NEVÂ 52. XIX.

NEVÂ 52. XIX.

 

FUSSİLET SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (bu surenin son bölümü)

 

ALLAH’ GÜNÜ GELİNCE, İNSANA EVRENDEKİ VE KENDİ İÇİNDEKİ ÂYETLERİNİ, KİŞİNİN İNKÂR EDEMEYECEĞİ BİR ŞEKİLDE GÖSTERECEKTİR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ {53} أَلَا إِنَّهُمْ فِي مِرْيَةٍ مِّن لِّقَاء رَبِّهِمْ أَلَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطٌ {54}

Biz onlara yakında, (yani yeri ve) zamanı geldikçe[1], Evrenin uçsuz bucaksız ufuklarında ve kendi iç dünyalarında-vicdanlarında âyetlerimizi-mesajlarımızı öyle göstereceğiz ki, sonunda o âyetlerin verdiği mesajların hak olduğu herkes için ayan-beyan ortaya çıkmış olacaktır! (Ey insanoğlu!) Her şeye şahit olan O’ (yüce Yaratıcı) nun şahitliği de mi, sana yetmedi?

 

Dikkat ediniz! Aslında o insanlar, Rablerinin katındaki İlâhî mahkemeye çıkacakları konusunda, şüphe içinde olanlardır! Aklınızı başınıza alınız! Çünkü O’ (Yüce Yaratıcı) her şeyi çepeçevre kuşatmış durumdadır. 41/53. 54.

 

الْآفَاقِ  – El Âfâq” Müfredi (yani tekili) Güzel Türkçemizde de kullanılan, burada ise çoğul olarak gelen bu kelime, aslında Arapça olup, lügat olarak; Gökle yer’in birleştiği noktalar, yani insan uzaklara baktığı zaman kendisinin görme kapasitesinin son sınırı, (Mecâzî olarak, bir insanın hayal edebileceği şeylerin tamamı) Fazlasıyla ikramda bulunmak, Gitmek, Gezmek, Yalan söyleyip durmak, Yarım tabaklanmış deri, Cinnetten ve sarhoşluktan ayılmak gibi, daha birçok manaya gelmektedir. (Ahterî+Lisan..) 53. Âyette geçen bu kelimeye biz kelimenin orijinal metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak “Evrenin uçsuz bucaksız ufukları” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

الْأَنفُس  – El Enfüs” Bazı kalıpları güzel Türkçemizde kullanılıyor olsa da, bu kelimenin de aslı Arapça olup, lügat olarak; Can, Ruh, Kan-dem-ceset, Her nesnenin bire bir aynısı, Nefes alıp vermek ve her nesnenin hoşa giden en güzeli gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisan..) Biz âyet metnindeki bu kelimeye, “kendi iç dünyalarında-vicdanlarında” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Aslında bu آفَاقِ  – Âfâq” ve “أَنفُس  – Enfüs” kelimeleri Kurân’da arka arkaya geldiği zaman zıt kutupların bir araya gelmesinden meydana gelen bir manayı ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu zaviyeden bakınca; Arka arkaya gelen bu kelimelerin ikisine bir den, bulundukları konuma göre: “insanın içindeki ve dışındaki her şeyde, her konuda” şeklinde bir mana vermemiz mümkündür. Tıpkı; Yaş-kuru, Yerde-gökte, Gece-gündüz, kelimelerinde olduğu gibi.

 

Surenin son âyetlerinden oluşan iki âyetlik bu paragrafta, başta sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan insan tipi olmak üzere, insanların büyük çoğunluğunun tanıyıp takdir edemediği Yüce Yaratıcının insanoğlu ile ilgili tecellî ve tasarruflarından bazı örnekler sunulmaktadır! Buna göre: Rabbimiz İnsanoğluna, öncelikle üzerinde yaşadığı mavi kürenin de bir parçasını teşkil ettiği, bu kozmik sistemin, sonra da kendi içine dönerek, kendi kendisinin fizyolojik ve psikolojik (yani maddi ve manevi) varlığının sırlarını çözmesini istiyor!

