Türkiye’nin Terörle Sınavı

Şu anda üzerinde Türkiye Cumhuriyeti devletinin yer aldığı ülkemiz coğrafyası, gerek coğrafî, gerek jeopolitik ve gerekse jeostratejik konumu itibarıyla şüphesiz dünyanın en kıymetli topraklarını oluşturmaktadır. Bundan dolayı ülkemiz coğrafyası, yaşanılan zamanların her döneminde, o dönemde var olan büyük devletlerin her birinin iştihasını çekmiştir. İlk çağlardan itibaren Anadolu coğrafyasında devlet kuran her millet, bu coğrafyada devlet kurmanın bedelini çok ağır bir şekilde ödeye-gelmiştir.
Bilindiği gibi üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyası, 1071 Malazgirt Zaferinden sonra milletimizce vatan haline getirilmeye başlanmıştır. Bu yönüyle, mensubu olduğumuz milletimiz ortalama olarak bin yıldır bu coğrafyada yaşamaktadır. Söz konusu ettiğimiz tarih ve zaferden sonra milletimiz bu coğrafyada devletler kurmaya başlamıştır. Bu anlamda, ülkemiz coğrafyasında milletimiz önce Büyük Selçuklu İmparatorluğuna bağlı Anadolu Selçuklu Devletini, daha sonra Osmanlı İmparatorluğunu ve bilahare ise Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmuştur.

Nasıl ki, milletimizden önce Anadolu coğrafyasında devlet kuran kavimler, adı geçen coğrafyada devlet kurmanın bedelini çeşitli saldırılara maruz kalarak canlarıyla ve mallarıyla çok ağır bir şekilde ödemişler, aynen milletimiz de, Malazgirt Zaferinden günümüze gelinceye kadar geçen süre içerisinde aynı bedeli çok daha ağır bir şekilde ödeye-gelmiştir.
Bu anlamda, gerek Selçuklu-Osmanlı ve gerekse şu andaki devletimiz olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, siyasî tarihlerinin her döneminde devamlı olarak iç ve dış düşmanlarla uğraşmak zorunda kalmışlardır. Siyasî anlamda bu coğrafyada gözü olan devletler bazen doğrudan, yani savaşarak, bazense-belki de çok daha fazla olmak üzere- devlet içerisindeki işbirlikçileri aracılığıyla milletimizin evlatlarını ifsat edip birbirine düşürerek amaçlarına ulaşmak istemişlerdir. Tarihimizde emperyalist devletlerin ülkemiz coğrafyasında kurulan devletlerimize karşı iki yöntemi de kullandıklarını biliyoruz.

Bu meyanda, 1920 yılında TBMM’nin açılmasıyla temelleri atılan Türkiye Cumhuriyeti devleti de kuruluşundan günümüze gelinceye kadar geçen süreçte birçok iç ve dış badirelerle uğraşmak zorunda kalmıştır. Geçen bu süreç içerisinde düşmanlarımız, bazen doğrudan doğruya, yani Birinci Dünya Savaşından sonra ülkemizi işgal etmeleri gibi, bazense dolaylı yollardan milletimiz evlatlarını birbirine düşürerek amaçlarına ulaşmak isteyeceklerdir.

Bu anlamda, ülkemizin son yıllarda Güneydoğu Anadolu’da uğraştığı en büyük uğraş maalesef terör uğraşısı olmuştur. Halbuki, yani hükümetin aldığı ve yaptığı düzenlemelerden sonra, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde terörü meşru kılacak artık hiçbir sebep yoktur. Çünkü, daha önceki dönemlerde yıllardır var olan ve uygulanan ”inkâr ve ret” politikası Ak Parti hükümetleri tarafından olabildiğince uygulamadan kaldırılmıştır. Tamam, Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet tarafından Doğu ve Güneydoğuya yönelik ”inkâr ve ret” politikası takip edilerek o bölgede yaşayan vatandaşlarımız kültürel anlamda yok sayılmışlardır. Fakat daha sonra, yani Ak Parti iktidarının başladığı tarih olan 2002 yılından itibaren devlet, bu anlamda hatasını anlayarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde yaşayan halkımıza yönelik kültürel baskılarını yavaş yavaş kaldırmaya başlamıştır. Bu anlamda hükümet sorunu çözme adına “açılım süreci” ve “ çözüm süreci” gibi iyi niyetli atılımlar başlatmış, fakat hükümetin söz konusu bu iyi niyetli atılımları maalesef terör odakları tarafından hep sabote edilmiştir.

En son Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde düzenlenen bombalı intihar saldırısında 34 vatandaşın ölümü ve akabinde PKK’nın bunu bahane ederek Ceylanpınar’da iki polis memurunun evlerinde uyurken hunharca katletmesi bardağı taşıran son damla olmuştur. Bu olumsuz gelişmelerden sonra TSK’nin haklı olarak Kandil’i bombalamasıyla artık çözüm süreci de bir anlamda sona ermiş oluyordu. Çünkü HDP ve onun uzantısı olan PKK, “çözüm süreci” olarak ifade edilen ve Kürt sorununu çözmeyi amaçlayan iyi niyetli hükümet girişimini bilerek sabote etmiştir. Neticede, HDP ve onun uzantısı olan PKK da çok iyi biliyor ki, “çözüm süreci” denilen süreç başarılı olursa, artık Kürt gençlerini çeşitli asılsız vaatlerle kandırarak dağa çıkarmak mümkün olmayacaktır.

Bundan sonra güvenlik güçleri Güneydoğu vilayetlerimizin bazı ilçelerinde PKK’ya karşı süpürme hareketi başlatmıştır. Asker ve polislerimiz can siparane bir şekilde hayatları pahasına bu mücadeleyi yürütmektedirler. Ve mücadele alanlarından güvenlik güçlerimizin mücadele öykülerini anlatan hep kahramanlık haberleri gelmektedir. Şu da vardır ki, söz konusu ilçelerimizde PKK’lı teröristlere karşı yürütülen mücadele süre olarak biraz uzamış durumdadır. Yetkililerin ifadelerine göre bunun en büyük sebebi ise, çatışma sırasında sivil vatandaşlara zarar vermemektir. Bu noktadan sonra yönetim birimlerin tavrı kesindir. PKK silahları gömüp ülkeyi terk etmeden operasyonlar bitmeyerek sonuna kadar devam edecektir.
Gelinen bu noktadan itibaren, sorunun çözümü konusunda hükümet nezdinde HDP ve PKK artık çizgisi muhatap olmaktan çıkmıştır. Bundan sonra hükümet sorunun çözümünde bölgede etkili olan kanaat önderleri ve sivil toplum kuruluşlarıyla muhatap olacaktır.

Netice itibarıyla ifade edecek olursak, milletimiz bundan sonraki dönemlerde de hep bu coğrafyada bulunacağına ve bu coğrafyada devlet olacağına göre, bunun anlamı, Türkiye’nin terör sınavının her zaman ve dönemde devam edecek olmasıdır. Çünkü yukarıda da söz konusu edildiği gibi ülkemiz toprakları, gerek jeopolitik ve gerekse coğrafi konumu itibarıyla dünyanın en stratejik bölgesini oluşturmaktadır. Bu önem her geçen gün biraz daha artarak devam etmektedir. Herhalde burada önemli olan, bu coğrafyada yaşayan insanlarımızın bunun farkında olarak, birbirlerine karşı her zamankinden çok daha fazla kenetlenebilmiş olmalarıdır. Zira bizleri bir arada tutan ve kültürel varlığımızın devamını sağlayacak olan sayamayacağımız kadar ortak paydalarımız vardır.




Yazarın Diğer Yazıları