N E V Â 53/X.

N E V Â 53/X.

 

 

YERYÜZÜNDE YAŞAMAYA ÇALIŞAN HERHAGİ BİR İNSAN, SADECE İNANMIYOR DİYE CEZALANDIRILABİLİR Mİ? HATTÂ ÖLDÜRÜLEBİLİR Mİ?

 

 وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَاراً أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا وَإِن يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاء كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءتْ مُرْتَفَقاً {29}

Ve (Ey Elçi! Ey muhatap!) Îlân et[1]:“Rabbinizden gelen (bu evrensel mesajlar) gerçeğin tâ kendisidir! (buna rağmen) İsteyen inanıp-güvensin, isteyen de, inanmasın-güvenmesin”

 

Esasen Biz hak-hukuk ve adaleti çiğneyip yok ederek, zulmü ve haksızlığı yaşam tarzı haline getirenler için, öyle bir ateş hazırlamışız ki: O ateş onların içinde bulunduğu-bulanacağı mekânın köşe-bucak her tarafını saracaktır!

 

Onlar bu ateşin içinde kıvranırlarken, susayıp su talep ettiklerindeyse, kendilerine erimiş maden gibi, insanın yüzündeki derileri kavuran bir içecek sunulur! O ne berbat bir istek! Ve bu isteğe karşı verilen ne berbat içecek? 18/29.

 

سُرَادِقُهَا  – Sürâdiquhê” Araplar bu kelimeyi; Çadırın etrafını kuşatan, bizim etek-çadır eteği dediğimiz, deri kumaş-bez parçası vs. için kullanırlar. Bunun yanında üzeri kumaş-bez vs. ile kapatılan kamp çadırı-hayma vs. için de kullanırlar. Ayrıca Araplar bu “Sürâdiq” kelimesini, Toz-gubar ve herhangi bir mekân’ın-binanın-evin etrafını kuşatan (örneğin havlu duvarı gibi) her şey için de kullanırlar! (Lisanul’Arap) Yirmi dokuzuncu âyette geçen bu kelimeye, biz kelimenin orijinal metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, âyet mealinde “O ateş onların içinde bulunduğu-bulanacağı mekânın köşe-bucak her tarafını saracaktır! şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

يَشْوِي  – Yeşvî” Yirmi dokuzuncu âyette geçen bu kelimenin aslı “Eş Şev’ü” kelimesidir. Bu kelime lügat olarak; Büryan kebabı, Her çeşit kebap, Kebap pişirmek, Özellikle de bizde “Döner kebabı” denilen kebap türünün pişirilme şekli, yani etleri çubuğa dizip, bir ateş kaynağına yaklaştırarak, onun ısısıyla etin ateşe temas etmeden pişirilmesini sağlamak gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap) Biz bu kelimeye âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak mealde “Su talep ettiklerindeyse, kendilerine erimiş maden gibi, insanın yüzündeki derileri kavuran bir içecek sunulur!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Bu yirmi dokuzuncu âyette verilen mesajları daha rahat kavramamızı sağlar ümidiyle, âyeti iki bölüm halinde incelememizin daha hayırlı olacağını düşünüyorum! Bunu yapmayı da, şu sebepten dolayı düşünmekteyiz: Bura da 29. âyetin bir kısmı olarak gelen ifadeler; Kurân’ın verdiği İlâhî mesajlar içerisinde, başlı başına bir evrensel mesaj olma özelliği taşımaktadır! Böyle düşündüğümüz için şimdi öncelikle bahse konu âyetin ilk bölümü olarak gördüğümüz kısmı, hem orijinal metin hem de meal olarak kaydedip dikkatlerinize sunmak istiyorum! İşte o yirmi dokuzuncu âyetin bahsettiğiz baş o kısmı: “وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ ” yani “..Ve (Ey Elçi! Ey muhatap!) Îlân et:“Rabbinizden gelen (bu evrensel mesajlar) gerçeğin tâ kendisidir! (buna rağmen) İsteyen inanıp-güvensin, isteyen de, inanmasın-güvenmesin” 18/29. …

 

