NEVÂ 53/ III.

NEVÂ 53/ III.

 

KEHF SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

“DİĞERGAMLIK!”

YANİ ÇOK BASİT, KISA VADELİ MENFAATLERİ UĞRUNA, UZUN VADELİ MENFAATLERİNİ GÖZARDI EDEREK, KENDİ KENDİNİ HARCAYAN İNSANLARA ACIYIP, ONLARIN ÇEKTİĞİ VEYA ÇEKECEĞİ ACILARI İÇİNDE HİSSETMEK!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَّفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِن لَّمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفاً {6} إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَّهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً{7} وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيداً جُرُزاً {8}

Eğer onlar bu söze inanmazlarsa, onların ardından üzüntü ve kederden, sanki sen kendini heder edeceksin? (Böyle bir şeye sakın tevessül etme!) Zîrâ Biz (sadece) onların hangilerinin daha iyi işler yapacaklarını denemek amacıyla, yer küreyi üzerinde yaşayan (insan)lar için cazip hala getirdik! Ve esasen Biz..! Elbette ki, yeryüzünde bulunan cazibe kaynaklarını yok ederek, orasını kupkuru-das dazlak bir toprak parçasına çevirmeye de muktedirizdir! 18/6. 7. 8.

 

بَاخِعٌ  – Bâhiun” Arapça olan bu kelime; İnsanın kendi kendini gam, keder, gayz veya kinden dolayı Helâk etmesi, öldürmesi, yok etmesi gibi manalara gelmektedir. Ayrıca bu kelime, İkrar vermek/söz vermek, kahretmek, gibi manalara da gelmektedir. (Ahterî, Lisanul’Arap).

 

عَلَى آثَارِهِمْ - Alâ Êsêrihim” Yani “Onların izleri üzerine, onların arkasından kısaca, onların yaptıkları yüzünden” demektir! Bu Kehf suresinin altıncı âyetinin bir benzeri şuarâ suresinde de karşımıza çıkmıştı [1]!

 

Üç âyetlik bu paragrafı, önce âyetlerin sırasına göre tek tek ele alıp inceledikten sonra, arkasından âyetler arasındaki alâka ve insicama dikkatlerinizi çekmeye çalıcağız inşallah! Bu paragrafın ilk âyeti olan altıncı âyetin, öncelikle Yüce Rabbimizin insanlığa yol göstermek için indirdiği kitapları, tebliğ etmekle vazifelendirdiği elçilerin görev ve sorumluluklarıyla ilgili olduğunu görüyoruz!

 

Surenin iki üç ve dördüncü âyetlerinde, elçilere verilen bu görev ve sorumlulukları, kısaca; “Bir yandan hak ve hukuku hiçe sayıp zulüm ve haksızlığı yaşam tarzı haline getiren nankörleri, Allah’ın adaletinin bir gereği olarak şiddetli bir ceza ile uyarırken! Öbür yandan yaşadıkları yeryüzünü barış ve esenlik yurdu haline getirmek için çaba sarf edenleri de, yine Allah’ın adâletinin bir gereği olarak, güzel bir karşılıkla müjdelemektir! krş 18/2. 3. 4.” şeklinde ifade edebiliriz!

 

Burada insanın aklına şöyle bir soru gelebilir! Bu tebliğ görevini yapma konusunda diğer insanlar Peygamberleri örnek olarak alabilirler! Pekî, Peygamberler kimi örnek almışlardır? Bu sorunun cevabının, yukarıya aldığımız bu surenin altıncı âyetinde zımnen verildiğini görüyoruz! Şöyle ki: Bahse konu olan o âyette Rabbimiz kendisinin görevlendirdiği son Elçi olan Muhammed as.’a  “Eğer onlar bu söze inanmazlarsa, onların ardından üzüntü ve kederden, sanki sen kendini heder edeceksin?” Buyurmaktadır! Bu âyette, insanların Vahyin getirdiği İlâhî mesajları kabul etmeleri için, son Elçi Muhammed as.’ın kendi kendini helâk edercesine gayret göstermesi; Zımnen, Allah Resulünün Rahmet ve merhamette âdetâ Rabbimizin Ahlâkı ile ahlaklandığını îmâ etmektedir! Zîrâ Zâtında Rahman Fiilinde Rahîm olan bizim Rabbimiz, Rahmet ve merhametin kaynağıdır!

