NEVÂ 52. XVIII.

NEVÂ 52. XVIII.

 

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

ŞU İNSANOĞLU, ENTERESAN BİR VARLIKTIR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 لَا يَسْأَمُ الْإِنسَانُ مِن دُعَاء الْخَيْرِ وَإِن مَّسَّهُ الشَّرُّ فَيَؤُوسٌ قَنُوطٌ {49} وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ رَحْمَةً مِّنَّا مِن بَعْدِ ضَرَّاء مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ هَذَا لِي وَمَا أَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً وَلَئِن رُّجِعْتُ إِلَى رَبِّي إِنَّ لِي عِندَهُ لَلْحُسْنَى فَلَنُنَبِّئَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِمَا عَمِلُوا وَلَنُذِيقَنَّهُم مِّنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ {50} وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الْإِنسَانِ أَعْرَضَ وَنَأى بِجَانِبِهِ وَإِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَاء عَرِيضٍ{51}

Şu insanoğlu kendisi için iyi olduğunu düşündüğü, (yani özgül ağırlığı olan) şeyleri aramaktan hiç yorulup usanmaz! Bu arada, kendisinin kötü olduğunu düşündüğü bir durumla karşılaşırsa; O zaman da, karamsarlığa kapılıp hemen ümidini kaybediverir!

 

Fakat karşılaştığı zarardan sonra, kendisine rahmetimizin gereği olarak bir nimet tattırsak; O zaman da, “bu başarı benim şahsi başarımdır! Zâten ben (öldükten sonra) tekrar dirilme (yani hesap verme) gününün geleceğini de zannetmiyorum! Bir ihtimal, şayet Rabbime döndürülmek için tekrar diriltilsem bile, orada da, en güzel şartlar beni bekliyor olacaktır” diye düşünür! Halbû ki, inkârda ısrar edenlere Biz (dünya dayken) yaptıklar her şeyi, (günü gelince) detaylı bir şekilde haber vereceğiz! Ve onlara yaptıkları (kötülüklere karşılık olarak hak ettikleri) o yoğun azaptan bir bölümünü de tattıracağız!

 

İnsanoğlu (böyledir işte….) Biz ona ne zaman bir nimet bahşetsek, nimetimizi tadınca (hemen) şımarıp yüz çevirir ve yan çizer! Fakat aynı insanoğlunun (kendi yanlış tercihleri yüzünden) başına bir bela, bir musibet gelse; O zaman da, başlar uzun uzun dualar ederek yalvarmaya! 41/49. 50. 51.

 

الْخَيْرِ  – El’Hayri” Bu kelime güzel Türkçemizde bir yandan, İyilik yapmak-hayır işlemek gibi manalarda kullanılırken; Öbür yandan, Herhangi (kötü) bir durumu olumsuzlamak, yani reddetmek için de kullanılmaktadır. Aslı Arapça olan bu “El’Hayr” kelimesi, bu dil’in lügatindeyse; İyi-İyilik, Cömertlik, Mal-servet ve zenginlik gibi manalara gelmektedir! (Ahterî+Lisan..)

 

Bu “El’Hayri” kelimesi, yukarıdaki âyet ve benzeri âyetlerde, özgür ağırlığı olan somut, yani gözle görülüp elle tutulan ve insanın hoşuna giden şeyleri ifade etmek için kullanılmıştır, diyebiliriz! Bu mülahaza doğrultusunda 46. âyette geçen bu kelimeye biz “kendisi için iyi olduğunu düşündüğü, (özgül ağırlığı olan) şeyler” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk! Kurân’ın bu “Hayr” kelimesiyle ilgili olarak, farklı bakış açıları da sunduğunu unutmayalım! Örneğin konu ile ilgili şu uyarı Bakara suresinde yer almaktadır: “Umulur ki, sizin kendiniz için hayırlı, iyi olduğunu düşündüğünüz şeyler, bazen şerli, yani kötü olabileceği gibi, bazen de sizin şerli, yani kötü olduğunu düşündüğünüz şeyler, hakkınızda hayırlı olabilir! (krş. 2/216.)”

