N E V Â, 53/IV.

N E V Â, 53/IV.

 

KEHF SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (Devam)

 

 

[Not: Bu yazıda, yazının formatı gereği (yani tefsir formatı) alt yazılar fazla olmak zorundaydı! Konunun daha rahat anlaşılabilmesi için, makalenin alt yazılarıyla beraber okunmaları rica olunur!]

 

ESHABI KEHF KISSASI[1] VE VERDİĞİ MESAJLAR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Zâtında Rahman Fiilinde Rahîm Allahın ismi ile O’nun adına.

 

Şimdi tekrar hatırlayabilirsek! Ashabı kehf ( yani mağara arkadaşları) kıssasını, bahçe sahipleri, temsilini, Âdem’in (yani insanoğlunun) dünyadaki ilk serüveni, Musa ile bilge kul, (yani halk arasında Hızır adiyle meşhur olan) kişinin birlikte yaptığı yolculuk, son olarak ta Zülkarneyn temsilerinin art arda sıralandığı bu sureye, misaller-temsiller suresi dense yeridir, demiştik! İşte o kıssa ve temsillerden ilki olan Eshabıkehf kısası[2]: Bu Eshabıkehf kıssası da diğer bazı efsanevi anlatımlar gibi çok değişik şekiller de olmak üzere, Kurân’ın indiği dönemdeki Arap toplumlarında da dilden dile dolaşıyordu!

 

Bu arada Mekke ve Medine civarında yaşamakta olan Yahudilerin yönlendirdiği[3] bazı kişiler tarafından, birçok konuda olduğu gibi, Eshabıkehf hakkında da, soru sorularak, Allah Resulünün Peygamberliği test edilmek isteniyordu! Allah’u âlem! Bu surenin sebebi nüzulü, yani indiriliş sebeplerinden birinin de, son elçi Muhammed as.’a sorulan bu sorulara Yüce Yaratıcının Bizzat Kendisinin cevap vermek istemesi olsa gerektir, diye düşünüyorum! Kurân’ın indiği dönemin Mekke’sinde, birçok konuda olduğu gibi bu Eshabıkehf konusunda da, efsane babından, çok değişik, çok abartılı anlatımlar halk arasında dolaşıp duruyordu!

 

Nihayet bu konuda Kendisinin Allah elçisi olup olmadığını denemek için, Mekke veya Medine yakınlarında yaşayan bazı “Ahbar” yani Yahudi Kâhin ve din adamlarının kışkırtıp-yönlendirmesiyle bir kısım Arap müşrikleri tarafından Allah Resulüne konuyla ilgili olarak suâl sorulunca! Yüce Yaratıcı, sorulan bu soruya görevlendirdiği elçisi aracılığıyla cevap vermiştir! Cevap verirken de, Allah Cc. Konuyla ilgili olarak ortada dolaşan abartılı halk destanlarının birçoğunu eleyerek, insanlar arasında anlatılıp duran[4] Eshabıkehf kıssalarının en makulünü, yani gerçeğe en yakın olanını seçmiş ve her konu da olduğu gibi bu konu üzerinden de ayrıntıya girmeden insanlığa evrensel mesajlar vermiştir, vermeye de devam etmektedir!

 

 أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَباً {9}

(Ey Elçi! Ey Muhatap!) YOKSA sen yazılı nüshalarla (ilgili çalışmalar yapan) mağara arkadaşlarının (yaşantılarıyla ilgili olarak, halk arasında tekrarlanıp duran efsanevi anlatıların) Bizim en dikkat çekici âyetlerimiz den biri olduğunu mu düşünüyorsun? 18/9.

 

أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ ..– ..Eshabel Kehfi Ver Raqîmi” Yukarıdaki dokuzuncu âyetin bu kısacık bölümündeki kelimeleri biri birinden ayırırsak, şöyle Türkçeleştirebiliriz: أَصْحَابَ  - Eshâb = Arkadaşlar”  “الْكَهْفِ  – El Kehfi = Mağara”  “وَالرَّقِيم  - Ve Er Raqîm = Rakamlandırılmış madde, madde nüshalar halinde yazılarak kitabeler haline getirilmiş sahifeler ve bu işle meşgul olan insanlar” demektir[5]!