Yukarıya kaydettiğimiz yirmi dokuzuncu âyetin baş tarafındaki  “Rabbinizden gelen (bu evrensel mesajlar) gerçeğin tâ kendisidir! (buna rağmen) İsteyen inanıp-güvensin, isteyen de, inanmasın-güvenmesin” mesajı, eğer bu mavi gezegende yaşam sürmeye çalışan insanlar tarafından doğru olarak anlaşılıp, gereği de yerine getirilmiş olsaydı! Gerek tarihi süreçte gerekse de günümüzde, cihad adı altında, din adına yapılan savaşlar kesinlikle yapılmazdı[2]. Aslında içerisinde anlaşılamayan veya anlaşılması zor olan tek bir kelime bulunmamasına rağmen, biz bu kısa cümleyle verildiğini düşündüğümüz mesajı okuyucularımızın biraz daha rahat anlaması ümidiyle, kapasitemiz oranında detaylandırmaya çalışacağız!

 

Bunun için öncelikle her zaman vurguladığımız bir konuyu burada bir daha hatırlatmanın yerinde olacağı kanaatini taşımaktayım! O konu da şudur: Kur’an âyetleri “mesânî olarak[3] yani biri birilerini destekleyip, tefsir edecek şekilde indirilmişlerdir. Konuyu bu Kurânî ilke çerçevesinde düşünüp, ona göre değerlendirirsek; O zaman yukarıdaki yirmi dokuzuncu âyetin ilk bölümü olarak karşımızda duran “وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ ” yani “Ve (Ey Elçi! Ey muhatap!) Îlân et:“Rabbinizden gelen (bu evrensel mesajlar) gerçeğin tâ kendisidir! (buna rağmen) İsteyen inanıp-güvensin, isteyen de, inanmasın-güvenmesin….”

 

Aslında Yirmi dokuzuncu âyetin bir kısmı olarak gelen bu mefhum, gayet açık, net ve anlaşılır ifadeler taşımaktadır. Buna rağmen biz Konuya yukarıda ifade etmeye çalıştığımız, “Kurân âyetlerinin mesânî olma, yani biri birilerini destekleme” özelliği açısından bakıp değerlendirmeye çalışacağız! O zaman İlâhî Vahyin çok önemli bir kavramı olan “Rabbinizden gelen (bu evrensel mesajlar) gerçeğin tâ kendisidir! (buna rağmen) İsteyen inanıp-güvensin, isteyen de, inanmasın-güvenmesin….” mesajının, o zaman daha anlaşılır hale geleceğini ümit etmekteyim! Bu mülahazayla konuyu açıklayıp destekleyen, aynı türden diğer bazı Kur’an âyetlerini de aşağıya kaydedip dikkatlerinize arzetmeye çalışacağız!

 

Bu bağlamda bize yol gösterecek olan âyetlerden biri bakara suresinde şu şekilde yer almaktadır: “(Kur’an) Bütün açıklığı ile hak ve hakikatin tüm gerçeklerini ortaya koyduktan sonra, artık (insanlar açısından) dini tercihler konusunda zorlama ortadan kalkmıştır…. krş. 2/256.”

 

Aynı konuyla ilgili olarak, yani kişinin yapacağı dini tercihler konusunda bizim yolumuzu aydınlatacak olan ikinci âyet ise, Kâfirûn suresinde mevcuttur:  [(Ey Elçi! Ey muhatap!) De ki, …“Sizin dininiz size, benim dinim de bana” krş. 109/6.]

 

Konuya bu açıdan baktığımız zaman, bırakın sıradan insanların yahutta kamu otoritesini bir şekilde ele geçirip kullanan, Firavun’ların, Nemrut’ların, Yezit’lerin, diktatörlerin, despotların, Peygamberlerin dahi insanları dini tercihleri açısından zorlama yetkileri yoktur! Örneğin şu âyetler bu konuda bize çok net fikirler vermektedir; “(Ey elçi! Ey muhatap!) Hiç şüphesiz ki, sen her sevdiğin insanı doğru yola getiremezsin!.. krş. 28/56.”

