NEVÂ 53/ VI.

NEVÂ 53/ VI.

 

KEHF SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

SIĞINDIKLARI MAĞARALARIN DA, YAZILI NÜSHALARLA İLGİLİ ÇALIŞMALAR YAPAN MAĞARA ARKADAŞLARININ,  ARALARINDA GEÇEN BAZI KONUŞMALAR!

 

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنشُرْ لَكُمْ رَبُّكُم مِّن رَّحمته ويُهَيِّئْ لَكُم مِّنْ أَمْرِكُم مِّرْفَقاً{16}

Daha sonrasındaysa, (mağara arkadaşları) biri birilerine “Mademki (Allah’la beraber O’nun astları olarak gördükleri bir takım sahte tanrılara kulluk yapan) halkınızdan ve onların taptıkları sahte İlahlardan ayrıldınız! Öyleyse şu mağaraya sığının da, Rabbiniz size rahmet ve merhametini sergileyip, bu zor gününüzde işlerinizi kolaylaştırsın” diyerek, (kendi aralarında, yani biri birileriyle konuşmaya başladılar!) 18/16.

 

Bu âyetin hemen başındaki وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ  – Ve İziğtezeltümûhüm Ve Mâ Yâbüdûn” Yani “Mademki (Allah’la beraber O’nun astları olarak gördükleri bir takım sahte tanrılara kulluk yapan) halkınızdan ve onların taptıkları sahte İlahlardan ayrıldınız!” şeklinde geçen ifade üzerinde biraz durmak istiyoruz! Bu bölümde geçen هُمْ  – Hüm” zamiri kesinlikle Ashabıkehf’in de, daha önce  içinde yaşadığı halkı ifade etmektedir! Daha sonrasında geçen مَا  – Mâ” zamiriyse, o halkın kulluk yaptığı bir takım varlıkları işaret etmektedir!

 

Halkları tarafından Yaratıcı ulu Tanrının yeryüzündeki, oğlu-kızı, yardımcısı, gölgesi vs.’ olarak kabul edilen bu varlıkları iki sınıfa ayırabiliriz! Bu sınıflardan birincisi: Kendilerini halk çoğunluğunun üstünde gören, bu insan tipi, Tanrının kendilerini özel olarak yaratıp, halkın idarecisi ve çobanı olarak atadığını, yani görevlendirdiğini düşünmektedirler! Kendileri çoban olunca, idare ettikleri halkın da Reâye, yani Animal-sürü olduğunu kabul etmektedirler! İşin daha garip hattâ daha acı olanıysa, tarihi süreçte ve günümüzde de, geniş halk yığınlarının bu durumu içlerine sindirerek kabul ediyor görünmeleridir!

 

Kendilerini  “Allah’ın ast’ı” olarak kabul ettirmek isteyen bu sahte, yani sözde tanrılar, yeryüzünde Tanrıyı âlet ederek işledikleri zulüm ve cinayetlerin sorumluluğundan kurtulmak ve yaptıkları kötülükleri halkın gözünde güzel göstermek için, kendilerini Allah tarafından seçilmiş bir kişi olarak tanıtıyorlar ve böylelikle de ömür boyu sürecek olan dokunulmazlık zırhına bürünüyorlardı! Bu durumun tabii bir sonucu olark, kendilerini gökteki ulu Tanrının yeryüzündeki, oğlu-kızı, temsilcisi, yardımcısı, gölgesi vs.’ olarak görüyorlar, halka da bir şekilde bu durumu kabul ettiriyorlardı!

 

Bu durumu Ashabıkehf’in içinden çıktığı topluma uygularsak; O dönemde Ashabıkehf’in içinden çıktığı Filistin toprakları, Roma sarayına yaslanan Yahudi din adamları ile işbirliği içinde olan, putperest Roma imparatorluğunun işgali altındaydı! Tüm Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarında olduğu gibi[1] , Roma imparatorluğunda da ülkenin başındaki “Sezar” ismi verilen siyasi liderler, gökteki ulu tanrının yeryüzündeki, oğlu, yani tanrının “ast’ı” olarak kabul edilmekteydi! Filistin toprakları Roma imparatorluğu tarafından işgâl edilince; Roma’da Tanrının ast’ı olarak kabul edilen Sezar, halkının çoğu Yahudi veya Hıristiyan olan Filistin halkı tarafında da, aynı şekilde Tanrının ast’ı olarak kabul edilmeye başlanmıştı!