 

Burada, görüldüğü gibi;  “أَصْحَابَ الْكَهْفِ  – Eshabelkehfi” şeklinde bir izafet, yani isim tamlaması yer almaktadır! Onun arkasından gelen “وَالرَّقِيم  – Verraqîmi” kelimesi ise, bu isim tamlamasının üzerine yapılan bir atıfdır! Fakat buradaki atıf, klasik bir atıf olmayıp, Arapça da “Atf’ı beyan” olarak isimlendirilen bir atıf şeklidir! Konuyu bu şekilde düşünürsek! Ashabıkehf ‘le ilgili olarak bildiklerimizin çoğu değişmiş olacaktır! Çünkü bu bakış açısına göre, Eshabıkehf’ le Eshab’ı Raqîm’in aynı kişiler olduğu ortaya çıkmaktadır!

 

Verilen bu bilgilerin ışığı altında değerlendirince; Biz Kurân’da Eshabıkehf kıssasının anlatıldığı bölümün başındaki bu âyette geçen Eshabıkehf’in ismi ile ilgili bu kısmı “Sığındıkları mağaraların da, yazılı nüshalarla ilgili çalışmalar yapan mağara arkadaşları” şeklinde Türkçeye çevirdik!

 

Kurân tarafından Eshabıkehf ve Raqîm olarak isimlendirilen insanların kıssasının geçtiği paragrafın hemen başındaki bu âyette sorulan “Yoksa sen yazılı nüshalarla ilgili çalışmalar yapan mağara arkadaşlarının (halk arasında tekrarlanıp duran efsanevi) anlatılarını Bizim en dikkat çekici âyetlerimiz den biri olduğunu mu düşünüyorsun?” sorusu, bu kıssanın mahiyetiyle ilgili olarak geniş ipuçları vermektedir!

 

Öncelikle şunu ifade edelim ki; Halk arasında Eshabıkehf kıssası olarak adlandırılan, bu kıssaya Kur’an “Eshabıl Kehfi Ver Raqîmi” yani “yazılı nüshalarla ilgili çalışmalar yapan mağara arkadaşları!” (kıssası) ismini vermektedir! İkinci olarak; Yukarıdaki soru; Kurân’ın ilk muhatabı ve tebliğcisi olan Allah Resulü üzerinden, Kurân’ı okuyup anlamak isteyen herkese sorulmaktadır!

 

Bu sorunun sorulması ile verildiğini düşündüğümüz mesaj: “Ey bu Kurân’ın muhatapları! Siz Ashabı kehf kıssası adı altında anlatılan, bu acayip efsanevi olayları, Bizim insanlığa indirdiğimiz acayip âyetlerimizin oluşturduğu bir mefhum, bir anlatım olduğunu mu sanıyorsunuz?” Hayır, bunlar Allah’ın indirdiği herhangi bir âyetin veya âyetlerin haber verdiği hakikatler değildir! Yani Halk arasında aklın ve mantığın sınırlarını zorlayacak bir şekilde, mûcize kabîlinden anlatılan bu Ashabı kehf efsanelerini[6], Kur’an olduğu gibi kabul etmemektedir! Çünkü söz konusu Âyetin başında bulunan “ أَمْ  – Em” istifham harfi, normalde olumlu olarak seyreden âyetin tüm manasını olumsuz bir hale dönüştürmektedir! Bu da, halk arasında dilden dile anlatılan Ashabı kehf efsanelerinin, anlatıldığı haliyle bir vahiy ürünü olmadığının kanıtı gibidir! Esasen halk arasında Ashabı kehf kıssası diye tekrarlanıp duran, o efsanevi anlatımların, yani Kurân’da geçtiği ismiyle “Eshabıkehf ve Raqîm’in[7] aslı esası, Kurân’a göre şöyledir:

إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَداً {10} فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَداً {11}

Zamanın birinde bir gurup genç, (ülkelerindeki baskı ve zulümden kaçarak dağlara çekilip orada) bir mağaraya sığınmışlardı! Arkasından da,“Ey Rabbimiz! Bize sevgi ve merhametini lütfet ve içinde bulunduğumuz (şu zor şartlarda) işlerimizi düzelt” diye yakarmışlardı!

