaptan yap” demeye başladı, (Beyaz ciltli O’ kitap, Kurân’ı kerim idi) kendisinin isteğini yapıyormuş gibi davranarak vazıyeti idare etmeye çalıştım! O yıl öyle geçti!

2007 yılında O şahıs, bu defa beni telefonla arayarak, aramızda geçen 45 dakikalık bir konuşması esnasında, yukarıda bir bölümünü yansıttığım, şöyle bir konuşma geçti: .. bey “hocam O’ kitabı masadan kaldır! Ben, Ama O’ kitap dediğiniz bizim (Kurân’ımız) bizim kitabımızdır! .. Bey, hayır bizim kitabımız .. (kişi) veya kişilerin yazdıkları kitaplardan biridir” cevabını verdi! Bu konuşma, bizim bu insanlarla olan diyalogumuza son noktayı koydu! Uzun lâfın kısası, Kurân’ı hayata taşımaya çalışmanın bedeli bu cemaatten de dışlanmamızın nedeni idi! “Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar” diye bir atasözünden bahsederler! Fakat âcizâne on dokuzuncu köyden de, …..! Tüm bunları yaşamış olmam, Hz. İsa as.’ın “tapınak kâhinleri tarafından” neden kürsüden indirilip, mescitten kovulduğunu daha iyi anlamış olmamı sağlamıştı! Yine bütün bunları yaşamış olmam;  Allah’ın Vahyi olan Kurân’ı tebliğ etmeden önce, kendisine “Muhammed’ül Emîn” diye çağıran, Kureyş müşriklerinin, Kurân’ı tebliğ etmeye başladıktan sonra, Allah Resulünü, neden dışlayıp taşlayarak, Mekke’den çıkarttıklarını da, daya iyi anlamamı sağladı. Kurân’ı Anlamaya ve anladıklarını insanlarla paylaşmaya çalışan tüm kardeşlerime; Allah’ın Elçilerinin ödedikleri bu bedellerin benzerlerini sizde ödemeye hazır olunuz!

Yazarın Diğer Yazıları