NEVÂ 53./ V.

NEVÂ 53./ V.

 

KEHF SURESİ VE DŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam

 

EY ELÇİ! EY MUHATAP! İŞTE BÖYLECE; BİZ SANA O ESBIKEHF KISSASIYLA İLGİLİ GERÇEKLERİ AÇIKLAMAYA DVAM EDİYORUZ!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُم بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى {13}

وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَن نَّدْعُوَ مِن دُونِهِ إِلَهاً لَقَدْ قُلْنَا إِذاً شَطَطاً {14} هَؤُلَاء قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً لَّوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِم بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِباً {15}

(Şimdi) Biz sana onların kıssalarıyla ilgili haberlerin hakikatini, gerçek bir amaca matuf olarak (nakledeceğiz!) Şu bir gerçektir ki, onlar; Rablerine inanıp güvenen, bundan dolayı da, bizim kendilerinin doğru yoldaki bilinçlerini artırdığımız (kendi zamanlarındaki) olayları iyi analiz etmiş, keskin görüşlü dirayetli, bir gurup gençti!

 

Sonunda onların (zulme ve şirke karşı) ayaklanmalarından dolayı, Biz de kendilerinin kalplerindeki inanç ve uhuvvet duygularını güçlendirdik! Bunun ardından Onlar “Bizim Rabbimiz (ancak) göklerin ve yerkürenin Rabbidir! (Bundan dolayı) Biz O’nun yanında, O’nunla beraber O’nun ast’ları (olduğunu iddia eden) hiçbir (sahte) İlâh’a, kesinlikle kulluk yapmayacağız! Şâyet böyle bir şey yaparsak; O takdir de, biz hak ve hakikatten uzaklaşarak, çok saçma bir şeyi dile getirmiş oluruz” dediler!

 

( O gençler sözlerine devam ederek) “Bizim (içlerinden ayrıldığımız) kavmimiz olan şu halk yığınlarına gelince; Onlar O’nun, (yani Allah’ın) yanında, O’nunla beraber O’nun ast’ları (olduğunu iddia eden bir takım kişileri) kendileri için İlâhlar, Tanrılar edindiler! Üstelik bu konuda açık–seçik hiçbir kanıt getiremedikleri halde! Esasen “kendi uydurduğu yalanı Allah’a isnat edenden daha zalim kim olabilir ki?” dediler.18/13. 14. 15.

 

Eshabıkehf kıssasıyla ilgili olarak dört âyetlik bu paragrafın âyetlerini, orijinal metni ve bizim tarafımızdan yapılan, Türkçe meal-çevirisiyle beraber kaydettikten sonra; Konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur ümidiyle, biz yukarıdaki âyetlerde geçen bazı kısa bölümler, kelimeler ve terimler üzerinde tek tek durmaya çalışacağız!

 

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُم بِالْحَقِّ ْ  – Nahnu Nequssu Aleyke Nebeehüm Bilhaqqi” Yani “(Şimdi) Biz sana onların kıssalarıyla ilgili haberlerin hakikatini, “gerçek bir amaca matuf olarak” (nakledeceğiz!) On üçüncü âyetin bir kısmını oluşturan bu bölümün mealinde, altını çizdiğimiz bir bölüme dikkatinizi çekmek istiyorum! Bu kısım âyet metnindeki بِالْحَقِّ  – Bilhaqqı” kelimesinin karşılığıdır ki, biz bu kelimeye, gerçek bir amaca matuf olarak” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk! Şimdi burada akla şöyle bir soru gelebilir “Bu Eshabıkehf kıssasının gündeme getirilmesindeki gerçek amaç nedir?” Bu soruya cevap vermeden önce, bir hususu dikkatinize sunmak istiyorum! O husus da, şudur:

 

Gerek tarih boyunca, gerekse Kurân’ın indiği dönemde, Gerekse de günümüzde, bu Ashabıkehf kıssalarının geçtiği coğrafyalardaki insanlar, bu kıssalar üzerinden gerek sosyal, gerekse de ekonomik bazı kazanımlar elde etmek kastıyla bu kıssaları gündemde tutuyor olabilirler[1]! Hattâ bazı insanlar bu kıssalar üzerinden kendilerine bir takım dini, sosyal ve siyasal statüler sağlamayı da düşünmüş olabilirler!