 

Allah Resulü ise, insanların kendilerine tebliğ edilen uyarılarla dolu bu İlahî mesajlara kayıtsız kalmalarına veya O’nu reddederek sonu uçurum olan bir yola sürüklenmelerine o kadar üzülmektedir ki, bunun için âdetâ kendini helâk edercesine çırpınmaktadır! Bu durum, Allah Resulünün, insanlık için çok önemli bir meziyet olan “diğer gamlığın” (yani kişinin karşılıksız olarak başkaları için üzüntü duymasının)” zirve noktasında olduğunu ispat etmektedir!

 

Ayrıca yukarıdaki âyette, Allah Elçisinin, diğer insanlar için kendi kendini helâk edercesine diğer gamlıkta bulunmasına işaret etmesinin yanında, aynı konu ile ilgili olarak, Elçiye çok önemli bir hatırlatma ve uyarının da yapıldığını görüyoruz! Buna göre: Kurân’daki bu âyetlerin ilk muhatabı olan Allah Resulüne, “Senin görevin neye mal olursa olsun insanları mutlaka doğru yola getirmek değildir! Hattâ o insanların kendileri istemedikçe, sen çok sevdiğin insanları bile doğru yola yöneltemezsin! krş 28/56.”  uyarısı yapılmaktadır! Yani bu âyette zımnen; Ey Elçi! “Senin görevin Allah’ın sana vahyettiği İlâhî mesajları insanlığa tebliğ etmekle sınırlıdır” mesajı da verilmektedir!

 

Buna rağmen, şimdi sen insanlığa sunduğun bu evrensel mesajlar muhatapları tarafından kabul görmüyor diye, kendi kendini helâk mi edeceksin? Sakın hâ! Böyle bir şey yapma!“Çünkü sen insanların, muhafızı [2], çobanı [3], vekili [4] , olmadığın gibi, onların üzerinde, onları zorla yola getirecek bir Musaytır, yani bir zorba da[5]  değilsin! Öyleyse görevini bu sınırlar içerisinde aksatmadan yerine getir”.

 

Kurân’daki bu türden diğer âyetler gibi, bu âyet de, Allah Rasûlü’nün iç dünyası ile ilgili olarak, geniş ipuçları vermektedir… Şöyle ki: Yüce yaratıcı, uzun süren insanlık tarihi boyunca, yaratıp, akıl ve irade verdiği, bununla da yetinmeyip, görevlendirdiği elçilerine indirdiği Vahiyle/kitapla, yol gösterdiği kullarının, yoldan çıkıp azmalarından razı olmamaktadır! Yani bu durum Rabbimizi üzmektedir, diyebiliriz! Buna rağmen, insanların büyük bir kısmının Allah’ın kendilerine verdiği aklı gerektiği şekilde işletmeyip, kendilerine verilen irâdeyi de, yanlış istikâmette kullandıkları ve sonuçta da azıp yoldan çıktıkları görülmektedir.

 

Kurân daki diğer benzerleri gibi, bu 18/6. âyette de, kendilerine tebliğ edilen İlâhî mesajlara karşı duyarsız kalan veya O’nu reddeden insan yığınlarının bu hallerine üzülen, sorumluluk duygu ve bilinci, yani takvâ bilinciyle hareket eden insanların, iç dünyalarındaki duygularının dışa yansımasına şahit olmaktayız! Tabiî ki bu durum, âyette Allah Rasûlü’nün iç dünyası üzerinden bizlere yansıtılmaktadır. Aslında âyetin yansıttığı bu durum sâdece, son Nebî, Muhammed as.’ın bir özelliği de değildir. Aksine belki de bu durum, gelmiş geçmiş tüm Allah elçilerinin ve hattâ sorumluluk duygu ve bilinci (yani takvâ bilinci) ile hareket eden tüm insanların da ortak vasıflarıdır.

 

Yüksek seciye şeklinde tezahür eden bu ahlakî seviyenin, ulaşabileceği zirve noktasını ise, kısaca şu şekilde ifade edebileceğimizi düşünüyorum! Bize göre, İlâhî Vahye duyarsız kalan veya Vahyin verdiği İlâhî mesajları reddeden insanların haline acıyan insanlar tarafından sergilenen bu ahlâkî duruş, insanlık tarihi boyunca sergilenen ahlâkî ve etik davranışların en yüce katmanını oluşturmaktadır.

 

Elbette ki bu durumun zirve noktasında da, Allah’ın son Elçisi Muhammed as.’ı görüyoruz! Çünkü O’ Allah’ın Kullarına karşı olan, Rahmetinden yani Merhametinden dolayı, tüm insanlığa, elçi ve yol gösterici olarak gönderdiği son Rasûlü’dür. O’ insanları (Allah adına) Allah’a çağıran bir dâvetçi, aynı zamanda, hem uyarıcı hem de müjdeleyicidir! Böyle olunca da, O’ insanlık için Yüce yaratıcının gönderdiği, Allah’ın Rahmetinden başka bir şey değildir. krş. 21/17. 25/56. 34/28.

 

Aynı zamanda bu âyet, (bize göre) Allah Rasûlü’nün Hıra’da ilk defa Vahiyle müşerref olduğu zaman, kendi kendine sorduğu, “Yarabbi! Neden ben?” sorusuna, Rabbimizin Kalem suresinde verdiği cevabın hikmetini de açıklamaktadır! O surede Allah Cc. Rasûlünün Neden ben?” sorusuna, şöyle cevap vermekteydi, “Çünkü! Hiç şüphesiz ki, Sen muazzam bir ahlâk’a sahipsindir!” krş. 68/4. Bize göre kalem suresinin bu âyeti,  Şuarâ suresinin 4. ve Kehf suresinin bu 6. âyetini de tefsir etmektedir. Muazzam bir ahlâk’a sahip olmak, işte böyle bir şeydir! Yani Allah’ın kulları helâk olmasınlar diye, insanın kendi kendisini helâk edercesine çırpınması! Hattâ bu uğurda kendi kendini helâk etmesi [6]!!

 

صَعِيداً جُرُزاً  – Saîden Cürüzâ” Yani “Suyu kesilmiş, bitkileri kurumuş, çırıl-çıplak, das dazlak kalmış toprak parçası” demektir!

 

Bu paragrafın yedinci ve sekizinci âyetlerinden oluşan, iki âyetlik bu son bölümününse, “Yüce Yaratıcının yarattığı bu mavi kürenin üzerinde yaşayan insanoğlunun istifadesine sunulan, yeryüzündeki ve yer altındaki her çeşit imkân ve nimetlerin, bunlardan faydalanan insanlara şartsız ve devamlı olarak verilmediği! Tam aksine yeryüzünü süsleyen tüm bu imkân ve nimetlerin, ondan faydalanan insanlara, hem süreli, yani zamana bağlı, hem de bir imtihan aracı, yani şarta bağlı olarak verilmiş olduğu”  mesajını taşıdığını düşünebiliriz!

 

Bu durum bize, bu mavi küre de, yaşam sürmeye çalışan insanoğlunun nankörlük yapması, yani Allah’ın koyduğu Sünnetullah denilen fizik ve sosyal yasaları ihlal etmeleri durumunda, kendilerine verilen bu nimetlerin eksilebileceğini hattâ tamamen yok olabileceğini hatırlatmaktadır [7]! Burada insanoğluna verilen en büyük nimetin akıl ve irade nimeti olduğunu düşünürsek! Öncelikle bu akıl ve irade nimetlerinin de, yerinde kullanılmadığı zaman, yani insanoğlunun bu iki nimeti yerinde kullanmamasından dolayı, kendilerinin yaşam sürmeye çalıştıkları bu mavi küre de, sefil bir hayat sürmelerine, ahretteyse bu insanların şiddetli bir azâba dûçar olmalarına sebep olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz!

 

Buradan bakınca! Ortadoğu İslam dünyası dediğimiz bu coğrafyada yaşayan insanların bugün içinde bulundukları bu sefil hayatın sebebinin de, bu toplumların kendilerine verilen akıl ve irade nimetini yerinde kullanamamaları olduğunu, çok acı bir şekilde anlamış olduk! Yani Allah’ın verdiği akıl ve irade nimeti yerinde kullanılmayınca, Rabbimizin koyduğu sünnetullah olarak adlandırılan sosyal ve tabiî yasalar işleyerek, bugünkü durum ortaya çıkmıştır diyebiliriz. İşte tıpkı bunun gibi, insanoğlu kendilerine verilen yeryüzündeki diğer nimetleri de gerektiği şekilde kullanamazlarsa, örneğin Allahın yarattıklarını “Mâ huliqa leh’i” dışında, yani yaratılış gayesi dışında kullanarak! O’nun koyduğu fizik ve sosyal yasaları ihlal ederlerse! O zaman bu nimetler ellerinden çıkabilir! Yukarıdaki âyetlerin bu mesajları da verdiğini düşünebiliriz!

 

Şimdi tekrar hatırlayabilirsek! Yukarıda “üç âyetlik bu paragrafı, önce âyetlerin sırasına göre tek tek ela alıp inceledikten sonra, arkasından da âyetler arasındaki alâka ve insicama dikkatlerinizi çekmeye çalıcağız inşallah!” demiştik!

 

Düz bir mantıkla düşününce! “Eğer onlar bu söze inanmazlarsa, onların ardından üzüntü ve kederden, sanki sen kendi kendini heder edeceksin? (Böyle bir şeye sakın tevessül etme! 18/6)” âyetiyle;

 

 “Biz (sadece) onların hangilerinin daha iyi işler yapacaklarını denemek için, yer küreyi üzerinde yaşayan (insan)lar için cazip hala getirdik! Ve esasen Biz..! Elbette ki, yeryüzünde bulunan cazibe kaynaklarını yok ederek, orasını kupkuru-das dazlak bir toprak parçasına çevirmeye de muktedirizdir! 18/ 7. 8.” Âyetleri arasında, sanki bir bağlantı yokmuş gibi durmaktadır!

 

Fakat inceden düşününce! Bu âyetler arsındaki alâka ve insicamın varlığı anlaşılmaktadır! Şöyle ki: Altıncı âyette Allah Resulünün, kendi tercihleri ile yanlışa sürüklenen insanlara karşı gösterdiği merhamet ve duyarlılığın bir benzerini, belki de daha fazlasını, Yüce Yaratıcının da, yeryüzünde yaşayan tüm insanlar için gösterdiğini görüyoruz! Âlemlerin Rabbi olan Yüce Yaratıcı, yeryüzünde yaşayan ve Allah’ın yaratmış olduğu bütün nimetlerden istifade ettikleri halde, bu nimetlerin, hattâ kendilerinin de sahibi olan Rabbilâlemine karşı, şükretmeleri gerekirken nankörlük yapan insanlara, tıpkı Resulünün yaptığı gibi, belki de O’ndan da çok daha fazla merhamet göstermektedir! Nasıl mı?