 

Tarihin değişik zamanlarında, dünyanın muhtelif bölgelerinde yaşam mücadelesi veren insanoğlunun bazı karakteristik özelliklerini yansıtan üç âyetlik bu paragraf, gelecekte olması gerekenleri değil, geçmişte tahakkuk etmiş, meydana gelmiş olan bir takım olguları haber vermektedir! Yani insanoğlunun yukarıdaki âyetlerde ifadesini bulan “kendisi için iyi olduğunu düşündüğü şeylerin devamlı olarak peşine takılması, bu arada hoşlanmadığı şeylerle karşılaşınca da, hemen ümitsizliğe kapılması” demek, “gelecekte her insan mutlaka böyle olacaktır” demek değildir! Yine aynı insanoğlunun, “karşılaştığı zarardan sonra, kendisine katımızdaki rahmetin gereği olarak bir nimet tattırsak; O zaman da, “bu başarı benim şahsi başarımdır!” demesi de, gelecekte bütün insanların böyle düşünmek zorunda olduğunun ifadesi değildir!

 

Arkasından sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan, yukarıdaki insan tipinin Zâten ben (öldükten sonra) tekrar dirilme (yani hesap verme) gününün geleceğini de zannetmiyorum! Bir ihtimal, şayet Rabbime döndürülmek için tekrar diriltilsem bile, orada da, en güzel şartlar beni bekliyor olacaktır” diye düşünmesi de!” gelecekte her insanın böyle düşünmek zorunda olduğunu ifade etmez! Bu âyetler, insanoğlunun yaşadığı uzun tecrübelere dayanarak, insanlığın içinden çıkan bir kısım insanların, (belki de insan neslinin çoğunluğunun) sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olmalarından dolayı, ortaya çıkan bir insan tipinin, bu şekilde davrandıklarını haber vermektedir!

 

Böylelikle Rabbimiz geçmişte tahakkuk etmiş, vuku bulmuş olan bu olgular üzerinden, gelecekteki ve halen yaşamakta olan insanları uyarmak için şöyle bir mesaj vermektedir: “Ey halen yeryüzünde yaşayan ve gelecekte de yaşayacak olan insan nesli! Sizden önce gelmiş-geçmiş olan, sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan birtakım insanlar, böyle yanlış bir davranış içinde idiler! Sakın hâ, sizler de onlar gibi davranarak, aynı hataya düşmeyiniz”.

 

Yukarıdaki üç âyetlik paragrafı doğru bir şekilde anlayabilmemiz için, zaman zaman ifade etmeye çalıştığımız gibi, bu bağlamda da, yine Kurân’ı en doğru anlama metoduna başvurmak zorundayız! Kur’an tarafından ortaya konulan bu metoda göre: İlâhî Kitabın âyetlerinin, bizzat Kurân’ı Kerim tarafından iki kategoriye ayrıldığını görüyoruz! Bu kategoriler: “Kitabın anası olarak kabul edilen muhkem âyetler ve diğerleri olarak adlandırılan müteşâbih âyetlerdir…. (krş. 3/7.)”

Kur’an âyetlerini iki kategoriye ayıran, Âli’İmran suresinin bu âyetindeki değerlendirmeye göre: Yüce Yaratıcının insanlığa hidayet rehberi, yani yol gösterici olarak indirdiği İlâhî kelamın âyetleri iki kategoriye ayrılmaktadır. Bunlardan birincisi kitabın anası olduğu belirtilen âyetlerdir ki, bu âyetler, hüküm âyetleri olarak da adlandırılır! Bunun için bu âyetlerin hükümleri kesin olup, ifadeleri net, anlaşılması da daha kolaydır. Kitabın anası olarak da adlandırılan bu âyetler, bir taraftan müminlerin, uymak zorunda olduğu dinin hükümlerini inşa ederlerken, öbür yandan Müslümanlık iddiasında bulunan fertlerin ve İslam toplumunun şahsiyetlerini de inşa etmektedirler!