 

İşte Kur’an herhangi bir sosyal statü veya turistik-ekonomik kaygı veya amaç taşımadan, öncelikle sadece gerçek bir amaca matuf olarak” yani bu kıssa üzerinden insanlığa bazı evrensel mesajlar vermek için konuyu gündeme getirmiştir! İkinci olarak da, Allah Resulüne sorulan sorular üzerinden, hareket ederek, bu konuda halk arasında dolaşan aslı astarı olmayan abartılı, efsanevi anlatımlar yerine gerçek bir amaca matuf olarak” konunun aslını gündeme getirmiş. Yani işin gerçeğini ortaya koymuştur diyebiliriz! Allah’u âlem böyledir!

 

فِتْيَةٌ  – Fityetün”Arapça olan bu kelime bir cemî, yani çoğuldur. Bu kelimenin tekili “Fetâ” kelimesi olup lügat olarak; İrade ve görüşü çok güçlü ve isabetli olan, yiğit genç-delikanlı, Müşkil bir durumun, bir hâdisenin vuzuha kavuşması, yani problem teşkil eden bir konunun açıklanması için verilen fetva, gibi manalara gelmektedir! (Ahterî+Lisan…) 13. Âyet metninde geçen bu kelimeye biz, kelimenin metin içindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak onlar; Rablerine inanıp güvenen, bundan dolayı da, bizim kendilerinin doğru yoldaki bilinçlerini artırdığımız (kendi zamanlarındaki) olayları iyi analiz etmiş, keskin görüşlü dirayetli, bir gurup gençti!”  şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

رَبَطْنَا  – Rabetnâ” kökü “Ra Be Ta” olan bu kelimenin lügat olarak; Kalplerin biri birine bağlanması, (yani bir topluluğun dağılıp yok olmasını engellemek için) Biri birine bağlamak, Bir araya getirerek şiddetlendirmek-güçlendirmek, At deve gibi hayvanların bağlandıkları ip, Mecazi olarak savaş atları manasında da kullanılmıştır! Yani haksızlık ve hukuksuzluğu yaşam tarzı haline getiren düşmanlara karşı koymak için, binek atları bağlayıp-besleyerek, onları hazır kıta elde tutmak, Askerlerin savaşta manevi olarak biri birine bağlanıp-kenetlenerek güçlenmesi, Ülkenin savunulması için, siperlerde nöbet beklemek-gözcülük yapmak ve kuru hurma gibi daha birçok manaya gelmektedir. Ahterî+Lisanul’Arap) 14. Âyette geçen bu kelimeye biz ana metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde “Sonunda onların (zulme ve şirke karşı) ayaklanmalarından dolayı, Biz de kendilerinin kalplerindeki inanç ve uhuvvet duygularını güçlendirdik!şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

شَطَطاً  – Şa ta tâ” Arapça olan bu kelime, lügat olarak; Uzak olmak, Orta boylu veya uzun boylu olmak, Büyük hörgüçlü dişi deve, Aşırı gidip haddini aşmak, Hak ve hakikatten uzaklaşıp yanlışa sürüklenmek, Nehrin veya herhangi bir şeyin kenarı gibi, daha birçok manaya gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap.) 13. Âyette geçen bu kelimeye biz, ana metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak mealde “O takdir de biz hak ve hakikatten uzaklaşarak, çok saçma bir şeyi dile getirmiş oluruz” dediler!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