 

İşte yukarıdaki âyette, Ashabıkehf denilen kişiler, içinden çıktıkları halkın sahte bir tanrıya kulluk yapmalarını ifade etmek için şu cümleciği kullanıyorlar:وَمَا يَعْبُدُونَ   - Ve Mâ Yâbüdûne” yani, o halkın kulluk yaptığı, o sahte tanrılar! Ki bu sahte tanrıları, insanlar, Allah’la beraber O’nun astları olarak gördükleri için halkın büyük kısmı bu sahte tanrılara kulluk yapıyorlardı! Kurân’ın “Min Dûnihi” dediği, bizim de “Allah’ın ast’ları” olarak tercüme ettiğimiz bu sahte ilahlar, siyaseten bu dönemde, işgal altında tuttukları Filistin ülkesini idare eden Romalı siyasi liderler, yani Sezar’lar.. vs.’ dir! Allah’u Âlem!

 

Halkları tarafından Yaratıcı ulu Tanrının yeryüzündeki, oğlu-kızı, yardımcısı, yani ast’ı olarak kabul edilen bu varlıkların, bu sahte tanrıların ikinci kısmına gelince: Bunların da kesinlikle insan veya melek cinsinden varlıklar olduğunu söyleyebiliriz!

 

Toplum tarafından Allah’ın ast’ları olarak kabul edilen bu insanların da, toplum tarafından kendileriyle Yüce Tanrı arasında arabuluculuk, şefaatçi, torpilci vs.’ olacağını düşündükleri, kendilerini tanrının yakını-velîsi, dinin koruyucusu ve kitabın taşıyıcısı[2] olarak gören, istismarcı din adamları, tapınak kâhinleri, hocalar, azizler, veliler, şeyhler, tarîkat ve cemaat liderleri… vs.’ olduğunu söyleyebiliriz!

 

Bu durumu Ashabıkehf’in de, içinden çıktığı o topluma uygularsak! Kendilerinin tanrının yeryüzündeki temsilcisi, yakını, gölgesi, yani kısaca ast’ı olduğunu düşünen bu insanların! Aslında İbrahim ve Musa as.’ lar tarafından getirilip tebliğ edilen öğretinin, yolun, yani hak din olan o günkü İslam’ın, içini boşaltarak İbranileştirme ve Yahudileştirilmesini sağlamaya çalışan tapınak kâhinleri, yani Yahudilik veya başka bir dine mensup olan din adamları olduğunu düşünebiliriz!

 

 وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَت تَّزَاوَرُ عَن كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَت تَّقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِّنْهُ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ مَن يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُ وَلِيّاً مُّرْشِداً {17}

(Ey Elçi! Ey Muhatap!) Onları mağaralarındayken güneşin doğumu esnasında sağ taraflarından, batış anında da, sol taraflarından, bir yay çizerek teğet geçtiği (mağaranın) iki duvarı arsındaki genişçe bir yerdeymişler gibi, gözünde canlandırabilirsin!

 

İşte bu durum, kişinin (kendi tercihi doğrultusunda) Allah’ın da, hidayetini dilemesi ile doğru yolu bulduktan sonra, (Allah’ın o kişiyi nasıl koruduğunun delilidir). (Kendi özgür tercihiyle) Yoldan çıkana gelince; Artık onu (kendisi istemediği sürece) tekrar doğru yola getirecek ne bir veli (yakın dost) ne de bir irşatçı bulamazsın! 18/17.

 

تَّزَاوَرُ  – Tezâverü” 17. Âyette geçen bu kelime Arapça olup: Ziyaret etmek, Göğüs’ün üst kısmı, Meyletmek, temayül göstermek-Eğrilmek, Hızlı yürümek, Uzak olmak, Ulu kişi, Yalan-iftira gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisan..)  Âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, biz bu kelimeye âyet mealinde “Onları mağaralarındayken, güneşin doğumu esnasında sağ taraflarından, batış anında da, sol taraflarından, bir yay çizerek teğet geçtiği şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