 

Şimdide Âli’İmran suresinin yedinci âyetinde, “diğerleri ve müteşâbih âyetler” olarak ifade edilen bir kısım Kur’an âyetlerinin bazı özelliklerine çok kısa bir göz atalım! Bir defa şunu çok iyi bileli ki, bu guruba giren âyetler, hüküm âyetleri değildirler! Bu kategoriye giren ve müteşâbih âyetler olarak da adlandırılan bu tür Kur’an âyetlerinin esas misyonu: Bir taraftan Müslümanlık iddiâsında bulunan inanırlarının ve İslam toplumunun şahsiyetlerini inşa ederken, diğer yandan da, insanların bilinç düzeyini yükselterek, sorumluluk duygu ve bilinciyle hareket eden ve yeryüzünde de denge unsuru olabilecek bir insan tipinin oluşmasını sağlamaktır! Kurân’daki bu tür âyetler, genellikle haber kipinde gelen âyetlerdir. Yani Kurân’da bulunan bu kategorideki âyetler, hem geçmişte meydana gelmiş olan olayları[1], hem de geleceğe dair bazı haberleri[2] insanlığın dikkatine sundukları için, biz bu âyetlere haberci âyetler de diyebiliriz!

 

Üç âyetlik yukarıdaki paragrafı anlama babında, Kurân’ın doğru anlaşılması için bilfiil Kurân tarafından ortaya konulan prensipleri kısaca dile getirdikten sonra, şimdide üç âyetlik bu paragrafı detaylı bir şekilde inceleyerek, bu âyetlerde profili yansıtılan insan tipinin ön plana çıkan birtakım özelliklerini maddeler halinde sıralamaya çalışacağız! Yukarıdaki âyetlerde, genellikle takva’dan, yani sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu insan tipinin, şu özellikleri göze çarpmaktadır:

 

A: Yukarıdaki âyetlerden birincisi olan 49. âyette; Sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu insan tipinin, ön plana çıkan birinci özelliği şu şekilde ifade edilmektedir. “Kendisi için iyi olduğunu düşündüğü, (yani özgül ağırlığı olan) şeyleri aramaktan hiç yorulup usanmaz, bu arada, kendisinin kötü olduğunu düşündüğü bir durumla karşılaşırsa; O zaman da karamsarlığa kapılıp hemen ümidini kaybediverir!”

Aslında bu insan tipi sanki gündelik bir yaşam sürmeye çalışmaktadır[3]! Böyle olunca da, söz konusu bu tip, sanki uzun vadeli menfaatlerini unutup kısa vadeli menfaatlerini de devamlı ön plana çıkartmaktadır. Bu durumun tabii bir sonucu olarak da, bu insan tipi, “kısa vadeli menfaatinin zedelendiğini görünce hemen ümitsizliğe kapılıp ânında sızlanmaya başlamaktadır!” Böyle bir tavır, bu insan tipinin, çok uzun vadeli bir yaşam vadeden âhiret hayatına sanki inanmadıkları çağrışımını da yapmaktadır!

 

B: Yukarıdaki âyetlerden ikincisi olan 50. âyetteyse: Sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan, şeytan tabiatlı bu insan tipinin bir başka özelliği şu şekilde ortaya çıkmaktadır! Bu insan tipi; Karşılaştığı zarardan sonra, kendisine katımızdaki rahmetin gereği olarak (tekrar) bir nimet tattırsak; O zaman da, “bu başarı benim şahsi başarımdır!” demeye başlamaktadır[4]! Şeytanî bir karaktere sahip olan bu sorumsuz insan tipi, böylelikle yeryüzündeki İlâhî otoriteyi âdetâ yok sayarak her şeyin sadece kendi arzu-istek ve tasarrufu doğrultusunda cereyan ettiği kanaatini taşımaktadır[5]!

