N E V Â, 53/II.

 

 

N E V Â, 53/II.

 

KEHF SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ!

 

ŞİRK’İN, EN TEHLİKELİ VE EN YAYGIN ŞEKLİ, ALLAH’A ÇOCUK İSNAT ETMEKTİR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Zâtında Rahman Fiilinde Rahîm Allahın ismi ile O’nun adına.

 

 

وَيُنذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً {4} مَّا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِآبَائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِن يَقُولُونَ إِلَّا كَذِباً {5}

..Bir de, ne kendilerinin, ne de atalarının bilgi sahibi olmadıkları bir konuda, ağızlarından çıkan çok ağır bir söz olan “Allah çocuk edindi” yalan sözünü söyleyenleri, uyarması için! (kuluna kitabı indiren Allah…)18/ 4. 5.

 

Dördünce âyette geçen “اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً  – İttehaze Allhü Veleden” Türkçeye “Allah çocuk edindi!” şeklinde çevirebileceğimiz, bu kavramın üzerinde biraz durmak zorundayız; Çünkü bu kavramın şirk’in en katı, en koyu ve aynı zamanda da, en yaygın şeklini dile getirmek te olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz! Her konuda olduğu gibi, bu “Allah çocuk edindi!” İfadesini de doğru olarak anlayabilmemiz için, yine Kurân’a müracaat edeceğiz[1]! Neticede görülecektir ki, Kurân’a göre, bu ifade de kastedilen, durumun gerçekleşmesi için, insanların illâki dilleriyle “Allah çocuk edindi!” demeleri şart değildir! Çünkü insanlık tarihi, boyunca görülmüştür ki, insanlar bu sözü dilleri ile söylemeden, sadece eylem ve fiilleri ile de, rahatlıkla Allah’a çocuk isnat edebilmişlerdir ve hâlan de etmektedirler! İşin daha garip olanıysa, “Allah çocuk edindi” sözünü duyduğumuz zaman, aklımıza sadece Hıristiyanlığın gelmesidir! Hâlbûki tarih boyunca en yaygın ve en sinsi şirk şeklini ifade eden bu konu, tüm dinleri, tüm kültürleri, hattâ Müslümanlık iddiâsında bulunan bizleri de çok yakından ilgilendirmektedir!

 

Yukarıya aldığımız “şirk’in, en tehlikeli ve en yaygın şekli, Allah’a çocuk isnat etmektir!” şeklindeki başlığın biraz iddialı bir başlık olduğunu düşünebilirsiniz! Fakat biz elimizden geldiği kadar bu sözlerin içerisini doldurmaya çalışacağız! Bu sözlerin içerisini doldurmaya çalışmadan önce herkesin iyi bildiğini zannettiği bir konuyu sizlere de hatırlatmak isterim! O konu da, bugün Müslümanlık iddiasında bulunan bizlerin dahi,(Kurânda da geçtiği için[2]) dünyada sadece Yahudi ve Hıristiyanların Allah’a çocuk isnat ettiklerini zannediyor olmamızdır! Hâlbuki Kurân ve diğer dini metinlerle, tarihi kaynaklar dikkatli bir şekilde incelendiği zaman görülecektir ki,  bu Allah’a çocuk isnat etme durumu, sadece bu iki dinin mensuplarına (yani Yahudi ve Hıristiyanlara) has değildir! Şimdi bizim yukarıdaki başlığın içini doldurabilmemiz, bu meyanda “Allah çocuk edindi” ifadesini de doğru olarak anlayabilmemiz için, insanlık tarihi boyunca, Tanrı ve insanlar arasındaki ilişkiye bir göz atmamız gerekecektir!

 

Konuyu doğru bir şekilde anlamamıza yardımcı olacağını umduğum! Kurân’da geçen, hattâ Kurân’da geçmediği halde, dini kültürümüzde yer alan, terimleşmiş bazı kelimeleri, örnek olarak sizlerin de dikkatlerinize sunmak istiyorum! “Firavun”: Yeryüzünde zulmün ve sömürünün sembolü olarak, Kurân’da birçok defa (seken’den fazla yerde) ismi geçen ve Mısır halkını binlerce yıl ezip, sömürerek idare eden, zalim diktatörlerin kurumsal adı, yani unvanıdır. “Nemrut”:  Bu kelime, Kurân’da geçmemesine rağmen, Sümer, Bâbil, Asur, imparatorlukları gibi, eski Mezopotamya toplumlarında, devlet başkanlarına verilen bir unvandır. “Şeddat” : Bu kelime de, Kurân’da geçmemesine rağmen, Yüce Kitabımız da hayat hikâyeleri anlatılan Âd ve Semûd gibi, helak olan toplumların zalim idarecilerine verilen bir unvandır[3]