اتَّخَذُوا  – İttehazû” yani  “Kendileri için kabul ettiler, edindiler, aldılar” demektir. Bu “İttehaze” kelimesi, ister somut ister soyut nitelikte olsun, kişinin kendi menfaati veya zevki için yâhutta bir şekilde kendisine faydası olur, ümidiyle herhangi bir şeyi ittihaz edip, yani alıp kabul ederek, ona perestiş edip, saygı göstermesi, yani tapınmasını ifade eder! Gerek tarihi süreçte, gerekse Kurân’ın indiği dönemde ve gerekse de günümüz de, insanlığın baş belası olan şirk’e karşı Vahyin (bu bağlam da tabii ki Kurân’ın) biz muhataplarını uyarmak için konunun bu surede de gündeme getirilmiş olduğunu görüyoruz! Biz tarihin hemen her döneminde olduğu gibi, bugün de, kendilerine perestiş edilen, Allah’ın astları olarak kabul edildikleri için de, tapınılan bu şirk nesnelerini, iki kategoriye ayırmamızın mümkün olduğunu düşünüyoruz!

Birinci kategoride, kişinin bilinçli olarak perestiş edip tapındığı putlar, olağanüstü güçlere sahip olduğu düşünülen, gerçek veya efsanevi kişiler, putlaştırılan kahramanlar, tarîkat ve cemaat liderleri, azizler, veliler, şeyhler, seyyitler, atalar, Seydalar, ağalar, dînî ve siyasi liderler,  vs.. gibi soyut, yani fiziki varlıkları sayabiliriz! Bunlara ilâveten, tarihi süreçte, halkları tarafından çok sevildikleri için, sonradan putlaştırılan bir kısım efsanevi kişilerin, milli kahramanların ve hatta Meleklerin, sembolleri, resimleri, heykelleri, büstleri, mumyaları, hayatta olmayan bazı kişilerin mezarları, türbeleri, ziyaret yerleri ve temsîlî kabirleri veya makamları da, Allah’ın astları olarak tapınma vasıtasına dönüştürülen bir takım diğer varlıklar olarak düşünebiliriz!

İkinci kategorideyse, kişinin bilinçli olarak perestiş edip tapınmadığı, fakat uğrunda her şeyi yapacak kadar çok sevdiği için, kesinlikle hayır diyemeyeceği birtakım somut yani fizik ötesi kavramları da sayabiliriz! Bu kavramları, iktidar, makam, koltuk[2], yönetmek, hâkimiyet-otorite, tahakküm etmek, zenginlik, şans ve talih gibi, hattâ kişinin kendi hevâ’ü  hevesi, nefsânî istek ve arzusu vs.. gibi soyut kavramlar olarak düşünebiliriz! (krş. 18/28. 25/43. 45/23.) 15. âyette geçen bu üçüncü şahıs çoğul kalıbındaki اتَّخَذُوا  – İttehazû” fiilinin ifade ettiği manayı bu şekilde değerlendirdikten sonra, şimdi de bu fiili takip eden “مِن دُونِهِ  –Min Dûnihî” cümleciği üzerinde durmaya çalışacağız! Şunu öncelikle belirtelim ki; Arapça olan bu kısacık cümleciğin, günümüz Türkçesindeki tam karşılığı: “O’nun (yani Allah’ın[3] ) ast’ı” demektir!

Kurân’da, menfi anlamda gelen ana kavramlardan olan bu مِن دُونِ اللَّهِ  – Min dûnillahi”  ve مِن دُونِهِ  –Min Dûnihî” şeklindeki kavramlar, bizim tespit edebildiğimiz kadariyle tam 104 yerde geçmektedir! “مِن دُونِ  - Min dûni” şeklindeki bu menfi kavramlardan 70 tanesinde, Lâfzatullah’ yani bilfiil Allah lâfzı ile beraber “Min dûnillahi”  şeklinde, geçerken, 34 yerde, ise Allah lâfzı yerine “Mindûnihi”  şeklinde, yani Lâfzattullah’ı ifade etmek için kullanılan zamire bitişik olarak gelmiştir. Her iki durumda da, bu kavramların bugün Anadolu da kullanılan çağdaş Türkçedeki tam karşılığı “Allah’ın astları”  demektir!