 

Yine yukarıdaki 50. âyetten anlayabildiğimiz kadariyle; Takvâ’dan, yani sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan, bundan dolayı da, yeryüzündeki İlâhî otoriteyi âdetâ yok sayarak her şeyin sadece kendi arzu-istek ve tasarrufu doğrultusunda cereyan ettiği kanaatini taşıyan bu insan tipi! En sonunda “Zâten ben (öldükten sonra) tekrar dirilme (yani hesap verme) gününün geleceğini de zannetmiyorum! Bir ihtimal, şayet Rabbime döndürülmek için tekrar diriltilsem bile, orada da, en güzel şartlar beni bekliyor olacaktır” diye düşünmeye başlıyor!

 

Bu 50. âyette zımnen ifade edildiğine göre, insanın kendisine bir imtihan aracı olarak verilen mal-mülk ve serveti, sadece kendi bilgi ve becerisiyle elde ettiğini düşünmesiyle, kişinin hesap gününü inkâr etmesi arasında sıkı bir ilişki olduğu anlaşılmaktadır[6]! Yine bu 50. âyetten net bir şekilde anlaşıldığına göre; Mal-Mülk, yani iktidar ve servete sahip olmayı hayatının tek gayesi olarak gören bu insan tipi, en azından dünyadayken sahip olduğu bu iktidar ve servetin kendisine âhiret hayatında da avantaj sağlayacağına inanmaktadır[7]!

 

C: Yukarıdaki üç âyetlik paragrafın üçüncü âyeti olan 51. âyetten de anlayabildiğimiz kadariyle; Üç âyetlik yukarıdaki paragrafta, sorumluluk duygu ve bilincinden nasiplenmek istemeyen bu sorumsuz insan tipinin diğer bazı özellikleriyse, şu şekilde dile getirilmektedir. Âdetâ bir bukalemun gibi, bulunduğu ortama göre renk değiştirip, menfaati neyi gerektiriyorsa ona göre hareket edip söylem geliştiren bu çok yüzlü, samimiyetsiz insan tipi[8], bahse konu olan, yukarıdaki 51. âyette şöyle dile getirilmişti. “Bu insan tipine Rabbimiz ne zaman bir nimet bahşetse, söz konusu bu tip, kendisine verilen nimeti tadar tatmaz, hemen şımarıp yüz çevirir ve yan çizmeye başlar! Fakat aynı insan tipinin kendi yanlış tercihleri yüzünden başına bir bela gelse; O zaman da, başlar uzun uzun dualar ederek yalvarmaya!”

Yani bu insan tipi, sanki bolluk ve rahatlık zamanında hiç ihtiyaç duymadığı hattâ eş ve ortak koştuğu O’ Yüce Yaratıcıya, başına bir bela gelip dara düştüğü zaman yalvarıp-yakarmaya başlamaktadır! Kısaca ifade etmemiz gerekirse, Sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu insan tipi, âdetâ “bolluk zamanında nankör kâfir, darlık zamanında ise Müslüman!” gibi hareket etmektedir!

 

Yukarıdaki üç âyetlik paragrafta, o malum insan tipinin bir takım özellikleri bu şekilde dile getirildikten sonra, şimdi de isterseniz daha sonra gelen âyete bir göz atalım! Fussilet suresinin 52. âyeti olan bu âyette, Yüce Yaratıcının, Kendisinin atadığı elçisi aracılığı ile sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan malum o tipe, şöyle bir uyarı yaptığını görüyoruz:

 

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن كَانَ مِنْ عِندِ اللَّهِ ثُمَّ كَفَرْتُم بِهِ مَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ فِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ {52}

(Ey elçi! Ey muhatap!) Onlara deki: “(Şüpheyle baktığınız) Bu uyarı mesajları, eğer Allah tarafından gönderilmiş, buna rağmen siz de onları yok sayıyorsanız; O zaman haliniz ne olur, hiç düşündünüz mü?” (Hak-hukuk ve hidayet yolundan saparak) Sonu derin uçurum olan bir yola yönelenden, daha sapkın kim olabilir ki? 41/52.