 

Gerek Firavun, gerek Nemrut, gerekse de Şeddat ve benzeri zorba diktatörlerin tümü, kendilerini gökteki ulu tanrının yeryüzündeki oğlu-kızı, yardımcısı, halifesi, temsilcisi veya gölgesi olarak görmekteydiler[4]! İşin daha garip olan yanı ise, bu zorba diktatörlere itaat etmek zorunda kalan halk yığınlarının da, bu siyasi idarecilerinin, gökteki ulu tanrının yeryüzündeki oğlu-kızı, yardımcısı, halifesi, temsilcisi veya gölgesi olma iddialarını kabul ediyor olmalarıdır! Esasen bu burada kaydettiğimiz “gökteki ulu tanrının yeryüzündeki oğlu-kızı, yardımcısı, halifesi, temsilcisi veya gölgesi” gibi kavramların tümünün ortak bir özellikleri vardır! O da, bu kavramlarla muttasıf olan idarecilerin hepsinde de, İlâhi bir otoritenin, İlâhi bir görevlendirmenin, İlâhî bir gücün varlığı düşünülmekte, hattâ öyle oldukları kabul edilmektedir! Bu durumun pratikteki karşılığı; Söz konusu kişilerin, Gökteki ulu tanrı’nın bir nevi yeryüzündeki oğlu oldukları anlamına gelmektedir!

 

Tüm dinler de ve kültürler de, insanların bilinçaltına oturmuş olan birde “Deccal” kavramı vardır ki! Bu kavram Kurân’da geçmemesine rağmen, Nuh as.’dan Musa, Îsa ve hattâ Muhammed as.’a kadar, tüm Peygamberler kendi ümmetlerini, Deccal’a karşı uyarmışlardır. Bu durum da gösteriyor ki; Deccal tarihin her döneminde, dünyanın her yerinde çıkabilen bir kişi, kurum veya varlıktır! Yeryüzünde her türlü yağma-talan ve fitne- fesadın simgesi olarak görülen bu varlığın bir gözünün kör olduğu da haber verilmektedir. Bu durum, Deccalların sadece kendi yandaşlarının menfaatini görüp, muhalif kesimlerin hak ve hukukunu hiç görmeyip yok saymasını ifade etmektedir.

 

Bu Allah’a çocuk isnat etme konusu biraz farklı bir şekilde de olsa, Yâsîn suresinde de, şu şekilde ifadesini bulmaktadır:  (Kendilerine lütfettiğimiz o kadar nimete karşılık, Bize şükretmeleri gerekirken) Onlar kendilerine yardım ederler ümidiyle, birde kalkmışlar, Allah’ın astları olarak gördükleri birtakım varlıklardan kendileri için İlahlar edinmişler! Hâlbûki (Allah’ın astları olarak gördükleri için İlah edindikleri) o varlıkların kendilerine yardım etmeye asla güçleri yetmez! Bilakis, bu insanlar İlah edindikleri o varlıklar için, sanki kendileri hazır kıta bekleyen askerler gibidirler! 36/ 74. 75.

Şimdi de isterseniz Allah’a çocuk isnat etmek için kullanılan o  وَاتَّخَذُوا  – Vettehazû” fiil’inin lügat manasına bir bakalım: Bu fiil’in bugünkü Türkçemizdeki karşılığı; “Kendileri için kabul ettiler, edindiler, aldılar” demektir. Bu fiil “İttehaze” kalıbındaysa; İster somut ister soyut nitelikte olsun[5], kişinin kendi menfaati veya zevki için yâhutta bir şekilde kendisine faydası olur, ümidiyle herhangi bir şeyi ittihaz edip, yani kabul edip ona perestiş ederek, saygı göstermesi, yani tapınmasını ifade eder! Çok ağır bir ifade ve çok katı bir şirk’i ifade eden bu “Allah çocuk edindi!” yalan ifadesiyle ilgili vermeye çalıştığımız bu malumattan sonra, şimdi aklını kullanmasını bilen her insanın aklına bazı soruların gelmesi kaçınılmaz gibi görünmektedir! O sorular:

A: Tıpkı Yüce yaratıcının yarattığı diğer insanlar gibi yaratılmış olan, sıradan bir insan, nasıl olurda, kalkıp  “kendisinin Allah’ın ast’ı, yani O’ Yüce yaratıcının oğlu-kızı, yardımcısı, temsilcisi veya gölgesi” olduğunu iddia edebilir? 

B: (İşin daha da garibi!) Bir toplum, bir halk, bir millet, kendileri gibi sıradan bir insan olan herhangi bir insanı, nasıl olurda  “Allah’ın ast’ı, yani O’ Yüce Yaratıcının oğlu-kızı, yardımcısı, temsilcisi veya gölgesi” olduğu iddiasını kabul edebilir?

Bu soruların cevabını iki kanaldan cevaplandırmamız mümkündür diye düşünüyorum! Bu kanalları, tarihi kayıtlar ve kaynağı vahiy olan ilâhî kitaplar olarak ifade edebiliriz! Tarihi kaynaklar incelendiği zaman görülecektir ki: İnsanların yanlış Tanrı-Allah inancı, bu şirk durumunun ana sebebini oluşturmaktadır! Çünkü Allah’a çocuk isnat eden tarihteki tüm toplumlar, tüm halklar, Evrenin yaratıcısı olarak bir Tanrının var ve hattâ bir olduğunu genellikle kabul etmektedirler. Fakat bu toplumlar, bu halklar Evrenin Yaratıcısı olarak gördükleri O’ ulu Tanrının gökteki makamında eylemsiz bir vaziyette, öylece oturduğunu kabul etmektedirler! Bu durumun, asalında mekândan münezzeh olan Yüce yaratıya bir mekân tahsis etmek olduğunu da bilelim!!

Böyle düşünen insanlar, Evreni yoktan var edecek kadar güçlü! Ve fakat kendisine ulaşılamayacak kadar da, çoook uzaklarda! Yani gökyüzünde olduğu için, ulaşılamaz gördükleri, bu ulu Tanrı ile kendileri arasında aracılık yapacak, O’nun ast’ı olan birilerine ihtiyaç duymuşlardır. İşte bu tarihi topluluklar, gökyüzünde olduğunu zannettikleri, bu ulu Tanrının-Allah’ın, kendilerinin yaşadıkları bu yeryüzündeki astları olduğunu düşündükleri birilerini, O’nun oğlu-kızı, yardımcısı, temsilcisi veya en azından O’nun gölgesi olarak kabul etmişlerdir! Bu tarihi tespitlerin yanısıra, bugün elimizde bulunan Vahyin en son ve en mükemmel hattâ güvenebileceğimiz tek örneği olan Kurân’da da, Evrenin tek yaratıcısı, olarak gördükleri, Yüce yaratıcının varlığını ve birliğini kabul ettikleri halde, müşriklerin, Melekleri Allah’ın kızları olarak Allah ile kendileri arasında, aracı, şefaatçi, olarak kabul ettikleri haber verilmektedir[6]!

Birtakım insanlara isnat edilen bu “Allah çocuk edindi” ifadesini doğru anlaya bilmemiz için, konuyu yine bir Kur’an kavramı olan مِن دُونِ اللَّهِ  – Min dûnillahi” yani “Allah’ın astlarından” kavramı ile beraber değerlendirmemizin daha yararlı olacağını da düşünüyorum! Fakat önce bu kavramın neyi ifade ettiğine bir bakalım: Baştaki cer harfi olan “Min’i” ve sonundaki “Lâfzatullah’ı” bir tarafa bırakacak olursak! Buradaki “Dûun” kelimesi, lügatte; Asılsız, Köksüz, Hakir kimse, Yakınlık, Aşağılık, Çukurluk, Alçaklık, Hasislik, Arka, Öte ve öteki gibi manalara da, gelmektedir. (Ayrıca bu kelime bugünkü askeri termolojide, rütbe bakımından yüksek rütbeli birine göre, bir aşağı yani ast konumunda olan şahıs’ın rütbe durumunu belirtmek için de kullanılmaktadır. Ahterî+Lisanul’Arap.)

Biz bu kelimeye, Kurân’ın muhtelif âyetlerindeki kalıp ve konumlarını da hesaba katarak genellikle, günümüz Türkçesindeki en uygun karşılığı olduğunu düşündüğümüz “Allah’ın astları” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk[ 7]!

Konu ile ilgili olarak vermeye çalıştığımız bu bilgilerden sonra, Kehf suresinin bu dördüncü âyetinde geçen “اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَداً  – İttehaze Allhü Veleden” yani “Allah çocuk edindi!” dediler, âyetini, birde şu âyetlerle beraber değerlendirirsek, âyetin mesajını daha da iyi anlamış oluruz ümidindeyim! İşte bahsettiğim o âyetler: Hiçbir kanıtı olmamasına rağmen, kim Allah’la beraber başka bir ilâha dua ederse, bunun hesabının Allah katında sorulacağını iyi bilsin! … Bu konudaki diğer âyette ise …öyleyse, Allah’ın yanı sıra hiçbir kimseye yalvarıp yakarmayın! (krş. 23/117. 72/18.)

Bu “Allah çocuk edindi” ifadesiyle ilgili olarak, tarihi süreç içerisinde meydana gelen bu şirk uygulamaları, bize ne kadar garip gelse de, başta Hıristiyanlar ve Yahudiler olmak üzere, hemen her din ve kültürde, hattâ Müslümanlık itiraf ve iddiasında bulunan insanlar arasında bile görülmektedir! Bu işin aslı, “Kişinin ulaşılamaz olarak gördüğü, Ulu Tanrı ve Yüce Yaratıcı olan Allah cc. ile kendisi arasında “aracılık” yapacak bir varlığa ihtiyaç duymasından kaynaklanmaktadır! Oysa ki, Allah’ın İnsana şah damarından daha yakın olduğunu, bize Bizzât Rabbimiz Kendisi haber vermektedir  [8]! İşte bundan dolayı, yukarıda kaydettiğimiz gibi “Kişinin ulaşılamaz olarak gördüğü, Ulu Tanrı ve Yüce Yaratıcı olan Allah cc. ile kendisi arasında “aracılık” yapacak bir varlığa ihtiyaç duyması!  Allah’ın, Samed, Vahdâniyet, Adâlet ve İlim sıfatlarına aykırı olup, üstelik içerisinde şirk barındırdığı için, Kur’an tarafından şiddetle reddedilmiştir!

Bu zâviyeden bakınca, “Kişinin Allah’la beraber, O’nun astları olarak gördüğü bazı kişi veya varlıkları, kendilerine Allah katında yardımcı ve şefaatçi olarak görmeleri” Kurân açısından, menfi manadaki ana kavramlardan biri olan “şirk” kavramı ile iç içe durmaktadır! Çünkü yukarıda kaydettiğimiz bir nevi şirk riski taşıyan bu tür uygulamalar, belki de hiç farkına varmadan hepimizi içerisine çeken veya çekmek üzere olan, çok tehlikeli bir anafora dönüşmüş durumdadır[9]! Adeta gökyüzündeki bazı yıldızların bir süper Nova şeklinde patlayıp yok olduktan sonra, yerlerinde oluşan dev kara deliklerin çevresindeki her şeyi içine doğru vakumlayıp yuttuğu gibi, masum görünümlü bu şirk çeşidinin de, bir vakuma dönüşerek, her inançtan, her kültürden insanları, içine doğru çektiğine şahit olmaktayız!

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

 ( Gelecek yazımızda, Kehf sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle, tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız) 

 

Yaşar GÜLAÇTI. 08 Nisan. 2017. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Esasen Kurân’ın bu tür âyetlerini, hattâ Kurân’ı Kerim’in belki de tamamını daha iyi anlayabilmemiz için, Bu kitabın muhatabı olan insan topluluklarının tarihlerini, kültürlerini hattâ dillerini bilmemiz, bize çok büyük avantajlar sağlayacaktır! Konuyu vuzuha kavuşturmamıza yardımcı olur ümidiyle, bugün dünyada yaygın bir şekilde konuşulan bazı dillerden bir iki örneği sizlerle de paylaşmak istiyorum! Kurân’da geçen Sırat, örneğin sırat’ı müstakim” kelimelerinin eski Roma’dan batı kültürüne geçmiş olan “street- Strasse- stıraBe” yani dosdoğru giden yol, ana cadde. Anlamındaki kelimelerle aynı kökten geldiğini biliyor muyuz? Yahutta Kurân’da bir çeşit Cennet ismi olarak geçen “Firdevs” kelimesinin, İngilizcedeki Cennet ve bahçe anlamına gelen “Paradise-Faradays” kelimesi ile aynı kökten geldiğini biliyor muyuz?

 

[2] Bkz. 9/30.

 

[3] Bu isimlerin hiç biri, (sanılanın aksine) özel isim olmayıp o günün devlet başkanlarının unvanlarıdır!

 

[4] İnsanlık tarihinde zulmün ve şirkin sembolü olarak görüldüğü için, Kurân’da 89 defa ismi geçen, ülkelerini zulümle idare eden Firavunların, aslında siyasi bir lider olmaktan başka hiç bir özellikleri yoktu! Fakat bu Firavunlar, kendi halklarının gözünde, Gökteki ulu Tanrı olarak gördükleri “Râ” nın, yeryüzündeki oğlu ve ast’ı olarak kabul edilmekteydi! Tarih boyunca diktatörlüğe özenen birçok siyasi lider, idare ettiği kendi halkı tarafından bu şekilde, yani Ulu tanrının yeryüzündeki, oğlu-kızı, yani ast’ı olarak kabul edilmiştir! Hattâ bu durum Müslüman ülkeler için de söz konusudur! Sadece Müslüman ülkelerdeki halklar, kendi siyasi liderleri için, direkt olarak Allah’ın oğludur diyememektedirler! Buna karşılık Müslümanlık iddiasında bulunan halk yığınları, kendilerini idare eden siyasi liderleri için biraz mahcup bir eda ile “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” ifadesini kullanmışlardır! Halen de kullanmaya devam etmektedirler! Bu ifade den cesaret alan siyasi liderler de, kendilerini yarı tanrı, yani tanrının yeryüzündeki “gölgesi” daha açık bir ifadeyle, Yüce Yaratıcının yeryüzündeki “Ast’ı”  olarak görüp Tanrıdan rol çalmaya yeltenmişlerdir!

 

Bu ortamda size bir soru “Osmanlı Padişahları, Reâye, (Arapça olan bu reâye kelimesinin bu günkü Türkçemizdeki tam karşılığı: Mera’ da otlayan sürü demektir!) yani tebâa olarak gördükleri kendi halklarına nasıl hitap ederlerdi?” Tahmin ediyorum, Osmanlı Padişahlarının idare ettikleri kendi halklarına “Kullarım!” diye hitap ettiklerini biliyorsunuzdur! Bu durumda bir düşünmek lâzım! İdare edilen halk kendilerini idare edenlerin kulları olarak kabul ediyorlarsa, bu kulların üzerinde idareci konumunda olan, siyasi liderin pozisyonu ne olur? Herhalde böyle bir idareciye Tanrının oğlu demek bile, durumu kurtarmaz! Eğer şirk, bu değilse? Biri kalksın bize şirk’in ne olduğunu anlatsın! Yalnız kendi kafasına göre değil! Kurân’dan delil getirerek anlatsın! Bugün bile, kendi siyasi lideri için “Benim öyle bir liderim var ki, O Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyor” diyebilen ve buna rağmen de kendisini hâlâ Müslüman olarak gören bir insanı veya kendi tasavvuf-tarîkat yahutta cemaat liderini, her gün Allah’la-Peygamberle görüşüp konuşan kâinat imamı olarak kabul eden insanları bir düşünün! Bu durumların tümü “Allah çocuk edindi” demenin “Allah’a çocuk isnat etmenin” daniskası değilse nedir?

 

[5] Biz kendilerine perestiş edilip tapınılan bu nesneleri, iki kategoriye ayırmamızın mümkün olduğunu düşünüyoruz!  Birinci kategoride: Kişinin, olağanüstü güçlere sahip olduğunu düşündüğü için, kendisine yardım edeceğine inandığı, halen yaşayan gerçek kişiler veya efsanevi kişiler, Kahramanlar, Azizler, veliler, şeyhler, Seyyitler, atalar, Seydalar, Ağalar, dînî veya siyasi liderler ve onların temsili varlığının sembolü olarak kabul edildiği için, kendisine tapınılan putlar,  vs.. gibi somut yani fiziki varlıkları sayabiliriz! Bunlara ilâveten, tarihi süreçte, halkları tarafından çok sevildikleri için, sonradan putlaştırılan bir kısım kişilerin ve Meleklerin sembolleri, resimleri, heykelleri, büstleri, mumyaları, hayatta olmayan bazı kişilerin mezarları, türbeleri, ziyaret yerleri ve temsîlî kabirleri veya makamları da, Allah’ın astları olarak tapınma vasıtasına dönüştürülen diğer bir takım varlıklardır!

İkinci kategorideyse, kişinin bilinçli olarak perestiş edip tapınmadığı, fakat uğrunda her şeyi yapacak kadar çok sevdiği için, kesinlikle hayır diyemeyeceği birtakım soyut yani fizik ötesi kavramları sayabiliriz! Bu kavramları da, iktidar, makam, koltuk, yönetmek, hâkimiyet-otorite, tahakküm etmek, zenginlik, şans-talih gibi, kişinin kendi hevâ’ü  hevesi, nefsânî istek ve arzusu vs.. gibi soyut kavramlar olarak düşünebiliriz! (krş. 18/28. 25/43. 45/23.)

[6] Krş. 29/61. 31/25. 39/38. 43/9. 87. 10/ 31. 17/40. 37/150. 43/19.

 

[7] Kurân’da, menfi anlamda gelen ana kavramlardan biri olan bu مِن دُونِ اللَّهِ  – Min dûnillahi” yani “Allah’ın astları” kavramı, bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile tam 104 yerde geçmektedir. Bu menfi kelime, bunlardan, 70 tanesinde, Lâfzatullah’ yani bilfiil Allah lâfzı ile beraber “Min dûnillahi”  şeklinde, geçerken, 34 yerde, ise Allah lâfzı yerine “Mindûnihi”  şeklinde, yani Lâfzattullah’ı ifade etmek için kullanılan zamire bitişik olarak gelmiştir.

Örnek olarak 36/74. Yani Yasin suresinin bu 74. âyetine bizim verdiğimiz “Onlar kendilerine yardım ederler ümidiyle, birde kalkmışlar, Allah’ın astları olarak gördükleri birtakım varlıklardan kendileri için İlahlar edinmişler!” şeklindeki mananın alternatifi olarak şöyle bir mana da, verilmiştir “ Onlar kendilerine yardım edecekleri ümidi ile Allahtan başka,(Yani Allah’ı bırakarak) başka ilahlar edindiler!” Klasik müfessirlerimizin çoğunluğu tarafından da, tercih edilen bu ikinci manaya göre, Allah’ın dışındaki bir takım varlıklara perestiş edip tapınanların, sanki Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmedikleri, O’nu yok saydıkları gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır.

 Hâlbuki gerçek kesinlikle böyle değildir. Şöyle ki, Kurân’ın, bazı âyetlerinde  “Allah’ın dışındaki birtakım varlıklara perestiş edip tapınan insanları, müşrikler” olarak isimlendirdiğini biliyoruz! Bazı Kur’an âyetlerinde, Allah cc. elçisine şöyle hitap etmektedir! “ Sen eğer onlara (yani müşriklere), göklerin ve yerlerin yaratıcısı, kimdir, gökten yağmuru kim yağdırıyor… diye, sorsan? Elbette ki Allah’dır. Diyecekler!(krş. 20/61. 29/63. 31/25. 39/38. ve 43/9.) Bu âyetlerin tümünde de, görüleceği gibi, Müşriklerin hemen hepsi, Allah’ın varlığını-birliğini ve hattâ evrenin tek yaratıcısı olduğunu hem biliyor hem de kabul ediyorlar! Bizim sandığımızın aksine, esasen müşrik de olsa, kâfir de olsa, resmen puta tapan putperest de olsa, hattâ kapitalist veya komünist de olsa, yeryüzünde yaşayan tüm insanlar, Allah’ın hem varlığını ve hem de yaratıcı tek Tanrı olduğunu kabul etmektedirler. Bu insanlara Firavunlar bile dâhildir!

[8] Krş. “Hiç şüphesiz ki, insanı biz yarattık. Ve Biz o insana şah damarından daha yakınız! 50/16.)”

[9] İnanınız! İnsanlar, sanki dilleri ile “Lâilâhe illallah” dedikleri halde, fiil ve eylemleri ile şirke bulaşabiliyorlar! Şimdi bir düşününüz! Allah’ı zikretmek gibi, gayet ulvî ve masum bir görünüm altında bir araya gelen insanlar; Gece yarılarında, gözlerini kapayıp, önce dilleri ile “Lâ’İlâhe İllallah” derlerken, arkasından da, “Medet’ yâ seyyidi’ Abdulkâdiri’ geylâni” diye bağrışabiliyorlar! Hâlbû ki, aynı kişiler az önce eda ettikleri yatsı namazlarında okudukları fâtihâ suresinde, “Ey Rabbimiz ancak sana ibadet eder ve ancak senden medet umarız!(bkz.1/5.)” demişlerdi! Bu durum neyi ifade ediyor? Bir düşününüz!

 

Yazarın Diğer Yazıları