 

Bunun üzerine Biz de, kendilerini (geride bıraktıkları kişilerin verebilecekleri zararlardan korumak için) İçinde bulundukları mağara da, kulaklarını dış dünyaya kapatarak, (yani onların dış dünya ile ilişkilerini keserek) kendilerini uzunca bir süre koruma kalkanı altına almıştık[8]! 18/10. 11.

 

فَضَرَبْنَا  – Fe Darabnâ” Mâzîsi “Da Ra Be”  kelimesi olan bu sözcük, burada “Nefsi Mütekellim maalgayr”  birinci çoğul şahıs (yani biz) kalıbında gelmiştir! Bu “Da Ra Be”  kelimesi, Kur’an da en çok yanlış anlaşılan kelimelerden biridir[9]. İsterseniz önce kelimenin lügat manalarını bir görelim. Bu kelime; Dövmek, Vurmak, Yürümek, Sefere çıkmak, Ayrılmak, Yüz çevirmek, Darb’ı-mesel vermek, Zayıf vücutlu çelimsiz insan, Biri birinin üstüne binen deniz dalgaları, Parça, bölük, Çeşit gibi manalara gelmektedir. Sağılırken huysuzluk yapan deve, Erkek devenin dişi deveyi aşması da bu kelimenin manalarındandır. Bu sözcük bir çeşit şirket yani ortaklık, Para ve altın basıp tedavüle sürmek, Yönlendirmek için işaret etmek, Ud yani saz çalmak, Kuşatmak, İhâta etmek, Yüzükoyun yere yatmak, İzbe ve çukur yerlere def’i hâcette bulunmak, Engel olmak(korumak) Önlemek gibi, daha birçok manaya da gelmektedir.

 

Ayrıca; Mudârabe/bir çeşit ortaklık, Mıdrab /ud, yani saz çalma âleti, Darb’ı-mesel /misal vermek, örnek göstermek ve Darphane/ Para ve altın basımyeri, gibi, daha birçok deyim ve kelimelerin de hep bu kökten türetildiğini biliyoruz! (Ahterî+ Lisanul’Arap) Biz âyet metnindeki konum ve kalıbını da dikkate alarak, sibak ve siyakı ile beraber, mealde bu kelimeye “Kendilerini (geride bıraktıkları kişilerin verebilecekleri zararlardan korumak için) İçinde bulundukları mağara da, kulaklarını dış dünyaya kapatarak, (yani onların dış dünya ile ilişkilerini keserek) kendilerini uzunca bir süre koruma kalkanı altına aldık” şeklinde, çok uzun bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

سِنِينَ  – Sinîne” Bazı kalıpları (örneğin “Sene” gibi) güzel Türkçemizde de kullanılan bu kelime, aslında Arapça olup, “Seneh” kelimesinin “Da Ra Be”  çoğuludur! Lügat olarak; Bir şeyi mevcut halinden başka bir hale döndürmek, Dökmek, mutlak mana da, Yol ve yol edinmek, Bir hayvanı otlatmak-gütmek, Resim, Resim yapmak, Mutlak mana da Diş, İnsan ömründen bir bölüm, Kalemi açmak, sivriltmek, Bıçak bileğlemek, Mutlak mana da sene-yıl ve Kıtlık yılı, Allah Resulünün din adına yaptığı şeyler, İzzet ve şeref sahibi olmak, gibi daha birçok manaya gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Araplar bu kelimenin çoğul halini, örneğin سِنِينَ  – Sinîne” yani “senelerce” şeklinde, cümle içerisinde kullandıkları zaman, bazen çokluktan kinaye olarak da kullanırlar! Bizim kanaatimize göre, yukarıdaki âyette de, bahse konu olan kelime, bu şekilde kullanılmıştır! Bu tür kullanımlar bizim güzel Türkçemizde de vardır! Örneğin birisinin size sorduğu “Ahmed efendi orada ne kadar kaldınız? Sorusuna! Siz o hoo yıllarca” yıllarca-sinîne, dersiniz! Bununla orada uzun süre kaldığınızı ifade etmek istersiniz! Bu mülahazayla, biz âyet içerisinde geçenسِنِينَ  – Sinîne” kelimesine “uzunca bir süre” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Yukarıdaki lügat manasıyla, kelime ve kalıplar üzerinde yapmaya çalıştığımız değerlendirmeden sonra, bu âyetlerde verilen mesajı şu şekilde anlayabiliriz: “Zamanın birinde yaşadıkları topraklar zorba diktatörler tarafından işgal edilen bir gurup genç, ülkelerindeki baskı ve zulümden kaçarak dağlara çekilirler! Zulme karşı mücadelelerine devam edebilmek için de, orada bir mağaraya sığınırlar! Arkasından da,“Ey Rabbimiz! Bize sevgi ve merhametini lütfet ve içinde bulunduğumuz şu zor şartlarda bizim işlerimizi düzelt” diye dua ederler!

 

Bunun üzerine, Yüce Yaratıcı da, kendilerini takip eden düşmanlarının verebilecekleri zararlardan korumak için, onların içinde bulundukları mağara da, kulaklarını dış dünyaya kapatır! Yani onların dış dünya ile ilişkilerini keserek dışarıdakilerin verebilecekleri zararlara karşı, bulundukları mağarayı güvenli bir sığınma mekânı haline getirir ve böylelikle de, kendilerini uzunca bir süre dışarıdan gelecek zararlara karşı korumuş olur!” İşte yukarıdaki âyetlerin mesajını böyle anlarsak, doğru anlamış olduğumuzu umuyorum! 

 

ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَداً {12}

Sonra da, onların mağara da geçirdikleri yaşamlarıyla (halk arasında geçirdikleri) diğer (yani halkın içindeki) uzun yaşamlarından hangisinin daha doğru olduğunu fark etmeleri için kendilerinin halkla ilişki kurmalarını tekrar sağladık! 18/12.

 

بَعَثْنَاهُمْ  – Baasnâhüm” Yani “onları tekrar kaldırdık” Bu kelime uykudan kalkmayı ifade etmek için de kullanılabilir! Lâkin burada uykudan kaldırmaktan çok, yeniden halkın içine yayılmayı-tekrar eski konumlarına dönmeyi ifade etmek için kullanılmıştır! Çünkü bu insanlar peşlerindeki düşmanların zararlarından korunmak için mağaraya sığınmışlardı! Yani düşmanları ile aralarına tabii bir engel olarak mağara duvarları girmiş ve bu şekilde kendilerinin dış dünya ile olan ilişkileri kesilmişti! Şimdi şartlar müsait olunca da, tekrar eski yaşam biçimlerine dönmüşler demektir! İşte yukarıdaki âyette geçen بَعَثْنَاهُمْ  – Baasnâhüm” kelimesi, tam da bu durumu ifade etmektedir! Yani mağaralarında uzun süre bir tecrit hayatı yaşayan bu insanlar, yeniden toplum içerisine karışarak, bir nevi bağs’olmuşlar, yani toplum içine karışarak âdetâ yeniden hayat bulmuşlardı! Konunun daha rahat anlaşılmasını sağlar ümidiyle burada bir hatırlatmada bulunacağız; Arap ülkelerinin hemen büyük çoğunluğunda var olan, bu “BA A SE” fiilinden türetilen“Baas” isimli partilerin misyonu nu bir düşününüz!

 

الْحِزْبَيْنِ أ  - El Hızbeyni” Arapça bir tesniye, yani “ikili” olan bu kelime, başına eklenen “أَيُّ  – Eyyü” kelimesiyle birlikte, İki parçadan, iki guruptan veya iki bölükten (Mutlak olarak, ikisinden) hangisi? Manasına gelmektedir! Bu âyetin genel mefhumundan net bir şekilde anlaşıldığına göre: Burada iki şeyin biri biriyle kıyaslanması yapılmaktadır! Ashabı Kehf kıssasıyla verilen mesajı anlamak için, burada kıyaslanan iki şeyin iyi anlaşılması gerekmektedir!

 

Bizim bakış açımıza göre: Burada biri biriyle kıyaslanan iki şey, âyet içerisindeki, “Ülkeleri işgal altında olan bir gurup gencin, halkın içinde kalıp, onlarla birlikte işgal ve zulümle mücadele etmeleri mi? Yoksa dağlarda bir mağaraya sığınıp-inzivaya çekilerek, fikri yönden araştırma yapmaları, yani 9. âyette geçtiği gibi (bkz.“الرَّقِيم  - Er Raqîm”)  okuyup-yazarak, hem devrin insanlarına, hem de gelecek nesillere yol gösteren eserler yazmaları mı daha iyidir?” sorusu üzerinden iki yaşam tarzı bir biriyle kıyaslanmaktadır! 

 

Burada tabir caizse; Hayatın ve olayların içinde olmakla, bir dağ kovuğuna sığınarak mücadeleye orada, birtakım kitaplar okuyup-yazarak devam etmek arasındaki farkın gündeme getirilmek istendiği kanaatindeyim! Bu durum; Tarihin her döneminde, dünyanın her yerinde yaşanılan hak ve hukuk ihlallerine karşı mücadele vermek azim ve gayretinde olan tüm insanların, üzerinde durup düşünerek, şartlara göre doğru karar vermeleri gerektiğinin de zımnî bir ifadesidir!

 

لَبِثُوا  – Lebisû” On ikinci âyette geçen bu kelime Arapça olan “Lebise” fiîlinin cemisi, yani çoğuldur! Lügat olarak; Bir yerde zaman geçirmek, Orada belli bir süre eğlenip kalmak, Bir mekânda ikâmet etmek yani orada belli bir süre yaşamak, gibi manalara gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap) Biz âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, bu kelimeye mealde “onların mağara da geçirdikleri yaşamları…” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

On ikinci âyette geçen bu fiil, Ashabı kehf’in mağaralarında yıllarca uyuyup kalmadıklarını, bilakis onların mağarada belli bir zaman diliminde, (âyetin ifadesine göre) uzunca bir süre, belki de yıllarca, dış dünya ile ilişkilerini kesip zaman zaman uyuyarak, zaman zaman da, oturarak, yan gelerek veya dolaşarak eğlenip kaldıklarını ifade eder! Çünkü âyette geçen لَبِثُوا  – Lebisû” kelimesi, kesinlikle sadece “uyuyup kalmak” manasına gelmez! Ve fakat kişinin yerine göre uyumasının da içinde olduğu belli bir döneme ait insan yaşamının tüm pozisyonlarının toplamını ifade etmek için kullanılır!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım! Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

 ( Gelecek yazımızda, Kehf sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle, tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız) 

 

Yaşar GÜLAÇTI. 22 Nisan. 2017. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Yüce Yaratıcı, biz insanlara hak ve hakikatin yolunu göstermek için, tabir caizse, her yolu denemiştir! Yerine göre, geçmiş milletlerin ve toplumların hayat hikâyeleri üzerinden, mesajlar vermiş! Yerine göre de, metaforik temsiller üzerinden mesajlar vermiştir! Bunların değişik şekilleri Kurân’ın muhtelif surelerine serpiştirilmiş durundadır! Biz Kurân’ın muhatabına hak ve hakikati göstermek adına ortaya koyduğu bu tür beyanları, üç kategoriye ayırarak değerlendirmek istiyoruz! Bunlar:

 

A: Geçmiş toplumların yaşanmış gerçek hayat hikâyeleri!

 

B: Gerçekten yaşanıp-yaşanmadığı belli olmayan ve fakat geçmiş zaman kipi ile anlatılan olaylar!

 

C: Geçmişte yaşanmadığı halde, muhatabın zihninde iz bırakmak için, sanki yaşanmış gibi, anlatılan metaforik, yani temsîlî anlatımlar! 

 

Birinci kategorideki gerçek hayat hikâyelerinin ifade edildiği anlatımlara, Kur’an kıssa diyor!  Örneğin Yusuf as.’ın gerçek hayat hikâyesinin anlatıldığı Yusuf suresinde olduğu gibi. (krş. 12/1. … 111. Âyetler aralığı)

 

İkinci kategorideki gerçekten yaşanıp yaşanmadığı belli olmayan olaylar için Kur’an kıssadır veya temsil’dir demiyor! Buna örnek olarak bu “Ashabı Kehf” kıssasını gösterebiliriz!

 

Üçüncü kategorideki gerçekten yaşanmadığı halde, metaforik, yani temsîlî olarak, tıpkı yaşanmış gibi, misal verilerek yapılan anlatımlara örnek olarak da, Yasin suresinde, kendilerine arka arkaya Elçiler gönderilen, ve fakat yeri, zamanı ve ismi verilmeden gündeme getirilen, yani kimliği ile ilgili hiçbir bilgi verilmeyen o şehir halkının yalanladıkları Elçilerin durumlarını temsili olarak anlatan âyetleri gösterebiliriz. (krş 36/13. … 27.)

 

[2] Yukarda da ifade etmeye çalıştığımız gibi “Eshabıkehf kıssası” demek “Mağara arkadaşlarının serüveni” demektir. Siz buna ister kıssa deyin, ister serüven deyin, ister mitoloji deyin, isterseniz de efsane deyin! Bu anlatılar tarihin derinliklerinden beri, başta Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi tek Tanrılı Vahye dayalı dinler olmak üzere, hemen bütün dünya din ve kültürlerinde bir efsane olarak, dilden dile dolaşmaktadır!  Bu durumun en büyük kanıtıysa: “Bugün Türkiye de, K.Maraş-Afşin, Mersin-Tarsus, İzmir-Efes de, Suriye de, Şam civarında, Filistin de, Ölüdeniz yakınlarında, Ayrıca Fas, Tunus, hattâ İspanya, Fransa ve İtalya’da da, Eshabıkehf mağarası adı verilen bazı mağaraların bulunması ve bu mağaraların da turistik amaçlı kullanıldıkları için insanlar tarafından ziyaret edilmekte olmasıdır!” 

 

[3] Çünkü eskiden beri ellerinde Tevrat, Talmut ve Mişna gibi değişik kitaplar bulunan Yahudiler, hem okuma yazma biliyor, hem de Araplara göre daha geniş tarih bilgisi ve kültüre sahip idiler! Aslında Hıristiyanlığa ait olan birçok efsanevi anlatımın dahi Yahudi kültürüne dayandığını ve Allah Resulüne bahse konu olan kıssa ile ilgili soru soranların da, Yahudi din adamlarınca yönlendirildiklerini düşününce! Sanılanın aksine bu Eshabıkehf efsanesinin de bir Hıristiyan anlatısı değil Yahudiliğe âit, Yahudilikten gelme bir kıssa, efsane veya mitoloji olduğu anlaşılmaktadır!

 

[4] Biz de, kendimizi, Dünyanın muhtelif coğrafyalarında, değişik din ve kültüre sahip halklar arsında, anlatılan bu Eshabıkehf efsanelerinin fazla teferruatına dalmadan, meseleye şöyle bir kenarından da olsa değinmek zorunda olduğumuzu düşünüyoruz! Fakat öncelikle bir şeyi sizlerle tekrar paylaşmak isterim! O da; Bu Eshabıkehf olayının yaşanmış gerçek bir kıssamı? Yoksa üzerinden insanlara mesaj vermek için gündeme getirilen temsili bir anlatım mı? Kurân bu konuda kesin bir beyanda bulunmadığı için, biz de, konunun bu yönüyle ilgili kesin bir söz söyleyemiyoruz! Fakat eğer bu Eshabıkehf kıssası gerçekten yaşanmış bir hadiseyse, o zaman çeşitli halk kültürleri arasında dilden dile dolaşan Eshabıkehf kıssaları arasından tarihi verilere en uygun olanı olduğunu düşündüğümüz bir iki örneği sizlerle de paylaşmaya çalışacağız!

 

Eshabıkehf kıssasıyla ilgilendirilen İlk gurup: Merhum Muhammed Esed’in de, vurguladığı gibi; Adları tarihe “Esseniler-Havarîler” (yani beyaz elbiseliler) olarak geçen, insanlar olabilirler! İbrahim ve Musa Hattâ İsa as. ların getirip tebliğ ettikleri öğretinin, yolun, yani hak din olan İslam’ın, İbranileştirme ve Yahudileştirilmesine karşı çıkan, bu muvahhit gurup, kendi yaşam tarzlarını Vahyin getirdiği ölçülere göre tanzim etme gayretinde olan insanlardan oluşmaktaydı! Bu gurubu sıradan bir mezhep olarak görmek doğru değildir! Filistin de Ölüdeniz civarında yaşayan bu insanlar, Yüce Yaratıcının, vahiy aracılığı ile sınırlarını tayin edip, görevlendirdiği Elçileri aracılığı ile de, tebliğ ve tavsiye ettiği İlâhî dinin içi boşaltılmaya başlandığı zaman, bu duruma engel olamadıkları için toplumdan ayrılma yolunu tutmuşlardır! Onların inandıkları Vahye dayalı İlâhî din, öncelikle saraydan beslenen Yahudi din adamları tarafından içi boşaltılıp tahrif edilince, “Esseniler” denilen bu gurup, kötülüklerden uzak kalmak için, ellerinde sağlam kalmış olan yazılı metinler halindeki Vahiy örneklerini de yanlarına alarak dağlara çekilip mağaraya sığınmışlardı! Uzun süre mağara da ellerindeki sağlam kalmış vahiy örneklerini tensih eden, yani nüshalandıran bu insanlar, uzunca bir süre toplumdan ayrı olarak bir uzlet hali yaşadıktan sonra, günün birinde tekrar topluma karışmışlardı!

 

Eshabıkehf kıssasıyla ilgili olarak sizinle paylaşmayı düşündüğüm ikinci örneğe gelince: Bu örnekteki olayın geçtiği yer de yine Filistin coğrafyası Ölüdeniz yakınlarındaki Kumran bölgesidir! Bu olayın kahramanı olan insanların da yine yukarıda ismi geçen “Esseniler” adındaki gurubun devamı olan insanlar olabileceği gibi, bunlar başka insanlarda olabilirler! Fakat burada bahsedeceğimiz olayın gerçekleştiği zaman, kesinlikle yukarıda kaydettiğimiz olaydan çok daha sonraları, yani Hz. İsa dan sonra vuku bulmuş olmalıdır! Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, Kendilerine Esseniler denilen, Yahudilerin içerisinde sağlam kalmış muvahhit bir damar, varlığını İsa as. gelinceye kadar devam ettirmişti! İsa as. gelince de, her devrin iktidar sarayından beslenen Yahudi din adamlarına rağmen, bu insanlar İsa as.’ın peşinden giderek, yine muvahhit din anlayışlarını devam ettirdiler! Fakat bu insanların yaşadıkları topraklar, o dönemde Roma sarayına yaslanan Yahudi din adamları ile işbirliği içinde olan, putperest Roma imparatorluğunun işgali altındaydı! Ülkelerindeki işgale, şirk’e, haksızlık-hukuksuzluk ve zulme karşı direnen bu insanların içinden çıkan bir avuç genç insan, sonunda mücadelelerine devam edebilmek için kendilerini dağlara vurdular ve orada bir mağaraya sığınmak zorunda kaldılar! Gelirken de, Hz. İbrahim.., Hz. Musa.. ve Hz. İsa tarafından tebliğ edilen İlâhî mesajların sağlam kalmış bölümlerinin kayıtlı olduğu bazı belgeleri de yanlarında getirmişlerdi!

 

İşte sığındıkları mağarada, dış dünya ile irtibatlarını keserek, ellerinde bulunan bu belgeler üzerinde, çok uzun süren bir araştırma yapan bu gençler, arkasından elde ettikleri bilgilerin kayıtlı olduğu nüshaları yazarak çoğaltma ve numaralandırarak tasnifleme işleriyle uğraşmışlardı! İşte bu gençlerin halk arasında dilden dile dolaşan Ashabıkehf yani mağara arkadaşları kıssasında bahsedilen kişiler olma ihtimali, bize göre oldukça yüksek görülmektedir! Yukarıda da değindiğimiz gibi, bu gençler sığındıkları mağaralarında, gelirken yanlarında getirdikleri İlâhî mesajların sağlam kalmış bölümlerinin kayıtlı olduğu bazı belgeler üzerinde çok uzun süren, bir araştırma, nüshaları yazarak çoğaltma ve numaralandırarak tasnifleme işleriyle uğraştıkları için, Kur’an bu insanlara “Eshabıkeh verraqîm” yani “yazılı nüshalarla ilgili çalışmalar yapan mağara arkadaşları!”  demektedir! Bu gençler de ülkelerindeki işgal ve zulme direnmek için sığındıkları mağaralarında uzunca bir süre, kendilerine göre bir çeşit mücadele verdikten sonra, tekrar dışarıdaki dünya ya dönerek, hak ve hukuk mücadelesine kaldıkları yerden devam etmişlerdir!

 

Şimdi de, ortalıkta o kadar Ashabıkehf kıssası dönüm dolaşırken, (hatta bir Maraşlı olarak Afşin Ashabıkehf kıssası başucumuzda dururken) neden Filistin Ölüdeniz civarında geçtiği varsayılan kıssaları ön plana çıkarttığımızı izah etmeye çalışalım! Biz burada da yine Muhammed Esed merhuma atıf yaparak konuyu bağlamak istiyoruz! O’nun Tarihsel bilgilere dayandırdığına göre: Filistin de yaşamış olan Esseniler yanlarındaki Vahye dayalı İlâhi bilgilerden bazılarının kayıtlı olduğu belgeleri (Raqîm) yaparak, yani elle yazıp çoğaltarak muhafaza ediyorlardı! Zaten âyette geçen “Raqîm” kelimesi de, Rakamlandırılmış, madde madde yazılarak nüshalar haline getirilmiş kitabeler, tabletler, yazma eserler, sahifeler demektir! Günümüzde “Kumran metinleri” olarak bilinen Ölüdeniz yazmalarının Esseniler’e âit olduğu sanılmaktadır! 1947 yıllarında, Ölüdeniz’in kuzeybatı ucunda, kurman tepeleri civarındaki mağaralarda yapılan araştırmalar sonucu, Ârâmîce ve İbranice yazılmış tabletler şeklinde oldukça önemli tarihi belgeler bulunmuştur! İşte bu belgelerin de, Kurân’daki geçtiği şekliyle, “Eshabıkeh verraqîm” yani “yazılı nüshalarla ilgili çalışmalar yapan mağara arkadaşlarından”   izler taşıdığı kanaatine varılmıştır! İşte biz tarihi vesikalarla desteklenen bu görüşü, diğer görüşlere tercih ettik!

 

[5] Kehf suresinin dokuzuncu âyetinde geçen bu “الرَّقِيم  – Er Raqîm” kelimesinin aslı-kökü “Ra Qa Me” fiilidir. Bu kökten gelen kelimeler Kurân’ı Kerim de birkaç yerde daha geçmektedir; Örneğin Tûur suresinde, “gökyüzünde âdeta kitap sahifelerini oluşturan kâğıt tomarları gibi, temerküz halindeki bulutlardan düştüğü farzedilen bir parçayı” ifade etmek için kullanılırken! (bkz. 52/44.) Aynı kökten gelen kelimeler, Mutaffifîn suresindeyse, “içerisinde her şeyin madde madde yazılıp-sıralanarak kayıt altına alındığı kitap, yani içerisinde kişinin sicillerinin bulunduğu amel defterini” ifade etmek için kullanılmıştır! (bkz. 83/9. 20.)

 

[6] Örneğin dilden dile dolaşan Ashabı Kehf efsanelerinde; Ülkelerindeki putperest yönetimin baskısından kaçarak, “Bir mağarada uykuya dalan yedi arkadaş ve köpekleri, o mağarada üç yüz dokuz sene uyuduktan sonra, köpekleriyle beraber tekrar uyanan, o mağara arkadaşlarının durumlarından bahsedilmesi gibi!” Burada dikkatinizi çekmek istediğim bir konu var! O da, günümüzde ve tarihin derinliklerinde dilden dile dolaşan bu tür efsanelerin hemen tamamına yakınının, Yahudilerden, Hıristiyanlara, onlardan da İslam dünyasına, yani Müslüman toplumlara geçmiş olduğu gerçeğidir! Eğer biz, Ashabı Kehf kıssası ve benzeri ef

Yazarın Diğer Yazıları