مَن يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ  – Men Yehdillâhü Ve Hüvel Mühtedi”  17. Âyetin bir bölümünü oluşturan bu kısım, Arapça gramer kurallarına göre, bir “şart ve cezâ” cümlesidir. Biz yukarıdaki âyetin bu bölümünün mealine, diğer meallerin hemen hiç birinde bulunmayan “kişinin (kendi tercihi doğrultusunda)” şeklinde parantez içi bir ifade ekledik! Yine aynı âyetin son bölümündeki “…وَمَن يُضْلِلْ  – Ve Men Yudlil…” ifadesinin mealine de, aynı şekilde “Artık onu (kendisi istemediği sürece)” şeklinde, bir parantez içi ifade yerleştirdik!

 

Bizim parantez içi bu ifadeleri eklememizin sebebi: Müslüman halkımızın inanç dünyasında oluşan bir yanlış anlaşılmaya dayanmaktadır! Toplumumuzda oluşan bu yanlış anlayışa göre, “Allah dilediğine hidayet verir ve dilediğini de dalâlete düşürür”! Bu konu yukarıdaki âyette de, biraz değişik bir şekilde ifadesini bulmuştur! Konuyu biraz özetin özeti şeklinde ele alan yukarıdaki âyetin bu bölümünün bir benzeri; Bu surenin yirmi dokuzuncu âyetinde şu şekilde yer almaktadır: De ki, “Artık Rabbinizden gelen bu mutlak hakikate, dileyen inanıp-güvensin, dileyen de, (bu konuda)nankörlük yapıp, küfür ve inkârı seçsin!.. krş.18/29.” Görüldüğü gibi âyette kişinin iman veya küfretmesine karar verme yetkisi, tamamen kişinin özgür tercihine bırakılmıştır!

 

Yukarıdaki âyetin konuyla ilgili kısmının doğru olarak anlaşılabilmesi için, Kurân’daki “meşîet” (yani Allah’ın dilemesiyle ilgili) fiillerin kullanıldığı âyetlerin ışığı altında değerlendirilmesi gerekmektedir! Bu bağlamda, Râd süresindeki şu ifadeye de dikkatinizi çekmek isterim:  “… De ki: Allah (sapmayı) dileyen kimsenin sapmasını diler (yani sapmayı dileyenin sapmasını onaylar! Buna karşılık) Kendisine yönelen (yani hidayet isteyen) kişinin de hidayet ini diler! (krş. 13/27.)”

 

Kurân’ın muhtelif yerlerinde sıkça karşımıza çıkan bu “meşîet” konusu, tarihi süreçte birçok insan tarafından Allah’ın insan için yazmış olduğu kaderle-alın yazısıyla izah edilmeye çalışılmıştı! Ama bugün artık, Allah’ın dilemesini ifade eden, “Şâ’e-Yeşâ’ü,” fiilinin cümle içerisinde iki özneyi birden gördüğünü konunun uzmanı olan herkes kabul etmek zorunda kalmıştır! Buna göre: O’ (Allah’ı) men ise, (dileyen insanı) ifade etmektedir! Yani önce kul diler, yani ister, Allah’ da o kulun dilemesini, istemesini diler, yani onaylar! Konuyla ilgili diğer bazı âyetleri de görmek için bkz. 10/25. 14/ 4. 24/21. 47/17.

 

Aslın da, Kurân’daki bu tür âyetleri daha iyi anlayabilmemiz için, bu âyetlerin tümünü, Bakara suresindeki şu âyetin ışığı altında değerlendirmemiz gerekmektedir; “…(Esasen Allah) yoldan çıkmışlardan başkasını saptırmaz! (krş. 2/26.)  İşte biz bu mülahazaların ışığı altında değerlendirince, yukarıdaki Kehf suresinin on yedinci âyetinin mealine, bahse konu olan o parantez içi ifadeleri yerleştirdik!

 

 وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظاً وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ وَكَلْبُهُم بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَاراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً {18}

(Ey Elçi! Ey Muhatap) Sen eğer onları bu uzun uyku halinde bir görmüş olsaydın, (devamlı) uyanık olduklarını zannederdin! Esasen biz onları sağa ve sola döndürüyorduk. Bu arada köpekleri de mağara eşikliğinde ön ayaklarının üzerine yaslanmış öylece duruyordu. Sen bu durumdayken onların üzerine çıkıp gelmiş olsaydın, hemen irkilip geri kaçardın çünkü (onların bu sıra dışı görünümü) senin içini korku ve ürperti ile doldururdu! 18/18.

