Her Yerde Kendi Şarkısını Dinlemek

Yazımıza başlık olarak verdiğimiz “Her Yerde Kendi Şarkısını Dinlemek” ifadesi, ‘her ülkede, coğrafyada ve kıtada kendi siyasî ve kültürel değerlerini görebilmek’ olarak anlaşılabilir.

Bir zamanlar İslâm dünyası olarak, Endülüs’ünden Doğu Türkistan’ına, Yemen’inden Sibiryası’na kadar bütün coğrafyalarda, kendi değerlerimizin revaçta olması adına Müslümanlar olarak hep bizlerin şarkısı dinlenirmiş. Avrupa coğrafyasının bazı ülkelerinde, Müslüman olmadıkları halde bize özendikleri için Müslümanlar gibi giyinen ve yaşayan insanlar mevcutmuş… Bu avantajlı durum ortalama olarak, Orta ve Yeniçağın ortalarına kadar kısmen bu şekilde devam etmiştir.

Şimdilerde ise, yani ortalama olarak 250-300 yıldır madalyon tam tersine dönerek, İslâm dünyası da dâhil olmak üzere artık dünyanın birçok yerinde, her coğrafyasında artık Batılıların şarkıları dinlenmeye-yani, toplumlara Batılı değer yargıları egemen olmaya başlamıştır- başlanmıştır. Maalesef gelinen nokta olarak öyle ki, herhalde Afrika’nın, Asya’nın ve Amerika’nın en ilkel kabilelerine bile gidilse; değer yargıları adına artık oraların toplumlarında bile Batı kültürü ve değer yargılarının revaçta olduğu görülebilecektir.

 Demek ki, Kerim olan Rabbimiz, başarıyı veya başarısızlığı bir imtihan tecellisi olarak milletler arasında sürekli döndürüp duruyor. Yani bizleri bir izzetli kılarak, bir zelil kılarak bu şekilde imtihan ediyor. Söz konusu gerçeklik Kur’ânı kerimde yer alan bir âyeti kerimede şu şekilde ifade buyrulmaktadır:  “ Size bir sıkıntı dokunduysa, düşman topluluğa da benzeri bir sıkıntı dokunmuştur. Böyle günleri, halkın arasında döndürüp duruyoruz ki Allah gerçek inananları ayırsın ve sizden bazılarını şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.” (Ali İmran süresi, 140.Âyeti kerime)

Ortalama olarak Ortaçağın tamamı ve Yeniçağın ise başları siyasî, ekonomik ve kültürel yönden İslâm dünyasının altın çağı olarak tarihe geçmiştir. Bu çağlarda İslâm dünyasının şehirleri, kasabaları ve köyleri her yönüyle canlı ve cıvıl cıvıldır. İslâm dünyasının söz konusu bu zenginliği/canlılığı, XVII. yüzyıllardan itibaren maalesef yerini yavaş yavaş siyasî, ekonomik ve kültürel durgunluğa bırakacaktır.

Avrupa devletlerinin birçoğunda XV. ve XVI. asırlarda Rönesans ve Reform hareketleri başlamıştır. Söz konusu bu yüz yıllarda Osmanlı Devleti siyasî, ekonomik ve askerî açıdan gücünün zirvesinde olduğu için bu gelişmeleri pek fazla takip etmemiştir. Avrupa ülkelerinde söz konusu dönemlerde başlayan bilimsel atılımlar, daha sonraki yıllarda Sanayi inkılâbıyla beraber teknolojik gelişmelere evirilmeye başlamıştır.

Avrupa ülkelerinde başlayan Sanayi inkılâbı süreciyle üretim artmış, bunun sonucunda, başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletlerinde sömürgecilik hareketleri başlamıştır. Böylece Avrupa ülkeleri, teknolojik avantajlardan da istifade ederek, başta İslâm ülkeleri olmak üzere dünyanın birçok coğrafyasını sömürgeleştirmişlerdir. Sömürgeci devletler, ele geçirdikleri coğrafyaları ekonomik anlamda sömürgeleştirmekle kalmayıp, sömürgeleştirdikleri toplumlara çok daha fazla acımasız bir şekilde modernlik ve çağdaşlık adı altında zoraki kendi kültürlerini ve değer yargılarını egemen kılmaya çalışmışlardır. Bunun sonucunda, İslâm dünyası da dâhil olmak üzere, sömürge topluluklarında maalesef ki maalesef, Batı kültürü ve yaşam biçimi giderek çok daha yaygın bir şekilde etkili olmaya başlamıştır.  Sömürgeci devletlerin, sömürge ülkelerinde yapmış oldukları söz konusu çalışmaları neticesinde artık, anne-babaları Müslüman olan birçok Müslüman çocuğu, değer yargıları ve yaşam tarzı itibarıyla bir Batılı gibi düşünmeye ve yaşamaya başlamıştır.

Avrupalı sömürgeci devletler, İkinci Dünya Savaşından sonra yavaş yavaş sömürgelerinden çekilmeye ve onlara siyasi anlamda göstermelik bağımsızlık vermeye başlamışladır. Fakat ne var ki çekildikleri ülkelerin başına, kendi çıkarlarını kendilerinden daha iyi koruyacak olan yöneticiler bırakmışlardır. Self Oryantalizm diyebileceğimiz bu yöntemle, söz konusu ülkelerdeki tepkiler de önemli ölçüde ortadan kaldırılmış olacaktı.

Şu anda, gerek İslâm ülkelerinin birçoğu ve gerekse diğer eski sömürge ülkeleri siyasî anlamda görünüşte bağımsızdırlar. Fakat ne var ki söz konusu bu ülkeler, ekonomik ve kültürel yönden, özellikle de kültürel yönden Batıya bağımlı hale gelmişlerdir. Yani, gelinen nokta itibarıyla artık adamlar, dünyanın neresine gitseler oralarda kendi değer yargılarını ve yaşam tarzlarını savunan sosyal bir çevre bulabiliyorlar. Başka bir ifadeyle, her yerde kendi şarkılarını dinleyebiliyorlar. Ve tabi ki, bunun verdiği sevinç çılgınlığıyla; “Birinci bin yıl Avrupa’nın, İkinci bin yıl Afrika’nın ve üçüncü bin yıl ise Asya’nın Hıristiyanlaştırılması” asrı olacaktır diyebiliyorlar.

Pekâlâ, yukarıdan beri izah etmeye çalıştığımız ve bir Müslüman olarak içimizi yakan kahredici tablonun sebebi nedir? Burada Müslümanlar olarak bizlerin hiç mi sorumluluğumuz yoktur? Elbette vardır ve olacaktır. Gelinen noktanın, Âyeti kerimenin ifadesiyle belki de bir imtihan boyutu vardır. Fakat burada her halde asıl sorumlu olanlar İslâm dünyası Müslümanlar olsa gerektir.

Evet, netice itibarıyla İslâm dünyası olarak bizler, demek ki Rabbi Teâlâ’ya karşı sorumluluğumuzu tam anlamıyla yerine getirememişizdir. Bundan dolayı da, böyle bir olumsuz tabloyla karşılaştık, düşmanlarımız karşısında izzetli iken maalesef zilletli hale geldik. Netice itibarıyla hoşumuza gitmeyen bu tablonun değişmesi ancak, İslâm ümmeti olarak bizlerin yeniden kendi maddî ve manevî değer yargılarımıza, özümüze dönmemize bağlıdır. Malum, “Kula bela gelmez Hak yazmayınca, Hak bela yazmaz kul azmayınca.”          

 

Yazarın Diğer Yazıları