 

Böylece İnsanoğlu öncelikle gerek içerisinde yaşadığı ve kendisinin de bir parçası olduğu Evren’in, gerekse de, bu Evrenin bir pası olan dünyanın ve o dünyanın üzerinde yaşayan bir birey olarak kendi varlığının hak ve gerçek olduğunu anlamış olacaktır[2]! Kendisinin ve üzerinde yaşadığı bu dünyanın hak ve gerçek olduğunu anlamış olan insanoğlu, daha sonrasında ise, üzerinde yaşadığı bu mavi kürede, kendisinin tüm amel-fiil, aksiyon, hareket ve muamelesinin, Yüce yaratıcının gözetim ve kontrolü altında olduğunu da anlamış olacaktır! Netice de İnsanın kendi özgür seçimi ile yaptığı hiçbir şeye engel olmayan, fakat insanı yapacağı yanlışlıklara karşı uyarmayı da ihmal etmeyen Yüce Yaratıcı, günü gelince hesabını sormak üzere, insanoğlunun yeryüzünde yaptıklarının tümünü kayıt ve tescil altına almaktadır!

 

İki âyetlik bu paragrafı daha iyi anlamamız için elli üçüncü âyetin bir bölümünü meal olarak bir daha hatırlayalım! Söz konusu o bölümde şöyle bir ifade geçmekteydi: “Biz onlara (yani insanoğluna, yeri ve) zamanı geldikçe Evrenin uçsuz bucaksız ufuklarında ve kendi iç dünyalarında, yani vicdanlarında âyetlerimizi ve o âyetlerle verdiğimiz mesajlarımızı öyle göstereceğiz ki; Sonunda o âyetlerin verdiği mesajların hak ve gerçek olduğu herkes için ayan-beyan ortaya çıkmış olacaktır!”

 

Görüldüğü gibi, âyetin bu bölümünde, öyle bir zamandan bahsediliyor ki, o zaman diliminde, insan ister istemez İlâhî mesajlarla verilen haberleri tasdik etmek zorunda kalacaktır[3]! Fakat bu durum ortaya çıktıktan sonra kişinin “ben de inandım” demesinin ve “o inancının gereğini yerine getirecek olmasının da” şahsa hiçbir yararı olmayacaktır! Çünkü artık imtihan sırrı ortadan kalkmıştır! Esasen Kurân bize, insan için ancak gayb’a yapılan bir inancın bir imanın ve bu inanç ve imanın gereği olarak da, kişinin bilfiil ortaya koyduğu amel ve aksiyonların değerlendirilmeye tabi tutulacağını haber vermektedir! Çünkü “İnsan sadece kendi çabasının, kendi yapıp ettiklerinin karşılığını görecektir! Ve insan işlediği zerre kadar hayır veya şerr’in (de) muhakkak ki, karşılığını görecektir. (krş.53/39. 99/7. 8.)” 

 

Yukarıdaki âyette, Yüce Yaratıcının, halen bu mavi küre de yaşamakta olan insanoğluna, şöyle bir uyarıda bulunduğunu düşünüyoruz! “Ey insanoğlu! Sana ibret alman için, gerek âfâkî olarak makro planda, yani senin dışında olan uçsuz bucaksız evrende, gerekse de, Enfûsî olarak, mikro düzeyde, yani senin kendi vücudunda, ibret alabileceğin birçok işaretlerin, birçok âyetlerin yanısıra, birde elçilerimiz aracılığı ile kitabın, yani Kurân’ın âyetlerini gönderdik! Ama sen gerek kevnî âyetler olarak adlandırılan tabiat âyetlerini, gerekse de Vahiy, yani Kurân âyetleri aracılığı ile verilen İlâhî mesajları, ya görmemezlikten gelerek, ya da, içeriğini hiç merak etmeden-anlama derdi olmadan, sadece okuyormuş gibi yaparak bu âyetleri âdetâ yok saydın! Hâlbuki bu âyetlerin tümünün hak ve gerçek olduğuna Bizzât Allah şahitlik yapmaktadır! Pekî! Ey insanoğlu! Sana Yüce Yaratıcının bu şahitliği demi, yetmedi! Sen hâlâ neden taş gibi hissiz veya şeytan gibi nankörlük yaparak, Allah’ın bu âyetlerini anlamamakta direniyorsun?