Bizim baktığımız yerden, daha doğrusu Vahyin baktığı yerden bakınca! Buمِن دُونِ اللَّهِ  – Mindûnillahi” ve مِن دُونِهِ  –Min Dûnihî” cümleciklerinin ifade ettiği mananın bugün kullandığımız güzel Türkçemizdeki tam karşılığını bulabilmek için, bu cümlecikleri öğelerine ayırarak gerçeğin ortaya çıkmasına çalışacağız! Baştaki cer harfi olan “Min’i” ve sonundaki “Lâfzatullah’ı” bir tarafa bırakacak olursak, buradaki “Dûun” kelimesi lügatte: Asılsız, Köksüz, Hakir kimse, Yakınlık, Aşağılık, Çukurluk, Alçaklık, Hasislik, Arka, Öte ve öteki gibi manalara gelmektedir. (Ayrıca bu kelime bugünkü askeri termolojide, rütbe bakımından yüksek rütbeli birine göre, bir aşağı yani ast konumunda olan şahıs’ın rütbe durumunu belirtmek, yani “Ast” için de kullanılmaktadır. Ahterî+Lisanul’Arap.)

İşte tüm bu mülahazaların ışığı altında değerlendirince, biz 15. âyet metnindeki bu kelimeye, ana metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, günümüz Türkçesindeki en uygun karşılığı olduğunu düşündüğümüz “Allah’ın astları” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk! Vermeye çalıştığımız tüm bu bilgilerin ışığı altında konuyu değerlendirince de, on beşinci âyetin o bölümüne “Onlar O’nun, (yani Allah’ın) yanında, O’nunla beraber O’nun ast’ları (olduğunu iddia eden bir takım kişileri) kendileri için İlâhlar, Tanrılar edindiler!” şeklinde bir manaya ulaşmış oluruz[4]!

Bir Kur’an mümini olarak, elbette ki bizim de çok hassas, çok duyarlı olduğumuz konular vardır! Bu konuların en başında, en hassas olduğumuz konuysa, şirk gibi bir manevi pisliğe karşı inancımızı ve diğer değerlerimizi korumak gelmektedir! Bizim daha önceki yazılarımızda defalarca ifade etmeye çalıştığımız gibi; Şirk’in en tehlikeli, en sinsi ve en yaygın şekliyse, Allah’a çocuk isnat etmektir! Yani Allah’ın yarattığı sıradan bir insanı (hâşâ) gökteki ulu tanrının yeryüzündeki ast’ı, olarak kabul etmektir! Bu Allah’ın ast’ı olarak kabul edilen kişi, Allah’ın insanlığa doğru yolu göstermek için indirdiği mesaj yüklü kitapları biz insanlara tebliğ etmek için görevlendirdiği elçiler bile olabiliyor! Örneğin Kurân’a göre; Hem Yahudiler ve hem de Hıristiyanlar, kendi Peygamberlerinin Allah’ın oğlu olduğunu iddia etmektedirler! (bkz. 4/159. ve 9/30)

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, bizim bu şirk konusunun üzerinde bu kadar titizlik göstermemizin sebebi, aslında Rabbimizin konuyla ilgili olarak göstermiş olduğu titizliğin bir yansımasıdır! Yüce Yaratıcının, konunun ciddiyetini vurgulamak için, bu şirk meselesini, Kurân’ın birçok sure ve ayetlerinde defalarca gündeme getirdiğini görüyoruz: Örneğin Zümer suresinin üçüncü âyetinde; “ Halis-saf’ inancın, yani dinin’ sadece Allah’a yönelmesi gerekmez mi?(oysaki) O’nun astlarından bir kısım varlıkları, dost ve koruyucu olarak görenler! Biz bu varlıklara, bizi Allah’a, daha çok yaklaştırsınlar (ve Allah katında bize aracı olup, şefaat etsinler) diye perestiş edip kulluk yapıyoruz-tapıyoruz” diyorlar...(krş.39/3.)

Konuyla ilgili olarak bir uyarı da “Rûm” suresinden geliyor: “Son saatin gelip çattığı, o gün de, (Allah’ın astlarından ilah edinmek gibi bir takım) ağır suçlar işleyen mücrimler, tüm umutlarını yitireceklerdir! Zîrâ (Allah’ın astları olarak görüp, kendilerine yardım ederler umudu ile) şirk koştukları o varlıkların hiçbiri kendilerini tanımayacaklardır! Hâlbuki o insanlar, bu sahte yardımcı tanrılar yüzünden kâfir olmuşlardı! krş. 30/12. 13.”

 Konunun ciddiyetini vurgulamak için, şu ayetleri de dikkatlerinize sunuyoruz: “Hiçbir kanıtı olmamasına rağmen, kim Allah’la beraber başka bir ilâha dua ederse, bunun hesabının Allah katında sorulacağını iyi bilsin! …öyleyse, Allah’ın yanı sıra hiçbir kimseye yalvarıp yakarmayın! krş. 23/117. 72/18.”

Konuya Kur’an zaviyesinden bakınca: “Kişinin Allah’la beraber, O’nun astları olarak gördüğü bazı kişi veya varlıkları, kendilerine Allah katında yardımcı ve şefaatçi olarak görmeleri” Kurân da menfi olarak geçen ana kavramlardan biri olan “şirk” kavramı ile iç içe durmaktadır! Çünkü yukarıda da kaydettiğimiz bir nevi şirk riski taşıyan bazı uygulamalar, belki de hiç farkına varmadan hepimizi içerisine çeken veya çekmek üzere olan, çok tehlikeli bir anafora dönüşmüş durumdadır!

Kurân’ın birçok suresinde geçtiği gibi, Yukarıya kaydettiğimiz Kehf suresinin 15. âyetinde de geçen bu “مِن دُونِهِ  –Min Dûnihi” kavramıyla ilgili yapmaya çalıştığımız bu değerlendirmelerden sonra; Şimdi de isterseniz, bu kavramın Eshabıkehf kıssasının geçtiği farzedilen coğrafyada ve olayın geçtiği kabul edilen o zaman diliminde nasıl uygulama fırsatı bulduğuna bir göz atalım!

 

Şimdi tekrar hatırlanırsa, biz bu Ashabıkehf olayıyla ilgili iki ihtimalden bahsetmiştik! Yer olarak iki olayın da, Filistin’de Ölüdeniz yakınlarındaki Kumran bölgesinde geçtiğini kaydetmiştik! Fakat ihtimal dâhilindeki bu iki olayın vuku bulduğu zaman diliminin biri birinden farklı olabileceğini belirtmiştik! Bu ihtimallerden birincisine göre, olay milattan önce ve Kısaca adları tarihe “Esseniler-Havarîler” (yani beyaz elbiseliler) olarak geçen, insanların elleriyle gerçekleşmiş olmalıdır!

 

Bu dönemde mülkü, yani iktidar ve serveti ellerinde bulunduran insanlar, …İbrahim ve Musa as.’ ların getirip tebliğ ettikleri öğretinin, yolun, yani hak din olan o günkü İslam’ın, içinin boşaltılarak İbranileştirme ve Yahudileştirilmesini saylamaya çalışmışlar, bunda da büyük ölçüde başarılı olmuşlardı! Mülkü, yani iktidar ve serveti bir şekilde ellerine geçiren bu insanlar, öncelikle saraydan beslenen ve kendilerini tanrının yakını olarak lânse eden din istismarcısı, tapınak kâhinleri, yani Yahudi din adamlarından oluşmaktaydı! Bu tapınak kâhinleri, idareci konumundaki kendi Peygamberlerini dahi, Allah’ın oğlu[5], yardımcısı, gölgesi, yani Yüce Yaratıcının yeryüzündeki “ast’ı” olarak görüyorlardı!

 

İşte o dönem Filistin coğrafyasında kendilerine “Esseniler-Havarîler” denilen bir gurup muvahhit insan, bu şirk, zulüm ve yolsuzluk kokan Yahudi fanatizmine karşı çıkarak, kendi hayatlarını Vahyin getirdiği ölçülere göre tanzim etmek istemekteydiler! Bundan dolayı da, bu muvahhit gurup, o dönem Yahudi devletinin kolluk güçleri tarafından takibata uğratıldılar! Bu insanlar da, kendilerini kurtarmak için dağlara çekilerek, bir mağaraya sığındılar!

 

Kendilerini  “Allah’ın ast’ı” olarak kabul ettirmek isteyen bu sahte, yani sözde tanrıların yeryüzünde Tanrıyı âlet ederek işledikleri cinayetler ve yaptıkları zulme karşı bazı insanların direnmelerinin konu alındığı Eshabıkehf kıssasıyla ilgili olarak sizinle paylaşmayı düşündüğüm ikinci örneğe gelince: Bu örnekteki olayın geçtiği yer de yine Filistin coğrafyasında bulunan Ölüdeniz yakınlarındaki Kumran bölgesidir! Bu olayın kahramanı olan insanların da yine yukarıda ismi geçen “Esseniler” adındaki gurubun devamı olan insanlar olabileceği gibi, bunlar başka insanlarda olabilirler!

 

Fakat burada bahsedeceğimiz olayın gerçekleştiği zaman, kesinlikle yukarıda kaydettiğimiz olaydan çok daha sonraları, yani Hz. İsa dan sonra vuku bulmuş olmalıdır! Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, kendilerine Esseniler denilen, Yahudilerin içerisinde sağlam kalmış muvahhit bir damar, varlığını İsa as. gelinceye kadar devam ettirmişti! İsa as. gelince de, her devrin iktidar sarayından beslenen Yahudi din adamlarına rağmen, bu insanlar İsa as.’ın peşinden giderek, yine muvahhit din anlayışlarını devam ettiriyorlardı! Fakat bu insanların yaşadıkları topraklar, o dönemde Roma sarayına yaslanan Yahudi din adamları ile işbirliği içinde olan, putperest Roma imparatorluğunun işgali altındaydı! Tüm Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarında olduğu gibi[6], Roma imparatorluğunda da ülkenin başındaki “Sezar” ismi verilen siyasi liderler, gökteki ulu tanrının yeryüzündeki, oğlu, yani tanrının “ast’ı” olarak kabul edilmekteydi!

 

İşte bu durum, Ashabıkehf kıssasının anlatıldığı Kehf suresinin on beşinci âyetinde, kendi aralarında konuşan Mağara arkadaşlarının sözlerinde şu şekilde dile getirilmektedir:“Bizim (içlerinden ayrıldığımız) kavmimiz olan şu halk yığınlarına gelince; Onlar O’nun, (yani Allah’ın) yanında, O’nunla beraber O’nun ast’ları (olduğunu iddia eden bir takım kişileri) kendileri için İlâhlar, Tanrılar edindiler! Üstelik bu konuda açık–seçik hiçbir kanıt getiremedikleri halde! Esasen “kendi uydurduğu yalanı Allah’a isnat edenden daha zalim kim olabilir ki?”