 

Üzerinde yaşayan insanlar için, çeşitli bitkiler, bağlar-bahçeler ve değişik su kaynaklarından sulanan verimli topraklardan elde edilen ürünlerle cazip hala getirdiği bu dünyayı, kupkuru-das dazlak bir hale getirmeye muktedir olduğu halde! O Yüce Yaratıcı, (insanların nankörlüklerine rağmen) bunu yapmayarak!!

 

İşte altıncı âyette, kendi serbest tercihleri ile yanlış yolu seçen insanlara, Allah elçisinin merhamet göstererek onlar için üzüldüğü gibi, devam eden âyetlerde de, bu nankör insanlara Yüce Yaratıcının, merhamet göstererek onlara olan nimetini devam ettiriyor olması arasında bir illiyet bağı bir alâka ve insicam’ın olduğu görülmektedir! İçinizden bazılarının,özellikle biri birilerini takip eden Kur’an âyetleri arasındaki, bu ilgi-alâka ve insicamın, var veya yok olmasının neden bu kadar önemli olduğunu düşünüyorsunuz ki” dediklerini duyar gibiyim!

 

Bizim Kur’an âyetleri arsındaki, özellikle de biri birini takip eden âyetler arasındaki ilgi-alâka ve insicam konusu üzerinde bu kadar fazla durmamızın sebebi; Kur’an âyetlerinin, “Mesânî [8] yani biri birini takviye eden, biri diğerini tefsir eden bir sisteme sahip olmalarından dolayıdır[9]! Bu durumu tersinden düşündüğümüz zaman, yani genelde tüm Kur’an âyetleri, özelde ise biri birilerini takip eden Kurân âyetleri arasında bir ilgi-alâka ve insicam’ın olmaması durumunda! Kurân’ın hem anlaşılması zorlaşabilirdi! Hem de, konu bütünlüğü sağlanamadığı için Kur’an âyetlerinin ve o âyetlerden meydana gelen Kur’an “Necm” lerinin içerdiği mesajlarda bir zâfiyet oluşabilirdi! Allah’u Âlem!!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda üzerinde yaşadığımız bu mavi gezegen, halen kendi etrafında ve Güneş’in etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve belki de, son fırsat olabileceğini lütfen aklımızdan çıkartmayalım!

 

( Gelecek makalemizde, Kehf Sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etmek ümidiyle, tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız) 

 

Yaşar GÜLAÇTI. 15 Nisan. 2017.  Hartlap/K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Krş. Şimdi sen (ey Allah’ın Rasûlü!) İnsanlar (bu Vahye) inanmıyorlar diye, neredeyse kendi kendini helâk edeceksin? 26/3.”

 

[2]  Krş. 4/80. 6/104.

 

[3]  Krş. 2/104.

 

[4]  Krş. 6/107. 17/54. 39/41.

 

[5]  Krş. 17/65. 88/22.

 

[6]  Zor olsa da, yeryüzünde böyle insanların da bulunabileceğini hayal etmek, gerçekten de insanın üzerinde yaşadığı bu dünyanın geleceği ile ilgili olarak,  umutlarının diri kalmasını sağlıyor! “Peki, yeryüzünde başkalarının çektiği üzüntü ve dram için, mecbur olmamasına rağmen, kendi kendini helâk edecek kadar diğergam olan böyle insanların da bulunabileceğine dair yakın tarihimizden bir örnek gösterebilir misiniz” diye bir soruyu sorar gibi olduğunuzu düşünüyorum! Sizlerin aklınızdan geçtiğini zannettiğim böyle bir soruya cevap olabilir mi, bilmiyorum ama! Benim aklımda, unutamadığım şöyle bir olay var! Yıl, 2013. Yer işgal altındaki Filistin toprakları! Mazlum Filistin halkının, kendi öz vatanları olan topraklar üzerinde binbir emekle inşa ettikleri evler, siyonist İsrail’in zulüm makineleri olarak çalışan buldozerler tarafından bir bir yıkılmaya başlar! Her zaman olduğu gibi! Yine bazı İslam ülkelerinin siyasi liderleri bu ara da tabii ki bizim idarecilerimiz de, iç kamuoyuna yönelik, bol bol demeçler verirler!! Fakat icraat! İcraat sıfır!! Yani “ses var görüntü yok!” Ama o esna da, çok enteresan bir gelişme olur!!!! Tâa uzaklardan! Yani Amerika/Newyork’ tan gelen, üstelik Müslüman da olmayan bir kadın!!! Yani 23 Yaşındaki “RACHEL CORRİE” adındaki genç bir kadın, “Durûun! Bu mazlum insanların evlerini başlarına yıkamazsınız” diyerek, tereddüt etmeden, kendisini mazlum Filistinlilerin evlerini başlarına yıkan İsrail buldozerinin önüne atar!!!! Genç vücudu İsrail buldozerini durdurmaya yetmez! Fakat inandığı bir değer olan, “Başkalarının acı ve dramına sessiz kalmama” adına, İsrail buldozerinin paletleri arasında parçalanarak can verir!!!!! RACHEL CORRİE adındaki bu genç kadının, daha önce bir gazeteci tarafından kendisi ile yapılan röportajda: “Zulüm bizdense, ben bizden değilim” dediğini okuyunca, hak ve hukuk’un dinin milliyetinin olmadığını, daha doğrusu olamayacağını da öğrenmiş olduk!!!!!

 

[7] Yukarıda ifade edilen “yeryüzünü süsleyen tüm bu imkân ve nimetlerin, ondan faydalanan insanlara, hem süreli, yani zamana bağlı, hem de bir imtihan aracı, yani şarta bağlı olarak verilmiş olduğu” konusunu teyit eden bir örneğin Nahl suresinde şu şekilde geçtiğini görüyoruz! “Allah size (bu konuda) şöyle bir örnek sunmaktadır: sakinlerinin ihtiyaç duydukları çeşitli rızıkların her yönden aktığı, emniyetli bir şehri düşününüz! Buna karşı, Allah’ın bu nimetlerine, o şehir halkının nankörlük yaptığını bir düşünün! Sonunda yaptıkları bu nankörlükten dolayı, Allah O şehir halkını çepe çevre kuşatan bir açlık belasıyla kuşatacaktır! krş. 16/112.”  Ayrıca Salih as.’ın kendi halkı olan Semud halkına yaptığı şu uyarıları da bir düşününüz! “Envâi çeşit bahçeler, bağlar içinde, pınar başlarında,… Ekinler, hurmalıklar arasındaki bu konumunuzun devamı için bir güvenceniz varmıdır? krş. 26/146. …149. âyetler aralığı”

 

[8] Bazı Kur’an surelerinde geçen bu “الْمَثَانِي  - Elmesânî ” kelimesi, Arapça bir cemî (yani çoğul) olup, lügat olarak şu manalara gelmektedir: İdrarını tutamayan kadın, İki kat olmuş nesne, İkili, İkileme, (yani herhangi bir sözü arka arkaya iki kere tekrar ederek, o sözün içeriğini takviye etme-güçlendirme) İkişer ikişer olmak ve Sadece iki teli olan Tambur, gibi daha birçok manalara gelmektedir! (Ahterî)

 

[9] Kur’an âyetlerinin, özellikle de biri birilerini takip eden âyetlerin mesânî olduğunu, yani biri birilerini takviye ettiğini beyan eden âyetlerden bazılarını görmek için bkz. 15/87. ve 39/23. Bu âyetler incelendiği zaman görülecektir ki, Kurân âyetleri mesânîdir! Yani biri birilerini takviye etmektedirler! Bu durum ise, Kurân âyetleri arasında, özellikle de biri birilerini takip eden âyetler arasında, alâka ve insicamın var olmasını zaruri hale getirmektedir!

 

Yazarın Diğer Yazıları