 

Elli üçüncü âyette yukarıdaki mesajlar verildikten sonra, elli dördüncü âyette de, bu insan tipine şu mesajların verildiğini görüyoruz: “Dikkat ediniz! Aslında sizler, (Rabbinize inandığınızı sözlü olarak dilinizden düşürmeseniz de!) Gerçek de, sizler Rablerinizin katındaki İlâhî mahkemeye çıkacağınız konusunda, büyük bir şüphe içerisindesiniz dir! Aklınızı başınıza alınız! Çünkü O’ Yüce Yaratıcı, her şeyi çepeçevre kuşattığı gibi, zamanı gelince hesabını sormak üzere, sizin tüm yapıp ettiklerinizi de, görüp-bilip kayıt altına almaktadır. Siz her ne kadar ciddiye almadığınız için, bu duruma şüpheyle bakıyor olsanız da!”

 

Fussilet suresinin son iki âyetini ve bu âyetlerde geçen bazı kelimeleri kısaca bu şekilde gözden geçirip, içerdikleri mesajları da sizlerle paylaşmaya çalıştıktan sonra, şimdi de bir bütün olarak bu paragrafta zımnen verildiğini düşündüğümüz diğer bazı mesajları sizlerle paylaşmaya çalışacağız! Bizim anlayabildiğimiz kadarıyla, genel olarak biri birini takip eden Mümin ve Fussilet surelerinde, özel olarak da, Fussilet suresinin bu son âyetlerinde, biz insanoğluna zımnen şu mesajlar verilmektedir:

 

“Ey insanoğlu! Aslında, gerek Yüce Yaratıcının varlığını ve Evren üzerindeki mutlak otoritesini, gerekse de, Yüce Yaratıcının yoktan var ettiği bir kul, bir insan olarak kendi pozisyonunu, önünde uzanan uçsuz bucaksız bu Evrene ve aslında mikro bir evren olan kendi nefsine, kendi bedenine bakarak, gerektiği şekilde takdir etmen gerekirdi!” Yüce Yaratıcının bu uyarılarına rağmen, ne yazıktır ki, insanoğlunun kâhir ekseriyeti bu uyarılara kulak asmamıştır!

 

Bunun üzerine, Yüce Yaratıcı, Allah’ın evren üzerindeki mutlak otoritesini ve yaratılmış âciz bir varlık olarak, Yaratıcı karşısındaki kendi pozisyonunu takdir edemeyen insanoğluna, “Bu konuda eğer Allah’ın şahitliği de sana yetmiyorsa! O zaman Biz sana kendi iç dünyanda, yani vicdanında âyetlerimizi-mesajlarımızı öyle göstereceğiz ki, sonunda o âyetlerin verdiği mesajların hak ve gerçek olduğu, akıl sahibi herkes gibi, senin için de, ayan-beyan, yani inkâr edemeyeceğin bir şekilde ortaya çıkmış olacaktır!” mesajını vermektedir!

 

Burada bir dakika durup! Kendi kendime sorduğum bir soruyu, sizlerle de paylaşmak istiyorum! “Allah tarafından, kişinin artık yok sayamayacağı bir şekilde, bir takım âyetlerin-işaretlerin-kanıtların ortaya konulacağı, o durum nasıl ve nezaman gerçekleşecektir?”

 

Her zaman olduğu gibi, bu sorunun cevabını da bulabilmek için yine Kurân’a, müracaat edeceğiz! Kâaf suresinde bu durum şöyle dile getiriliyor: “Derken ölüm kâbusu tüm gerçekliğiyle çıkagelir! İnsana ey insan senin köşe bucak kaçtığın şey işte budur…! Doğrusu sen şimdiye kadar (gerçeği görmemek için, âdetâ kendi gözlerine perde çekiyordun)! Onun için de sen bu güne kadar, bir türlü hak ve hakikati göremedin! Ama şimdi, Biz senin gözündeki o perdeyi (sana rağmen) kaldırdık! Artık o gözlerin bugün (hak ve hakikati) görebilecek kadar, keskin bir görüşe kavuşmuştur! Denilir! (krş. 50/19… 22.)”

 

Bildiğiniz gibi, “iman” kişinin gözü ile göremediği, daha doğrusu beş duyusuyla algılayıp idrak edemediği, yani kişinin algı alanının sınırları dışında kalan, bir kısım Vahyî gerçeklere inanıp, bu inancının gereğini de, hayatına yansıtmasıdır! Bu açıdan düşününce; Kişinin görüp bildiği şeylere inanmasına zaten iman denemez! Yani kişinin “ben gözümle gördüm, İstanbul’un ortasından Deniz geçiyor! Ben bu duruma inandım iman getirdim” demesi, iman olarak kabul edilmez! Kısaca ifade etmemiz gerekirse! Allah bir imtihan sırrı olarak, bazı Vahyi gerçekleri insanın görme ve algılama alanının dışında bırakmıştır! Buna da Kur’an lisanîyle “Gayb” adı verilmiştir ki, kişinin bu gayb’a inanıp, inancının gereğini yerine getirmesine de “iman” denmiştir! 

 

İşte Kâaf suresinin yukarıya aldığımız âyetleri dikkatle incelendiği zaman görülecektir ki; Ölüm döşeğindeki her insanın, (yukarıda gayb olarak bildirilen bir takım Vahyî gerçekleri görmesini engelleyen) gözündeki o perde kaldırılmaktadır! O âyetlerin zımnen verdiği mesajlardan anlayabildiğimiz kadariyle; Ölüm döşeğinde gözündeki perde kaldırıldıktan sonra, artık insanın iman etmesi ve bu son dakika imanının bir yansıması olarak da, bir takım ameller işlemesi kişiye bir fayda sağlamayacaktır! İlave olarak, ölüm döşeğinde şahsın gözünden perde kalkıp, kişi bazı şeyleri gördükten sonra, o kişinin tekrar dünya hayatına dönmesi de mümkün değildir!

 

İşte yukarıdaki 53. âyette mealen “Biz onlara yakında, (yani yeri ve) zamanı geldikçe, Evrenin uçsuz bucaksız ufuklarında ve kendi iç dünyalarında yani vicdanlarında âyetlerimizi-mesajlarımızı öyle göstereceğiz ki, sonunda o âyetlerin verdiği mesajların hak olduğu herkes için ayan-beyan ortaya çıkmış olacaktır!” ifadesinde yer alan, kişinin kendi vicdanın reddedemeyeceği delillerin kendisine gösterileceği ân’ın, insanın gözündeki imtihan perdesinin kaldırıldığı, ölüm döşeği de denilen bu son anı olduğu anlaşılmaktadır. Allah’u âlem!

 

Burada insanların aklına şöyle bir soru gelebilir! “Yukarıdaki duruma örnek olacak, sağlam delillere dayalı, her hangi bir örnek verebilirimsiniz?” Bu sorunun cevabı olarak, Kurân’a ve mütevâtir hadislere dayalı, bazı örnekleri inşallah sizlerle de paylaşabileceğimi ümit ediyorum[4]!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda üzerinde yaşadığımız bu mavi gezegen, halen kendi etrafında ve Güneş’in etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve belki de, son fırsat olabileceğini lütfen aklımızdan çıkartmayalım!

 

(Yaklaşık beş aydan beri yapmaya çalıştığımız, Fussilet suresinin tefsir ve yorumu burada sona ermiştir! Gelecek makalemizde, Kehf Sûresinin tefsir ve yorumu ile tekrar buluşmak ümidiyle hoşça kalınız) 

 

Yaşar GÜLAÇTI. 25 Mart. 2017.  K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Lâfzen “onlara yakında göstereceğiz” demektir! Konuya vakıf olanların gayet iyi bildikleri gibi, Arap dilinin gramerine göre “Muzârî” fiiller geniş zamanlı fiillerdir! Yani bu fiilerin işlenme zamanı, hem “şu an” hem “yakın gelecek” ve hem de, “uzak gelecek” olabilir! Fakat bu fiillerin başına “Sin” harfi gelirse, o zaman bu fiiller sadece yakın geleceği ifade ederler! Bu âyetin birinci kelimesi olan “سَنُرِيهِمْ  – Se Nürîhim” kelimesinin başındaki سَ  – Sin” harfinin manasını yansıtmak için biz “onlara, yakında (yani yeri ve zamanı geldikçe) size göstereceğiz” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

[2] Bu âyetler’“üzerinde yaşadığı mavi kürenin ve bizzat kendi nefsinin fizyolojik ve psikolojik (yani maddi ve manevi) varlığının sırlarını çözmesi” konusundaki, Yüce Yaratıcının emir ve tavsiyelerini dikkate almadıkları ve kendi miskinliklerini, tembelliklerini kader, alınyazısı ve kanâat olarak kutsayan, insanların, üzerinde yaşadıkları bu dünyaya “yalan dünya” demelerine, bir reddiyedir!

 

[3] Kurân’da insanoğlunun gösterdiği pişmanlığın ve yaptığı tevbenin, imtihan sırrı ortadan kalktıktan sonra, artık kendisine bir fayda sağlamayacağı çok net bit şekilde beyan edilmektedir! Konu Kurân’ın muhtelif âyetlerinde değişik şekillerde dile getirilmektedir: Örneğin Kıyamet suresinde konuyla ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır: O’ gün insana, Dünyada iken, (mühim görüp), ön plana çıkarttığı işlerle le, (önemsiz görüp), arka plana attığı işler (tek tek) haber verilecektir. İnsan Her ne kadar bir taraftan mazeretler üretmeye çalışsa da; O gün insanın bizzat kendi (bedeni) bir ibret levhasına dönüşerek, kendi nefsi aleyhine şahitlik yapacaktır. krş. 75/13. 14.15.” Kişinin kendi bedeninin bir ibret levhasına dönüşerek, kendi nefsi aleyhine şahitlik yapacağı bir başka Kur’an âyetinde de, konu şu şekilde yer almaktadır: “Ogün onların ağızlarına mühür vururuz da, bize onların elleri konuşur, ayakları ise yaptıklarına şahitlik yaparlar. krş. 36/ 65.”

 

[4] Bu örneklerden ikisi müspet, biri ise menfî manadaki örneklerdir! Bahse konu olan örneklerden ikisi Kurân’a, birisi ise hadis kaynaklarının mütevâtiren yaptıkları nakillere dayanmaktadır! Kur’an kaynaklı iki örnekten birincisini sizlere arzetmek için, Kurân’ın Yunus suresine müracaat edeceğiz! Bahse konu surenin o âyetlerinde meâlen şöyle buyurulmaktadır:

Denizden geçirdiğimiz İsrail oğullarını, büyük bir kinle, Firavun ve askerleri takip ediyorlardı! Tâ ki, deniz kendilerini yutmaya başlayıncaya kadar! İşte tam o esnada, boğulmak üzere olan Firavun “Ben de İsrail oğullarının inandığı İlâh’dan başka İlah olmadığına inanan bir Müslüman’ım” dedi. Kendisine “Şimdi mi, aklın başına geldi! Hâlbûki sen, daha önce (yani ömür boyu, Allah’a) isyan etmeyi ve yeryüzünde fesat çıkartmayı yaşam tarzı haline getirmiştin!” denildi! (krş. 10/90. 91.)

Yukarıya kaydettiğimiz Yunus suresinin doksan ve doksan birinci âyetlerinde ifade edildiğine göre: Yeryüzündeki her türlü zulmün, haksızlığın-hukuksuzluğun sömürünün, Tiranlığın, Zorbalığın tek adamlığın, Diktatörlüğün ve Yezitliğin sembol ismi olan Firavun’un, daha önce hiçbir şekilde kabul etmek istemediği bir takım Vahyî gerçekleri, bir anda kabul ettiğini görüyoruz! Bunun bir sebebi olmalıdır! Bizim yukarıdaki âyetlerin zımnî ifadesinden anlayabildiğimiz kadariyle bu durumun sebebi: “Her insan gibi, Firavun’un da, bir imtihan aracı olarak yerleştirilmiş olan, gözündeki o perdenin, boğulma esnasında kaldırılmasıyla beraber, daha önce göremediği bazı şeyleri görmüş olmasıdır”  Allah’u âlem!

 

Kurân’a dayalı, Menfi manadaki bu birinci örnekten sonra;  Şimdi de, yine Kurân’a dayalı, fakat bu defa müspet manada başka bir örneği sizlerle paylaşmaya çalışacağım! Bu örneği sunmak için de, yine Kurân’a, Yâsîn suresine müracaat edeceğiz! Yüce Yaratıcı o surede, Vahyi tebliğ için görevlendirdiği son elçisine şöyle buyuruyor: “Onlara, peşi peşine Elçiler gönderdiğimiz o şehir halkının durumunu darb’ı mesel olarak ver!”  O şehir halkı kendilerine gelen Elçileri dinlemeyince; Şehrin uzaklarından koşarak gelen bir adam, o halka şöyle der: “Ey halkım! Dinleyin bu elçileri! Sizleri doğru yola davet ettikleri halde, bu davetlerinden dolayı sizden hiçbir ücret talep etmeyen bu Elçilerin çağrısına uyunuz!”  der, ve ekler: “Şunu da biliniz ki! Ben sizin (de, benim de, Rabbim olan) O’ Âlemlerin Rabbine inanıp-güvendim!” (Bu âyetlerde olmasa da,) Bunun üzerine o şehir halkının kendilerine muhalefet eden bu şahsı ağır bir şekilde cezalandırdığı anlatılır! Şehir halkından aldığı ağır darbelerle, ölüm döşeğine gelen bu adam’a, “Buyur işte sana Cennet denilir!” Bu şekilde Cennet davetini alan bu şahıs “Ah keşke benim halkım da, benim şu görüp bildiklerimi görüp bilselerdi! Rabbimin beni nasıl bağışlayıp, bana nasıl cömertçe ikramda bulunduğunu!” diye kendi kendine mırıldanır! (krş. 36/13. .. 27. âyetler aralığının konumuzla ilgili olan kısmının çok kısa bir özeti)

 

Yukarıdaki iki örnekte, iki ayrı kişinin bizde ölüm döşeği olarak bilinen son anları sergilenmektedir! Bunlardan biri Firavun, diğeriyse o malum şehirde kendi hemşehrileri tarafından cezalandırılan o meçhul kişidir! Bunların ikisi de son anda iman ve tevbe iddiâ ve itirafında bulunmuş, fakat birinin imanı ve tevbesi kabul edilirken, diğerininki reddedilmiştir! Burada iman ve tevbesi reddedilen kişi, Firavun’dur! Bunun sebebi: “İmtihan aracı olan gözündeki o perdenin, boğulma anında kaldırılmasıyla beraber, Firavun’un daha önce göremediği bazı şeyleri görmüş olmasıdır”  Allah’u âlem!

Zaten bir imtihan sırrı olan, kişinin gözündeki perdenin kalkmasından sonra yapılan bu tür tövbelere, bizim halk kültürümüzde  “Firavun tövbesi” denmektedir!

 

Konuyla ilgili olarak, olumlu manadaki diğer bir örnekse; Sevgili Peygamberimizin hastalığının iyice ağırlaştığı, hattâ bu hastalığının, O’nun vefatıyla sonuçlanması esnasından, Allah Resulünün âile efradının yanısıra bazı sahabîlerinde bulunduğu bir ortamda meydana gelmişti! Efendimizin hastalığı iyice ağırlaşınca, etrafındaki insanlar büyük bir hüzün ve endişeyle durumu izlemeye başlamışlardı! Tam bu esnada, Allah Resulünün âdetâ etrafındaki insanlarla ilişkisini keserek, bir taraftan gözlerini uzaklardaki bir noktaya diktikleri, öbür yandan da, mübarek parmakları ile aynı noktaya doğru işaret buyurdukları, rivayet edilmektedir! Tam bu esnada da, mübarek ağızlarından üç defa “İlâ Refîqil Âlâ.. yani yüce dosta..” sözlerinin döküldüğü de rivayet edilmektedir! Tüm bu hüzünlü sahneyi düşündüğümüz zaman! Allah Elçisinin o esnada, yanındaki diğer insanların göremediği bazı tecellîlere muttalî olduklarını düşünebiliriz! Allah’u âlem!

 

Yazarın Diğer Yazıları