 

Bu ifadelerde, yer alan Ashabıkehf’in içinden çıktığı halk, işte böyle bir halktı! Kısaca bu halk, Mülkü, yani iktidar ve serveti ellerinde bulunduran insanları yeryüzünde “مِن دُونِهِ  –Min Dûnihi” yani Allah’ın “ast’ı” olarak kabul ediyorlardı! İşte Ashabıkehf olarak bilinen bir gurup genç, ülkelerindeki bu işgale, şirk’e, haksızlık-hukuksuzluk ve zulme karşı direnmişlerdi! Fakat karşılarındaki düşmanın gücü karşısında, bu insanlar mücadelelerine devam edebilmek dağlara çekilerek, orada bir mağaraya sığınmak zorunda kalmışlardı!

 

Yukarıdan beri kaydetmeye çalıştığımız, bütün bu gökteki ulu tanrının, yeryüzündeki oğlu, yani “ast’ı” uygulamaları bize ne kadar garip gelse de, dünyanın hemen tüm toplumlarında görülmekteydi! Fakat ne acıdır ki bu durum, tarih boyunca hiçbir zaman yok olmadığı gibi, günümüzde de, biraz değişik şekle girse de halen devam etmektedir! Hattâ şekil değiştirerek, Müslümanlık itiraf ve iddiasında bulunan insanların arasında bile devam etmektedir! Bu durumun sebebi galiba “Kişinin ulaşılamaz olarak gördüğü, Ulu Tanrı ve Yüce Yaratıcı olan Allah Cc. ile kendisi arasında “aracılık” yapacak bir varlığa ihtiyaç duyma umudundan kaynaklanmaktadır!” Oysaki bu durum, yukarıda da belirtildiği gibi, Allah’ın, Samed, Vahdâniyet, Adâlet ve İlim sıfatlarına aykırı olup, üstelik içerisinde şirk de, barındırdığı için, Kur’an tarafından şiddetle reddedilmiştir!

Şimdi bütün bu yazılanlardan sonra, insanın aklına şöyle bir soru gelebilir? “Allah’ın insanları Vahiyle-Kurân’la bu kadar ikaz edip uyarmasına rağmen, bir insan nasıl olur da, bir takım varlıkları (insanları)Allah’la beraber, O’nun astları olarak görebilir? Hattâ o bir takım varlıkları (insanları) yardımcı İlahlar olarak kabul edebilir?” Bizce birçok olumsuz durum gibi, bu durumun ana sebebi de, Müslümanlık iddiâsında bulunanların, Kurân’ı ölü kitabı haline getirmeleridir!

O’nu, yani Kurân’ı, ölü kitabı haline getirdikten sonra, Kurân’ın yerini alması için, çoğunluğu Yahudi ve Hıristiyan inancı olmak üzere, bir takım inanç ve kültürlerin de etkisiyle (Emeviler döneminde başlayan) bir rivayet kültürü oluşturulmuştur! Böylelikle de, İslam bu rivayetlerle yeniden dizayn edilerek, İlâhî rotasından saptırılmış oldu! İşte İslam dünyası olarak isimlendirilen coğrafyada yaşayan insanların, bugünkü içler acısı duruma gelmelerinin ana sebeplerinden birinin, hattâ en önemlisinin bu durum olduğunu düşünülebilir! Allah’u Âlem böyledir! İnsanların yaptıkları bu vefasızlık hattâ zulüm karşısında, eğer Rabbimizin, vahyin tebliği için çaba sarfeden insanları motive eden bir takım Kurân âyetleri olmasaydı! Belki de Kurân’ın tebliğcileri olma gayretinde olan insanlar, bu mukaddes yükün altında ezilir giderlerdi! Fakat Yüce Yaratıcı buna müsaade etmediğini etmeyeceğini, Kurân’daki bazı âyetleriyle, müjdelemektedir!

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda üzerinde yaşadığımız bu mavi gezegen, halen kendi etrafında ve Güneş’in etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve belki de, son fırsat olabileceğini lütfen aklımızdan çıkartmayalım!

 

(Gelecek makalemizde, Kehf suresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız) 

 

Yaşar GÜLAÇTI. 29 Nisan. 2017.  K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Örneğin bu Ashabıkehf kıssasının geçtiği farzedilen dünyanın birçok bölgesinde bulunan mağaralar, K.Maraş-Afşin, Mersin-Tarsus ve İzmir-Efes olmak üzere Türkiye’de en az 3 yerde, bütün dünyada ise 10’dan fazla yerde Ashabıkehf mağarası adı altında turizm amaçlı olarak ziyarete açılmış bulunmaktadır! Yöre insanları da, tabii olarak bundan faydalanmaya çalışmaktadırlar!

 

[2] Günümüz dünyasında karşılaştığımız birtakım olaylar, bizim bu tespit ve yorumlarımızda ne kadar isabetli olduğumuzu doğrulamaktadır! Baksanıza: Kırmızı plakalı bir makam aracının koltuğuna kurulabilmek için, bazı insanlar nelerden vazgeçip, (sözde) feragatte! Bulanabiliyorlar!

 

[3] Bu cümleciğin sonundaki, “Hîi” zamiri kesinlikle Allah’a râcî dir!

 

[4] Bu konu benzer şekilde, Yasin suresinin 74. Âyetinde de geçmektedir! O âyetteki konuyla ilgili kısma, yukarıdaki esaslar çerçevesinde bizim verdiğimiz, “Onlar kendilerine yardım ederler ümidiyle, birde kalkmışlar, Allah’ın astları olarak gördükleri birtakım varlıklardan kendileri için İlahlar edinmişler!” şeklindeki mananın alternatifi olarak şöyle bir mana da, verilmiştir “ Onlar kendilerine yardım edecekleri ümidi ile Allah’ı bırakıp-Allahtan başka ilahlar edindiler”. Klasik müfessirlerimizin çoğunluğu tarafından da, tercih edilen bu ikinci manaya göre, Allah’ın dışındaki bir takım varlıklara perestiş edip tapınanların, sanki Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmedikleri gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki gerçek kesinlikle böyle değildir.

Şöyle ki, Kurân’ın, yukarıda kaydedilen,  “Allah’ın dışındaki birtakım varlıklara perestiş edip tapınan insanları, müşrikler” olarak isimlendirdiğini biliyoruz! Bazı âyetlerde, Allah cc. elçisine şöyle hitap etmektedir! “ Sen eğer onlara (yani müşriklere), göklerin ve yerlerin yaratıcısı, kimdir, gökten yağmuru kim yağdırıyor… diye, sorsan? Elbette ki Allah’dır. Diyecekler!(krş. 20/61. 29/63. 31/25. 39/38. ve 43/9.)

Bu âyetlerin tümünde de, görüleceği gibi, Müşriklerin hemen hepsi, Allah’ın varlığını-birliğini ve hattâ evrenin yaratıcısı olduğunu hem biliyor hem de kabul ediyorlar! Bizim sandığımızın aksine, esasen müşrik de olsa, kâfir de olsa, resmen puta tapan putperest de olsa, hattâ kapitalist veya komünist de olsa, yeryüzünde yaşayan tüm insanlar, Allah’ın hem varlığını ve hem de yaratıcı tek Tanrı olduğunu kabul etmektedirler. Bu insanlara Firavun bile dâhildir! Konu ile ilgili daha geniş bir değerlendirme için bkz. N E V Â 49. Yasin süresi ve düşündürdükleri! 74. Âyetin tefsir ve yorumu!

[5] Krş. 9/30.

[6] Mezopotamya da kurulan, Babil, Sümer ve Asur imparatorluklarında halk, devletin başındaki, “Nemrut” denilen idarecileri, “Marduk” adını verdikleri gökteki ulu tanrının yeryüzündeki, oğlu, yanı “ast’ı” olarak kabul ediyorlardı! Buna karşılık aynı dönemlerde Mısır’ı idare eden “Firavunları da,” Mısır halkı, “Amon-Râ” adını verdikleri gökteki ulu tanrının yeryüzündeki oğlu, yani “ast’ı” olarak kabul ediyorlardı!

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları