Kendi Gök Kubbemiz

 
Bilindiği gibi, İslâm inancına göre bütün Müslümanlar kardeştir. Allah (cc)ın tayin etmiş olduğu bu kardeşlik, aynı anne ve babadan gelme anlamına ifade edilen nesep kardeşliğinden çok daha kıymetlidir. Söz konusu inanca göre, Müslüman olup da İslâm inancı dairesine girenler âdetâ ” bir tarağın dişleri” gibi eşit bir konuma sahiptirler. Bu hakikat, gerek ayet-i kerimelerde ve gerekse hadis-i şeriflerde çok net bir şekilde ifade edilmiştir. 
Söz konusu bu gerçeklik Kur’an-ı kerimde geçen bir Ayet-i kerimede şu şekilde beyan buyurulmuştur: “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin “ (Hucurât,10)  Bir Hadis-i Şerifte ise Efendimiz(sav) konumuzla ilgili şöyle buyuracaktır: “ Müslüman müslümanın kardeşidir. Müslüman asla kardeşine zulmetmez, onu kendi başına terk etmez, onu zelil etmez. Bir müslümanın bir Müslüman kardeşini hakir görmesi kadar büyük bir günah yoktur.” (Buharî, K. Edep 7/88) 
Efendimiz(sav) ‘Müslümanların birbirleriyle kardeş olduğu’ gerçekliğini, kendisinden sonra kıyamete kadar gelecek olan ümmetine örnek olması için, kendi devrisaadetlerindeki uygulamalarıyla bizzat hayata geçirmiştir. Bu cümleden olmak üzere, Efendimiz(sav)tarafından, Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirler ile Medineli ensar birbirleriyle kardeş yapılmıştır. Öyle ki, bu kardeşlik sonucunda Medineli ensar Müslümanlar, Mekkeli muhacir kardeşlerini her anlamda kendilerine tercih etmişlerdir.                                   
 Efendimiz(sav) dönemi olan asrısaadetten sonra gelen dönemlerde de, sözü edilmeye çalışılan inancın, anlayışın birkaç istisna hariç tutulursa bir şekilde günümüze kadar devam ettiğini söylemek mümkündür. Yani, Müslüman olarak İslâm dairesi içerisine girenler, hiçbir şekilde-belki de bazı istisnalar olabilir- renk ve milliyetlerinden dolayı dışlanmamışlar, ötelenmemişlerdir. Böylece, Müslüman olan bütün milletlerin katkısıyla, adına “İslâm medeniyeti” dediğimiz muazzam bir medeniyet ortaya çıkmıştır. Başka bir ifadeyle, Müslümanlar olarak Efendimiz(sav) den günümüze kadar gelen dönemde bütün Müslümanların katkısıyla kendi gök kubbemiz inşa edilmiştir. 
Elbette kendi gök kubbemiz içerisinde sadece Müslümanlar olarak bizler yer almayız. Sözü edilmeye çalışılan kendi gök kubbemiz, gerek ehli kitap olanları ve gerekse diğer farklı inanç guruplarını, konumlarına göre herkesi kucaklayarak parantezine alır. Ve Müslümanların dışında yer alan herkes, bu gök kubbede özgürce kendi inançlarını yaşayabilir ve manevî değer yargılarını koruyabilir.  
Bu anlayış ve uygulama, İslâm dünyasının altın çağı sayılan orta çağlar boyunca ve hatta daha sonraki dönemlerde de İslâm ülkelerinde hep var ola-gelmiştir. Yani İslâm ülkelerinin hemen hemen hepsinde,   kendilerine zımmî denilen gayri müslimler İslâm hukukunun kendilerine vermiş olduğu haklardan yüzyıllardır hep yararlanmışlardır. Bu cümleden olmak üzere, İslâm ülkelerinin hemen hemen hepsinde yüzyıllardır az ya da çok var alan gayri müslimler, İslâm devletlerinin inançlarından kaynaklanan hoşgörülü politikaları/uygulamaları sayesinde, kendi etnik ve dini kimliklerini muhafaza edebilmişlerdir. 
Fakat aynı anlayışın,-yani başka dinden/kültürden olanlara karşı uygulanan hoşgörü anlayışının- orta çağlar boyunca Batı kültürünün hâkim olduğu Avrupa ülkelerinde olmadığını biliyoruz. Bir defa, tarih boyunca diğer önyargılı anlayışı ve uygulamaları bir kenara koysak bile, Endülüs İspanya’sında Müslümanlara karşı yapılan soykırım/katliamın varlığı bile, batının bu konuda ne kadar tahammülsüz olduğunun bizler tarafından bilinmesi için herhalde yeterli olsa gerektir. 
Takdir edersiniz ki, bu gök kubbe içerisinde en büyük sorumluluk, o dünyanın hâkimi olacak olan bilinçli Müslümanlara düşecektir. Bu yönüyle Müslümanlar, söz konusu dünyanın hâkimleri olarak inançlarından kaynaklanan manevî sorumluluklarının bilincinde olarak hareket etmek zorundadırlar, bu bir anlamda mecburiyettir. Yoksa fırsatı kaçırmış oluruz ve bunun manevî sorumluluğundan kurtulamayız. Bu farkındalık ve bilinç, bizlere muazzam bir hizmet alanı sunacaktır. Eğer bunun bilincinde olunabilirse, yaşanılan ülke, şehir-muhit, velhasıl yaşanılan her yer Müslümanlar için faaliyet anlamında bir hizmet alanı olabilir. 
Velhasıl sözünü etmeye çalıştığımız bu fırsat daha henüz geçmemiştir; eğer sorumluluğumuzun bilincinde olursak yaşadığımız sürece de geçmeyecektir. Mensubu bulunduğumuz bu ümmet, geçmiş yüzyıllarda Müslümanlara ve diğer insanlığa huzur getiren adına“İslâm medeniyeti” dediğimiz muazzam bir medeniyet kurmuşsa niye bundan sonra kuramasın ki? “Geçmişte bir defa başarılı olan niye gelecekte bir kere daha olmasın ki? 
Yeter ki, Müslümanlar olarak bizler, üzerimize düşen sorumluluğun bilincinde olarak Allah(cc) rızası için sayu gayrete devam edebilelim… 
Vesselâm…
 
 
 
 

Yazarın Diğer Yazıları