 

أَيْقَاظاً  – Eyqâzen” Arapça olan bu kelime lügatte: Hem lâfzî olarak, uykunun zıddı olan fiîlî uyanıklığı, Hem de mecâzî olarak, tehlikelere karşı uyanık olmayı ifade etmek için kullanılmaktadır! Ayrıca b u kelime; Yağmurdan sonra uyanıp kabaran toprağı ifade etmek için de kullanılmaktadır! (Ahterî+Lisan..)

 

Biz âyet metninde geçen bu kelimeye, ana metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde mutlak mana da, “Uyanık olmak” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk! Fakat konuyla ilgili tüm veriler ve Kurân’ın benzer konularla ilgili beyanlarını da değerlendirdikten sonra! Biz bu âyette geçen ve lâfzen uyanık olmayı ifade eden bu أَيْقَاظاً  – Eyqâzen” kelimesinin burada mecâzî olarak kullanıldığını düşünmekteyiz! Bu açıdan bakınca da, Söz konusu kelimenin;“Kendilerine mağara arkadaşları denilen bir gurup gencin, kendi toplumlarındaki şirk ve zulmün tehlikelerine karşı uyanık olmalarını ve çok uzun süre toplumdan ayrılarak mağarada yaşadıktan sonra da, tekrar topluma karışmalarını ifade etmek için kullanılmış olduğu” kanaatine vardık!

 

رُقُودٌ  – Ruqûd” Arapça olan bu kelime de, yine Arapça olup lügatte; Lâfzî olarak, yani hakiki manasıyla: Uyku, Uzun uyku hali! Mecâzî mana da: Kişinin dünya hayatındaki aktif hayattan çekilmesiyle başlayan ve tekrar haşroluncaya, yani kıyamete kadar geçirdiği zaman dilimi ve zaman diliminin geçirildiği farzedilen Mezar, Alt kısmı uzun olan küp, Mertek dedikleri uzun ince bir çeşit ağaç, Hızla hareket etmek ve bir yerde eğlenip kalmak gibi manalara da gelmektedir!

 

Biz yukarıdaki âyette geçen bu kelimenin de, yukarıdaki gibi yine mecâzî manada da kullanılmış ve kullanılmakta olduğunu görüyoruz! Kelime o zaman: Bir halkın, bir topluluğun, tüm dünyada özellikle de etrafında olup bitenin farkına varmaması manasına da gelmektedir! Yine bu kelime, mecâzî olarak, çarşıda ve pazardaki durgunluğu ifade etmek için “Çarşı-Pazar uyuyor” denmesi,  ve “insanlardan bazılarının, bazı şeylere ulaşımının engellenmesi-mani olunması”,  Bir yerin bir mekânın ismi, Üzerinden rüzgâr eksik olmayan dağ, Serin dağ rüzgârlarlarından sonra, sıcak esintilerle karşılaşmak, gibi manalara da gelmektedir! Ayrıca bu kelime Sağlebe’den nakledilen bir Fârisî anlatısına göre, “bir mağarayı mesken edinen insanların durumu” gibi manalar için de, kullanılmıştır! (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Biz âyet metninde geçen bu kelimeye, ana metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak mealde, “Lâfzî olarak, yani mutlak mana da, uyku veya uzun uyku hali şeklinde bir mana verdik! Fakat konuyla ilgili tüm veriler ve Kurân’ın benzer konularla ilgili beyanlarını da değerlendirdikten sonra! Biz burada geçen ve uzun uykuyu ifade eden kelimenin aslında, burada mecâzî olarak: “Kendilerine mağara arkadaşları denilen bir gurup gencin toplumlarındaki şirk ve zulmün tehlikelerine karşı korunmak amacıyla, çok uzun süre toplumdan ayrılarak mağarada yaşamalarını ifade ettiği” kanaatine vardık[3]!