 

“(Ey elçi! Ey muhatap!) Sen bu İlâhî gerçekleri muhataplarına hatırlat-duyur, çünkü sen sadece bir hatırlatıcısındır! Yani senin görevin hatırlatıp-duyurmaktan ibarettir! Yoksa sen muhataplarına inanç dayatan bir zorba değilsindir! Krş. 88/21. 22.”

 

Yine bu din ve vicdan özgürlüğü konusuna Kur’an açısından baktığımız zaman, Yüce Yaratıcının insanlığa yol gösteren İlâhî mesajları muhataplarına tebliğ etmekle görevlendirdiği elçiler üzerinden bize şu mesajları da verdiğini görüyoruz: [(Ey elçi! Senin tebliğ ettiğin) Bu sözler hakikatin tâ kendisi olduğu halde, senin muhatapların yalanlıyorlar! (Buna rağmen) onlara: “Ben sizin üzerinizde bir koruma memuru- bir çoban değilim” de. krş.6/66.]

 

“Eğer Allah aksini dilemiş olsaydı[4]! Onlar (Allah’a rağmen şirk) koşamazlardı! (Öyleyse şunu iyi bil ki,) Ne biz seni onları korumakla görevlendirdik ve ne de sen onların çobanısındır! Krş.67107.”

 

“(Ey elçi!) .… Biz seni onlara korumalık-çobanlık yapasın diye göndermedik! Krş. 4/80.”

 

“Doğrusu şu ki: Rabbinizden size Vahiy gibi bir bilinç kaynağı gelmiştir! Öyleyse, kim gerçeği görmek isterse, o kendi lehinedir! Kim de görmek istemezse, o da kendi aleyhinedir! Ben sizin için (inanç-din ve tercihlerinize müdahale etmekle görevli) bir muhafız değilim! (krş. 6/104”

 

Kurân’ın din ve vicdan özgürlüğü konusunda insanlığa yol gösteren bu âyetlere, şunları da ekleyebiliriz: “Kesinlikle hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşıyamaz! (Aksine) Her insan başkasının değil, sadece kendi fiil, eylem ve çabasının karşılığını görecektir! Ve günü gelince kişinin bu yaptıklarının karşılığı gözler önüne serilecektir! (Yani kişi, iyilik veya kötülük adına yaptıklarına karşılık olarak) zamanı gelince, en uygun, en âdil olan (ceza veya ödül ile) muhakkak karşılaşacaktır! krş. 53/38. 39. 40. 41. 42.”

 

“(İlâhî adaletin bir gereği olarak) Herhangi bir insan, eğer zerre kadar iyilik adına bir şeyler yapmışsa (günü gelince) mutlaka onun karşılığını görecektir! Buna karşılık zerre kadar kötülük yapmış olan kişi de (zamanı gelince) kesinlikle bunun karşılığını da görmek zorunda kalacaktır! krş. 99/7. 8.”

 

Tüm bu âyetler ve benzerleri olan diğer Kur’an âyetlerinden açıkça anlaşılmaktadır ki; Kur’an bir taraftan hak ve hakikatler konusunda muhataplarını bilgilendirirken, öbür yandan yine Kur’an, din ve vicdan özgürlüğü konusunda, muhataplarının tercihlerine de saygı göstermektedir!

 

Yukarıdaki Yirmi dokuzuncu âyetin baş tarafını oluşturan “Rabbinizden gelen (bu evrensel mesajlar) gerçeğin tâ kendisidir! (buna rağmen) İsteyen inanıp-güvensin, isteyen de, inanmasın-güvenmesin….” şeklindeki Kur’an hükmüne göre; Yeryüzünde yaşayan herhangi bir insanı, “inanmıyor-iman etmiyor”  diye cezalandırmaya, bunun da ötesinde öldürmeye çalışan kişi, Kurân’ın bu cümlesini, bu âyetini, bu hükmünü yok sayıp-inkâr etmiş demektir! Kurân’ın bir cümlesini, bir âyetini, bir suresini yok sayıp-inkâr etmenin, “Kitabın tümünü inkâr etmekle eş değerde olduğu” tüm dini otoritelerin ortak görüşüdür!

 

Buraya kadar Kurân’ın din ve vicdan özgürlüğü konusunda insanlara baskı yapılamayacağına dair koyduğu evrensel ilkeleri görmüş olduk[5]! Fakat burada şöyle bir soru akla gelebilir: “Gerek Kurân’ın bütün mesajlarını yok sayıp o’nu bütünüyle inkâr edenler! Gerekse de bu kitabın işlerine gelmeyen bazı bölümlerini yok sayanlar! Yahutta Kurân’ın âyetlerini keyiflerine göre yorumlayarak O’nu istismar edip amacından saptıranlar hiç mi bedel ödemeyecekler?”

 

Bu sorunun cevabı, aslında yukarıdaki âyetlerin içerisinde bir ölçü de bulunmaktadır! Fakat tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız bu kehf suresinin yirmi dokuzuncu âyetinin ikinci bölümü, Kurân’ın getirdiği hak-hukuk ve adalet ilkelerini uygulamak yerine, zulmü ve hukuksuzluğu yaşam tarzı haline getiren insanların karşılaşacakları cezaları açıklarken, bu sorunun cevabını da vermiş olmaktadır.

 

İsterseniz! Aklımıza gelen bu sorunun cevabını verebilmek adına, şimdi de, bizim yukarıda iki bölüm halinde inceleyeceğimizi söylediğimiz, bu yirmi dokuzuncu âyetin ikinci bölümünü tekrar kaydederek bir daha görelim! Yukarıda da geçtiği gibi, söz konusu o âyetin ikinci bölümünü biz dilimize şu şekilde çevirmeye çalışmıştık:

 

“…Esasen Biz hak ve hukuku çiğneyip zulmü ve haksızlığı yaşam tarzı haline getiren “zalimler” için, öyle bir ateş hazırlamışız ki: O ateş onların içinde bulunduğu-bulanacağı mekânın köşe-bucak her tarafını saracaktır! Onlar bu ateşin içinde kıvranırlarken, susayıp su talep ettiklerindeyse, kendilerine erimiş maden gibi, insanın yüzündeki derileri kavuran bir içecek sunulur! O ne berbat bir istek! Ve bu isteğe karşı verilen ne berbat bir içecektir?

 

Görüldüğü gibi 29. âyetin bu ikinci bölümünde, “zalim” sıfatıyla muttasıf olan bazı insanları bekleyen korkunç bir sondan bahsedilmektedir. Peki, âyet metninde geçen o “zalim” sıfatını taşıyan insanlar neler yaparak bu sıfata sahip olmuşlardı? Şunu kesinlikle bilelim ki, Yüce yaratıcının insanlığa yol göstermek için indirdiği tüm kitaplar gibi Kurân’da, bu mavi küre de hak-hukuk ve adaletin hâkim olması için indirilmiştir! Bu açıdan bakınca, Kurân’ın gerek tamamının gerekse de bir bölümünün hattâ tek bir âyetinin getirdiği herhangi bir hükmü gözardı edip yok sayan her insan “zalim” sıfatını hak etmiş demektir!

 

29. âyetin ikinci bölümünde “zalim” sıfatıyla nitelenen insanları, âyetin birinci bölümünde hükme bağlanan “din ve vicdan özgürlüğü” mefhumuyla da, ilişkilendirmek zorundayız! Bu açıdan bakınca insanları sırf inanç ve yaşam biçimlerinden dolayı baskı altına almaya çalışanlar, hattâ sırf farklı inanıp farklı bir yaşam sürmeye çalıştıkları için insanları din adına-cihat adı altında öldürenler de, bu “zalim” sıfatıyla nitelenen insanlar sınıfına dâhildirler! Dolayısıyla da, Kurân’ın tümünü kulak ardı edip yok sayanlar gibi, insanları sırf inanç ve yaşam biçimlerinden dolayı baskı altına almaya çalışanlar, yani sırf farklı inanıp farklı bir yaşam sürmeye çalıştıkları için ötekileştirilen insanları din adına-cihat adı altında öldürenleri de, yukarıdaki âyette bazı özellikleri dile getirilen cehennem ateşi beklemektedir[6]!

 

Buraya kadar yirmi dokuzuncu âyetin baş tarafında geçen din ve vicdan özgürlüğü kavramının insanlık, özellikle de Müslümanlık iddiasında bulunanlar için ne anlama geldiğini ve Kurân’ın bu hükmünü kulak ardı edip yok sayanları bekleyen o korkunç sonu aktarmaya çalıştık! Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Kurân’ın getirdiği “Rabbinizden gelen (bu evrensel mesajlar) gerçeğin tâ kendisidir! (buna rağmen) İsteyen inanıp-güvensin, isteyen de, inanmasın-güvenmesin….” hükmüne kulak asıp değer veren insanlar hiç mi yoktur?

 

 İnsanlık âilesinin çoğunluğu genellikle aksini yapsa da! Elbette ki bu mavi gezegende yukarıda dikkatlerinize sunduğumuz o Kur’an hükmünün de içinde olduğu İlâhî mesajlara kulak asıp, gereğini yerine getirmek için çırpınan insanlar da vardır! İşte bundan sonra gelen âyetler tam da bu insanlardan bahsetmektedir. Fakat söz konusu o âyetleri görebilmemiz için bir sonraki makalemizi beklemek zorundayız!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

( Gelecek yazımızda, Kehf sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etmek ümidiyle, tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız) 

 

Yaşar GÜLAÇTI. 23 Temmuz. 2017. Hartlap/K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

[1] Kurân’ın Muhtelif sure, âyet ve hattâ âyetlerin bazı bölümlerinde geçen, emir kalıbındaki “قُلِ – Qul”  yani “söyle-de’ ki,” ifadesi-fiil’i, bu 29. âyetin başında da gelmiştir. Genellikle “De’ ki,” şeklinde bir mana verilen emir kalıbındaki bu fiil’e, biz bulunduğu âyetin metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak “Duyur, Îlân et,” gibi, bazen farklı manalar da vermeyi tercih ettik! Örneğin bu âyette “Îlân et” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk! Çünkü bu âyette söylenip-duyurulması istenilen mesaj; Bu mavi küre de yaşayan tüm insan neslini ilgilendiren evrensel bir mesajdır. Bu açıdan bakınca; Buradaki emir fiilinin gereği, ancak “îlan etmekle” en iyi şekilde yerine getirilmiş olur diye düşünmekteyiz!

 

[2] Gerek günümüzde devam etmekte olan savaşların, gerekse de uzun insanlık tarihi boyunca cereyan etmiş olan savaşların, görünürdeki ana sebeplerinden birinin de inanç, din, mezhep ve meşrep farklılıkları olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Örnek olarak: İnsanlık tarihinin gördüğü en uzun süreli (yaklaşık iki yüz yıl sürmüştür) ve en kanlı savaşlardan biri olan “haçlı saldırıları” din adına yapılmış savaşlardan biridir! Yine Avrupa’ da, yüz yıldan fazla süren “yüzyıl mezhep savaşları” da din adına mezhep adına yapılmış kanlı savaşlardandır! Muaviye’nin Kurân’ı parçalayıp mızrakların ucuna takarak, Müslümanların idaresini kılıç zoruyla ele geçirip, hilafeti babadan oğul’a geçen saltanata dönüştürme çabalarının bir sonucu olarak, Müslümanlar arasında başlayan kanlı savaşlar da, Kurân’ın dolayısıyla da din’in istismarına dayanan savaşlardır! Ne acıdır ki, Sıffın’da başlayıp Kerbela’da zirveye ulaşan Müslümanlar arasındaki bu kanlı savaşlar, aradan geçen yüzlerce yıla rağmen hâlâ devam etmektedir!  

 

[3] Bkz. 15/87. 39/23.

 

[4]Yani “eğer Allah onlara seçme özgürlüğü vermeseydi!” demektir.

 

[5] Kurân’ın bin dört yüz yıl önce hükme bağladığı bu din ve vicdan özgürlüğü konusunda, dünyada yaşam mücadelesi veren insanlık âilesinin hemen bütün üyeleri hâlâ Kurân’ın çok gerisindedirler! Gerçi ikinci dünya savaşını müteakip milletler cemiyeti, yani birleşmiş milletler tarafından ilan edilen “İnsan hakları evrensel beyannamesi” yayınlanarak, bu konuda müspet bir adım atılmaya çalışılmıştır. fakat o beyanname de yazılanlar, kâğıt üzerinde kalmaktan başka bir işe yaramamıştır! Bundan dolayı da, halen dünyamızda, insanların din ve vicdan özgürlüğü üzerindeki baskı ve zulüm son sürat devam etmektedir! Ne yazık ki, bu konudaki baskı ve zulümler, dünyadaki diğer ülkelerin yanında, hattâ o ülkelerden çok daha fazla olarak İslam ülkelerinde de devam etmektedir. Bırakın kendisiyle aynı dini paylaşmayan diğer insanları! Kendi dindaşlarını, hattâ aynı mezhebi paylaştığı mezhep arkadaşlarını dahi, kendisi gibi inanıp yaşamadığı için, din adına “Allahüekber” diyerek katledenleri bir düşününüz! Sırf dilleri ve mezhepleri farklı diye, kendi halkını muhasaraya alıp, uçaklarla, tanklarla yok etmeye çalışan, sözde Müslüman zorba liderleri bir düşününüz!

 

[6] Burada şöyle bir soru da akla gelebilir: Tamam! Din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili olarak “Rabbinizden gelen (bu evrensel mesajlar) gerçeğin tâ kendisidir! (buna rağmen) İsteyen inanıp-güvensin, isteyen de, inanmasın-güvenmesin….” Şeklindeki bu Kur’an hükmünü yok sayıp kulak ardı ederek, insanlara kendi inanç ve yaşam biçimini dayatanları, Kurân’a göre âhirette o müthiş cehennem ateşi beklemektedir! Ama! Din adına insanlara kendi inanç ve yaşam biçimini dayatan bunun için de, kutsal haç adına veya cihad adı altında kan dökmekten dahi çekinmeyen bu baskıcı zalimler dünyada hiç mi ceza görmeyecekler? Bu sorunun cevabını bulmak için, gerek tarih kaynaklarına, gerekse de günümüz dünyasındaki din veya mezhep-meşrep savaşlarının devam ettiği coğrafyalara bir göz atmamız yeterli olacaktır!

 

Bugün özellikle Ortadoğu İslam coğrafyası başta olmak üzere, din ve vicdan özgürlüğünün baskı altında tutulmaya çalışıldığı toprakların tümünde yaşayan insanların kahir ekseriyeti, içlerinden bazılarının yaptıkları baskı ve zulmün cezası olarak, zaten bir cehennem hayatı yaşamaktadırlar! Yani ahretteki o cehennem ateşi daha bu dünyadayken bu insanları çepeçevre kuşatmış durumdadır! Bunu anlamak için öyle aklı evvel olmaya falan gerek yok! Yüce yaratıcının verdiği aklı kullanabilen sıradan her insan bile, özellikle İslam topraklarında yaşanan bu dünya cehennemini rahatlıkla görebilir! Evini-barkını, malını-mülkünü ve yaşadığı toprakları terk edip, bir Hıristiyan batı ülkesine kapağı atabilmek için yollara düşen insanları bir düşünün! Bu uğurda her gün Ege ve Akdeniz’in mavi sularında can veren yüzlerce insanı bir düşünün! İşte size din ve vicdan özgürlüğüne yapılan baskı ve zulmün bu dünyadaki faturası! Hiçbir din adına insanlara baskı ve zulüm yapılamayacağına dair Kurânî hüküm yukarıda “Rabbinizden gelen (bu evrensel mesajlar) gerçeğin tâ kendisidir! (buna rağmen) İsteyen inanıp-güvensin, isteyen de, inanmasın-güvenmesin….” Şeklinde geçmişti! İşte size bu Kur’an hükmünü gözardı edip yok sayan zalim, diktatör ve despotlar ve onları bilerek veya bilmeyerek sırtlarında taşıyanların dünyadaki cezası!! Ne diyelim? Anlayana sivrisinek sazzz!!!!  

 

 

Yazarın Diğer Yazıları