 

شِقَاقٍ  – Şıkâq” Arapça olan bu kelime, Ayakla kullanılan bir yayık türü, Bir hayvan hastalığı, Yarım baş ağrısı, İki dağ, iki kaya veya iki nokta arasındaki büyük yarık-uçurum, İki nesne, iki varlık arasındaki açıklık, Bir ana ve babadan doğan kardeşlerden her biri, Parçalanan nesnelerin her bir parçası, Parçalanma, Bölünme ve Gelincik çiçeği gibi daha birçok manaya gelmektedir! Ahterî+Lisan.. Biz âyet metninde geçen bu kelimeye, mealde “Sonu derin bir uçurum olan yol” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Tüm Kur’an âyetleri gibi bu paragraftaki âyetleri de günümüze getirirsek ki, şayet Kurân’dan istifade etmek istiyorsak getirmek zorundayız! O zaman Fussilet suresinin, 49. 50. 51. ve 52. âyetlerinden oluşan bu paragrafta şu mesajların da verildiğini düşünebiliriz! Yukarıda bu âyetleri tek tek analiz ederken gördük ki, burada bir insan tipinin bazı özellikleri ön plana çıkartılmaktadır. Bizim bu âyetlerden anlayabildiğimiz kadriyle; “Sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu insan tipi, kesinlikle vahiyden, Kurân’dan haberi olmayan, Kur’an okumayan bir tip değildir!”

 

Yani burada bazı özellikleri sıralanan bu tip, sadece Yahudi, Hıristiyan, Budist ateist vs.. bir takım dinler ve topluluklara mensup insanlardan oluşmamaktadır! Aksine bu insan tipi, daha ziyade kendilerini Müslüman olarak niteleyen insanların içinden çıkmaktadır! Yani bu insanlar belki de Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde, Kurân’la tanışmayı akllarının ucundan bile geçirmeyen, O’nu sadece senenin belli gün ve gecelerinde hatırlayan insanların içinden çıkabilir! Yahutta Kurân’ı (aslında Mushaf’ı) elinden düşürmediği halde, O’nu sadece hastalarına sıhhat ve âfiyet, ölmüşlerine de, rahmet ve mağfiret amacıyla, durmadan tilavet ederek hatimler indiren, yani Allah’ın diriler için indirdiği bu İlâhi mesajları ölü kitabı olarak kullanan insanların içinden de çıkabilir!

 

Bizim anlayabildiğimiz kadariyle, bu âyetlerin esas muhatapları, sorumluluk duygu ve bilincini taşımanın ağırlığından korkan hafif meşrep bir insan tipidir! Ve bu insan tipi, herhangi bir kurumsal din ve toplumdan ziyade, daha çok kurumsallaşmış İslam dinine mensup olduğunu iddia eden bazı insanlardan oluşmaktadır! Çünkü yukarıdaki âyette de ifade edildiği gibi, bu insanlar Kurân vasıtasıyla İlâhi mesajla her an yüz yüze olan insanlardır! Bu durum, yukarıdaki âyette şöyle ifade edilmekteydi: “(Şüpheyle baktığınız) Bu uyarı mesajları, eğer Allah tarafından gönderilmiş, buna rağmen siz de onları yok sayıyorsanız; O zaman haliniz ne olur, hiç düşündünüz mü?...” Yukarıdan beri derlemeye çalıştığımız tüm bu değerlendirmeleri göz önüne aldığımız zaman! “Bu insan tipinin daha ziyade, kurumsallaşmış olan İslam dinine mensup insanların içinden çıktığı kanaati bizde hâkim kanaat haline gelmektedir!”

 

Bunun sebebi bir dinin, bir devrimin, bir davanın ortaya çıktığı andaki durumu ile kurumsallaştıktan sonraki durumu arasında, büyük farklılaşmaların meydana gelmiş olmasıdır! Her hangi bir dinin, bir davanın, bir devrimin nihai hedefi, elbette ki kurumsallaşmak olmalıdır! Fakat ne acıdır ki! Boşnak Müslümanlarının bilge lideri merhum Aliya’İzzet Begoviçin’ de dediği gibi “(Çıkışı itibariyle, hak ve gerçek olan) Bütün dinler ve devrimler, kurumsallaştıktan sonra, bu saflıklarını muhafaza edemeyerek yozlaşmaktadırlar”

 

Örneğin Yahudiliğin de, Hıristiyanlığın da, hattâ Kurân’ın “Sâbiîn” olarak isimlendirdiği, gök cisimlerine tanrılık isnat edilen diğer bir takım dinlerlerin de, çıkışları itibariyle hak ve gerçek olduğunu, biliyoruz! Hattâ Budizm, Brahmanizm ve Zerdüştlük gibi dinlerin dahi, çıkışları itibariyle hak ve gerçek din olduğunu düşünebiliriz! Bu zaviyeden bakınca: İlk çıkışlarında hak ve gerçek oldukları halde, tüm bu dinler, Kurumsallaşmaları esnasında ve sonrasında, saflıklarını koruyamayarak, önce içleri boşaltılıp yozlaştırılmışlar! Sonra da içerikleri değiştirilerek bozulup yozlaşan tüm bu dinlerin isimleri de değiştirilmiştir!

 

Her ne kadar ismi değiştirilemese de, maalesef İslam dini de bu durumdan payını almıştır! İslam dinindeki yozlaşma da, tıpkı diğer dinler gibi, Allah’ın insanlık için sınırlarını çizip dizayn ederek insanlığa bu dini tavsiye ettiğini bildiren Vahyin sona ermesi ve Allah Resulünün vefatından sonra, yani bu dinin kurumsallaşması esnasında ve sonrasında başlamıştır! Kısaca ifade etmemiz gerekirse; İslam daki yozlaşma, Allah Resulünün vefatının üzerinden henüz elli sene bile geçmeden, Emeviler tarafından dinin anayasası olan Kurân’ın vicdanlardan sökülüp, parçalanarak “Sıffin” de mızrakların uçlarına takılmasıyla, arkasından da, Müslümanların idari sisteminin Emevi hanedanlığına dönüşmesiyle beraber başlamıştır, diyebiliriz! Tüm bu mülahazaların ışığı altında değerlendirdiğimiz zaman, Fussilet suresinin dört âyetlik bu bölümünde, profili çizilen insan tipinin, Kurân’la (aslında Mushaf’la) haşir neşir olmasına rağmen, O’nu anlama derdi olmadan, sadece siyasetine veya ticaretine âlet edip istismar aracı olarak kullanan bir insan tipi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz! Allah’u âlem!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

 ( Gelecek yazımızda, Fussilet sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle, tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız) 

 

Yaşar GÜLAÇTI. 17 Mart 2017. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------[1] Kurân’ın neredeyse önemli bir bölümü, geçmiş topluların serüvenlerini haber veren bu tür âyetlerden oluşmaktadır. Örneğin Nuh, Ad ve Semûd kavimleri ile Firavun’ların yaşantılarını dile getiren çok sayıda Kur’an âyetleri, Kurân’daki birçok surenin içerisine serpiştirilmiştir! Bu âyetlerin tümü haber niteliği taşıyan âyetlerdir.

[2] Kurân’ın mucizevi bir şekilde gelecekten haber verdiği bu tür âyetlere örnek olarak Rûm-Roma/Bizans suresinin 2.3. ve 4. âyetlerini gösterebiliriz! Rûm suresinin o âyetlerinde Yüce Yaratıcı geleceğe dair şöyle bir haber vermekteydi. Rumlar (yani Roma-Bizanslılar) Yeryüzünün en alçak bölgesinde (veya sınıra en yakın olan yerde) yenildiler. Fakat bu mağlubiyetten sonra onlar (yani Rumlar) yakın bir zaman diliminde tekrar galip geleceklerdir! (krş. 30/2. 3. 4.)” Kurân’ın verdiği bu haber, aradan beş-altı yıl geçmeden aynıyla tahakkuk etmiştir!

 

[3] Sorumluluk duygu ve bilincinden mahrum olan bu insan tipi, kıyamet suresinde şöyle dile getirilmektedir: “Yoo! Bilakis siz hemen şimdi ve burada olanı seviyor! Ve âhiretteki (yani öteki ve uzak olarak gördüğünüz gelecek) yaşamınızdakini ise geri plana atarak terk ediyorsunuz! Krş. 75/ 20. 21.)”

 

[4] Karşılaştığı zarardan sonra, kendisine Allah’ın rahmetinin ve dünyadaki imtihanın bir gereği olarak yeniden bir nimet tattırıldığı zaman “bu başarı benim şahsi başarımdır!” diyen sorumsuz insan tipine örnek olarak; “Bana verilen bu mal ve servet, sadece benim bilgi ve becerim sayesinde verilmiştir” diyen, Kârun’u gösterebiliriz. (krş. 28/78.)

 

[5] Sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu insan tipi, Kurân’ın ilk inen surelerinden olan Müddessir ve Kalem surelerinde şöyle dile getirilmektedir: “Onlara ne oluyor? Sanki yırtıcılardan kaçan yaban eşekleri gibi, öğütten (yani Kurân’dan) yüz çevirip kaçıyorlar! krş. 74/49. 50. 51.”  “ Ne oluyor size? Nasıl böyle keyfinize göre hüküm verebiliyorsunuz? Yoksa bu konuda, sizin keyfinize göre ders aldığınız, kendinize âit özel bir kitabınız mı var? Yani siz neyi isteyip beğenirseniz o size âittir ve doğrudur diyen bir kitap (krş. 68/ 36. 37. 38.)”

 

[6] “İnsan kendi kendine yettiğini düşündüğü anda, kesinlikle azarak yoldan çıkar! krş. 96/6. 7.”

 

[7] Yığdığı mal ve servetin kendisini dünya da ve âhirette payidar kılacağına inanan bu insan tipi Kur’an tarafında çok ağır bir şekilde kınanıp cehennemin en şiddetli yeriyle tehdit edilmektedir! “ Bir taraftan üstü üstüne yığdığı mal ve serveti sayıp dururken, öbür taraftan bu “mal (mülk ve servetin) kendisini ebediyen payidar kılacağını sananlar! Hutame cehennemine atılacaklardır! (krş.104/2. 3. 4.)”

 

[8] Bu insan tipi, Kurân’ın-dinin “Mâruf” olarak isimlendirdiği, insanlığın ortak doğrularını kendi doğrusu olarak kabul etmez! Çünkü bu insan tipinin kendine has değer ölçüleri vardır! Buna göre, bu insan; Kendi menfaati neyi gerektiriyorsa onu doğru, diğerleriniyse yanlış olarak kabul etmektedir! Bunun için dün menfaati öyle gerektirdiği zaman ağzından çıkan sözlerin aksine, eğer bugün menfaati başka türlü söylem geliştirmesini gerektiriyorsa, hiç tereddüt etmeden, dünkü sözlerinden çark ederek, bugün farklı bir söylem geliştirebilir! Bizim yakın tarihimizde “Dün dündür, bu gün bugündür” deyişinin bir ara ne kadar meşhur olduğunu bir düşününüz!!

 


Yazarın Diğer Yazıları