 

Her konuda olduğu gibi, bu konuyu da, Kur’an perspektifinden bakarak değerlendirirsek şunları söyleyebiliriz: Kurân’ insanların yeryüzündeki yaşamları ile ilgili olarak yaptığı bütün değerlendirmelerde, insanların dünya yaşantılarının Yüce Yaratıcının koyduğu fıtrat, yani tabiat yasaları çerçevesinde cereyan ettiğini beyan etmektedir! İşte bunun içindir ki, Allah’ın, yeryüzünde yaşayan insanların içinden seçerek görevlendirdiği tüm elçiler gibi, son Elçi Muhammed as.’dan da, Muhalifleri tarafından talep edilen hiçbir mucize, yani olağandışı-harikulâde fiil ve eylem talebi, yerine getirilmemiştir! Buradan bakınca da, Allah Resulünün tek ve büyük mucizesi bugün elimizdeki Kurân’ı Kerim’ dir, diyebiliriz! Oysaki halk arasında Ashabıkehf kıssası olarak dolaşıp duran efsanevi anlatımların hepsi Allah’ın koyduğu fıtrat, yani tabiat kanunlarına ters düşen, bir takım mitolojik anlatımlardır!

 

Yukarıya kaydettiğimiz üç âyetlik bu bölümü, böylece bir bütün halinde, dikkatli bir incelemeye tabi tutunca, gördük ki: Halk arasında Ashabıkehf veya yedi uyurlar denilen, fakat Kur’an tarafından “Eshabıkehf ve Raqîm” yani “Sığındıkları mağaraların da, yazılı nüshalarla ilgili çalışmalar yapan mağara arkadaşları” şeklinde isimlendirilen bu insanlar: Sığındıkları mağara da, bir kez uykuya dalıp yıllarca (yani 309 sene) uyuyup kalmamışlardır!

 

Aksine bu insanlar sığındıkları o dağ kovuğunda, zaman zaman uyuyarak, zaman zaman kalkıp dolaşarak, zaman zaman oturarak, yan üstü uzanarak, dışarı çıkıp dolaşarak veya ihtiyaç duydukları diğer fiil ve hareketleri yaparak, uzunca bir süre yaşam sürmüşlerdir! Yani yukarıdaki âyetler, halk arasında anlatılanların hilafına, şehirden kaçmak zorunda kalan bu bir gurup genç insanın dağda geçirdikleri yaşamlarını tasvir etmektedir[4]! Allah’u Âlem!

 

Yukarıya kaydettiğimiz, on sekizinci âyetin son bölümündeki iki ifade dikkatimizi çekmektedir! Bu ifadeler söz konusu âyetin orijinal metninde,اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَاراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً  لَوِ şeklinde geçmektedir! Bunun dilimizdeki karşılığı: Sen bu durumdayken onların üzerine çıkıp gelmiş olsaydın, hemen irkilip geri kaçardın çünkü (onların bu sıra dışı görünümü) senin içini korku ve ürperti ile doldururdu!”

 

Buradan şunu anlıyoruz: Kendi toplumlarının, içine düştüğü zulüm ve şirk’e karşı çıktıkları zaman, halkın kendilerini yoldan çıkıp sapıtmakla itham etmeleri, hatta bu gençleri cezalandırmaya kalkışmaları üzerine, bu gençler kendilerini korumak ve mücadelelerine orada devam etmek amacıyla dağlara çıkıp bir mağaraya sığınmak zorunda kalmışlardı! Bu gençler şehirden uzak olan bu dağ hayatında, gerek yiyip içme, gerekse de giyim-kuşam ve saç-sakal tıraş, vücut bakımı gibi ihtiyaçları gerektiği şekilde yapamamış olabilirler! Bu durum ise onlarla mağara içinde veya yakınında aniden karşılaşan her insanda bir ürperti meydana getirebilir! İşte on sekizinci âyetin yukarıya aldığımız son bölümü böyle bir durumu ifade ediyor olabilir! Allah’u Âlem.

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda üzerinde yaşadığımız bu mavi gezegen, halen kendi etrafında ve Güneş’in etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve belki de, son fırsat olabileceğini lütfen aklımızdan çıkartmayalım!

 

( Gelecek makalemizde, Kehf Sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etmek ümidiyle, tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız) 

 

Yaşar GÜLAÇTI. 06 Mayıs. 2017.  Hartlap/K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Mezopotamya da kurulan, Babil, Sümer ve Asur imparatorluklarında halk, devletin başındaki, “Nemrut” denilen idarecileri, “Marduk” adını verdikleri gökteki ulu tanrının yeryüzündeki, oğlu, yanı “ast’ı” olarak kabul ediyorlardı! Buna karşılık aynı dönemlerde Mısır’ı idare eden “Firavunları da,” Mısır halkı, “Amon-Râ” adını verdikleri gökteki ulu tanrının yeryüzündeki oğlu, yani “ast’ı” olarak kabul ediyorlardı! Esasen aynı veya benzeri durumlar, tarih boyunca imparatorluk, krallık, çarlık, padişahlık, şahlık ve sultanlık.. vs.’ adı altında; Hakimiyet bir âile, gurup veya kişiye dayandığı için aslında tiranlıkla-diktatörlükle idare edilen tüm devletler için de söz konusudur! Dinler tarihi açısından değerlendirilince, tüm bu devletler Tanrı devletler olarak anılmaktadırlar! Çünkü bu devletlerde bir şekilde mülkü yani iktidar ve serveti ellerine geçiren zorba diktatörler, kendilerini gökte olduğunu düşündükleri ulu Tanrı’nın yeryüzündeki, oğlu-kızı, temsilcisi, yardımcısı, gölgesi… vs.’ yani “ ast’ı “ olarak gördükleri için, Yüce Yaratıcının Ülûhiyyetinden pay almaya, kısaca Tanrıdan rol çalmaya yeltenmektedirler! Böyle olunca da bu tür devletler “Tanrı devlet” adını almış oluyorlar!

 

[2] Bkz. “Tevrat’ı taşıma sorumluluğu kendilerine verildiği halde, bunun gereğini yerine getirmeyenler (Yani Yahudi din adamları) âdetâ, sırtındaki yükten haberi olmayan, kitap yüklü eşekler gibidir.. krş 62/5.

 

[3] Bura da insanın aklına şöyle bir soru gelebilir: Yukarıdaki أَيْقَاظاً  – Eyqâzen”  ve “رُقُودٌ  – Ruqûd” kelimeleriyle ilgili olarak; Bu kelimelerin yerine hakiki ve lâfzî manalarıyla aynı durumu ifade eden kelimeler yerine,  neden bu أَيْقَاظاً  – Eyqâzen”  ve “رُقُودٌ  – Ruqûd” kelimeleri metaforik, yani mecazi manalarıyla kullanılmıştır? Bize göre bu sorunun cevabı, Tüm İlahî kitaplar gibi, O kitapların en sonuncusu ve en mükemmeli olan Kurân’ın Mûcizülbeyan olmasıyla alâkalıdır! Arap dilinin, edebî yönünü ve dolayısıyla da Kurân’ın îcaz özelliklerine vakıf olanların gayet iyi bilecekleri gibi; Bazen mecazi ifadeler, karşıdaki muhatap üzerinde, hakiki ve lafzi ifadelere göre çok daha büyük etki meydana getirebilirler! Buradaki durumun da böyle bir gaye ye matuf olduğu düşünülebilir! Allah’u Âlem!

 

[4] Bizim bu kanaate varmamızın sebeplerinden biri de, önce on ikinci, âyette bir kere, sonra da on dokuzuncu âyette iki kere geçen لَبِث  – Lebise” fiilinin ifade ettiği manadır! Çünkü bu fiil-bu kelime Arapça olup lügat olarak da; Bir yerde zaman geçirmek, Orada belli bir süre eğlenip kalmak, Bir mekânda ikâmet etmek yani orada belli bir süre yaşamak, gibi manalara gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap)  âyetlerde geçen “Lebisû ve Lebistüm” gibi ifadeler “uyuyup kaldılar” değil, ora da, “yaşadılar ömür sürdüler” manasınadır! Bu لَبِث  – Lebise” fiilinden türetilen kelimeler şu âyetlerde de aynı mana da, yani ömür geçirmek manasında kullanılmışlardır: “Sizde biliyorsunuz ki, bundan önce aranızda bir ömür geçirdim! krş. 10/16.”

“Mahşer günü Allah onları topladığı zaman, sanki dünya da, tanışmalarına yetecek kadar, yani sadece gündüzün bir saatinden biraz fazla zaman geçirmişler gibi gelecektir! 10/45.”

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları