N E V Â 53/XI.

N E V Â 53/XI.

 

KEHF SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ!

           

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

 

YERYÜZÜNDE KÖTÜLÜLÜĞÜN HÂKİM OLDUĞU DÖNEMLERDE, BARIŞ VE ESENLİK İÇİN ÇABA HARCAYANLARIN EMEKLERİ DE MUTLAKA KARŞILIĞINI BULACAKTIR!

 

İnsanlık âilesinin çoğunluğu genellikle aksini yapsa da! Elbette ki bu mavi gezegende yukarıda dikkatlerinize sunmaya çalıştığımız Kur’an hükümlerinin de içinde olduğu İlâhî mesajlara kulak asıp, gereğini yerine getirerek yaşadığı dünyayı barış ve esenlik yurdu haline getirmek için çırpınan insanlar da vardır! İşte bundan sonra gelen âyetler, tam da bu insanlardan bahsetmektedir. Şöyle buyuruyor Yüce Yaratıcı:

 

 إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلاً {30} أُوْلَئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَاباً خُضْراً مِّن سُندُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُّتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ نِعْمَ الثَّوَابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً {31}

(Elçiye) İnanıp (Allah’a) güvenerek, (yeryüzünde) hak-hukuk-adalet, sulh ve sükûnun gerçekleşmesi için emek sarf edip, çaba harcayanlara gelince! Biz onların bu güzel eylemlerini kesinlikle yok saymayacağız!

 

İşte (bu güzel eylem ve çabalarından dolayı) onlar, kendileri için hazırlanmış olan zemininden suların çağladığı bahçeleri (lâfzen; Adn Cennetlerini) vatan tutacaklardır! Orada kendileri için, insanın hoşuna giden her çeşit kıymetli madenlerle süslenmiş, değerli ipeklerden yeşil elbiseler giyerek, üzerlerinde dinlenecekleri tahtlar hazırlanmıştır! İstek ve arzularına göre kendilerine takdim edilecek olan bu ödüller, ne güzel ödüllerdir! 18/30. 31.

 

Klasik tefsirlerimizin birçoğuna göre “inanıp salih amel işleyenler ve onları bekleyen,  Kurân’daki en yaygın cennet tasvirlerini betimleyen” bu âyetler, düz bir mantıkla düşününce çok kolay anlaşılacak gibi bir izlenim yaratmaktadır! Hâlbuki çok dikkatli bir şekilde kelime kelime ele alıp dikkatli bir şekilde incelediğimiz zaman, Kurân’da çok sık geçen bu mefhumları anlamanın o kadar da kolay olmadığı görülecektir! Çünkü bizim kanaatimize göre; Kurân’da sıkça geçen bu türden âyetlerin içerdiği mesajlar, aslında hâlen elimizde bulunan tefsirlerin birçoğu tarafından yansıtılan mesajlardan oldukça farklı bir içeriğe sahiptir. Onun için biz yukarıdaki âyetler de geçen bazı kelimeleri detaylı bir şekilde ele alıp incelemeyi düşünüyoruz!

 

Bu bağlam da, öncelikle konunun daha rahat kavranılmasına vesile olacağını umduğum bir iki hatırlatmayı sizlerle de paylaşmak istiyorum! “Türkçeyi doğru anlamak için, nasıl ki Türk mantığı ile yani bir Türk gibi düşünmek, gerekiyorsa! Arapçayı doğru olarak anlamak için de, Arap mantığı ile yani bir Arap gibi düşünmek, bu dilin daha kolay anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Esasen bahsettiğimiz bu kural, tüm dil ve kültürleri anlamak için geçerli olan bir düşünme ve anlama kriteridir! Eğer bu bakış açısından hareket edersek; Arapça nın cümle yapısı ile Türkçenin cümle yapısının biri birinden oldukça Farklı olduğunu hemen fark edebiliriz[1]! Aksi takdirde Türkçenin dil mantığı ile Arapça metinleri çözmeye çalışmak, işi oldukça zorlaştıracaktır! Hele bu metin bir Kur’an metniyse!

Hatırlatmak istediğimiz ikinci konuya gelince: Belki bütün dillerde de vardır ama! Arapça da, özellikle de orijinal Arapça bir metin olan Kurân’da, konular anlatılırken “çift kutuplu bir metot” izlenmektedir. Yani aynı konu için de, muhataplar bir taraftan ceza ile ikaz edilip korkutulurken, öbür taraftan da, aynı muhataplar, ödül vaat edilerek teşvik edilmişlerdir! Muhatabının ahlâk, şahsiyet ve yaşam tarzını dizayn ve inşa etmek isteyen Kurân’ın, hemen her yerinde bu metot karşımıza çıkmaktadır! İşte meâl, tefsir ve yorumuyla meşgul olduğumuz kehf suresinin yukarıdaki âyetlerinde de söz konusu olan bu çift kutuplu metotla karşı karşıyayız!

Bu açıdan bakınca, bir taraftan yukarıdaki yirmi dokuzuncu âyette, insanlığa doğru yolu göstermek için indirilen Kurân’ın verdiği İlâhî mesajları gözardı edip, insanların din ve vicdan özgürlüğünü yok etmeye çalışan baskıcı zalimler ve yandaşlarını bekleyen cehennem ateşinden bahsedilmiş olduğunu görüyoruz! Öbür taraftan, bundan sonra gelen otuz ve otuz birinci âyetlerdeyse, Yüce Yaratıcının insanlık için indirdiği yol gösterici mesajlara sahip çıkıp gereğini yerine getirmek için çaba harcayanları bekleyen bir ödül olarak, cennet ortamının güzelliklerinden bahsedilmesi, Kurân’ın çift kutuplu anlatım metodu olarak karşımızda durmaktadır!

Arzetmeye çalıştığımız bu tespitlerden sonra; Şimdi artık yukarıdaki otuz ve otuz birinci âyetlerde geçen bazı cümle ve kelimeleri tek tek mercek altına almak istiyoruz! Burada amacımız: Arapçanın gramer, lügat ve dil estetiğinin yanısıra, insanlık için, hak-hukuk ve adalet ölçülerine göre, yol göstericilik misyonuna sahip olan Kurân’ın amaç ve hedefleri açısından da incelemeye çalışarak, bu âyetlerle verildiğini düşündüğümüz mesajları sizlerle paylaşmaktır.

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا  – İnnellezîne Âmenû” Yukarıdaki otuzuncu âyetin baş tarafında geçen bu terkibin başındaki güçlendirme edatı olan “إِنَّ  – İnne” edatını kaldırırsak, bu terkibin aslının şu şekli aldığı görülecektir: “الَّذٖينَ اٰمَنُوا  - Ellezîne Âmenû” . Kurân’da bu terkiple başlayan çok sayıda âyetin olduğunu konu ile ilgilenenler çok iyi bilirler! Bu tür formlarda “Âmenû” olarak gelen kelime, aslında, kendisi inandı, güvendi ve çevresindekilere de güven verdi, manasına gelen “Emn-emniyet” mastarından türetilen bir çoğuldur!

Kurân’da Müminleri niteleyen, “E M N” kökünden gelen kelimeler, eğer Müminlerin sıfatı olarak gelirlerse; Bu durumda aynı kökten gelmelerine rağmen, iki ayrı kalıpta, iki kelime olarak karşımıza çıkmaktadırlar! Bunlar. “Âmenû” ve “El’Müminûn” kelimeleridir. Bunlardan birincisi, Kurân’ı Kerim’de genellikle bir işaret zamiri de olan, “Ellezîne” edat’ı ile beraber yani “الَّذٖينَ اٰمَنُوا  - Ellezîne Âmenû şeklinde gelmektedir! Aslında burada “âmenû” kelimesiyle nitelenen insanlar, genellikle dilleri ile iman ettiklerini ifade eden insanlardır[2]!

M. İslamoğlunun kaydettiğine göre, Taberî bu konu da çok önemli olan şu tespiti yapıyor: Kurânda “iman” kelimesi insanların sıfatı olarak geçtiği yerlerde iki ayrı formda gelmektedir. Bunlar: “Elmüminûn” ve “Ellezîne Âmenu” şeklindeki kelimelerdir! Klasik tefsirlerimizden birçoğunda bu iki kelime, aralarında herhangi bir fark gözetilmeden “iman edenler” şeklinde, aynı mana da kullanılmasına rağmen, işin aslının biraz farklı olduğu anlaşılmaktadır! Buna göre:  Eğer bir topluluk Kurân’da “Elmüminûn” sıfatı ile nitelendiriliyorsa, o zaman bu kelimeyle nitelenen müminler, “Allah’ın imanlarını samimi bulup kabul ettiği müminler” olarak kabul edilmektedir. Yani bu insanlar “dilleri ile ifade ettikleri iman iddialarını, ıslah edici fiil ve amellerle aksiyona dönüştürmüş olan insanlar” olarak ifade edilmektedirler!

Buna karşılık, eğer bir topluluk Kurân’da “Ellezîne Âmenu” terkibi ile vasıflandırılıyorlarsa; O zaman bu insanlar imanlarını sadece sözle ifade ettikler için (yani dilleriyle iman iddiâsında bulundukları için) Allah tarafından bu iddiâlarını (ıslah edici fiil ve ameller işleyerek) ispat etmeye davet edilmektedirler[3]. Bu durumu şu şekilde detaylandırmamız da mümkündür! Kur’an bu insanlardan eksik inananlara, tam inanmalarını, miras yolu ile taklîden iman edenlere, araştırma yaparak “tahkîkan” iman etmelerini, gevşek iman sahiplerine de sıkı bir şekilde iman etmelerini istemektedir. Burada şöyle bir soru akla gelebilir!

Hiç kimsenin elinde kişilerin iman’ını ölçen bir iman metre olmadığına göre; Bu durumu nasıl ölçebiliriz? Kurân’andan anladığımıza göre bunun ölçüsü: Kesinlikle ıslah edici ameller işlemektir! Üzerinde çalıştığımız bu âyetler bu durumu çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır! Örneğin otuzuncu âyetin hemen başında geçen bu “Ellezîne Âmenu” terkibinden sonra gelen kelimeler tam da bu durumu ifade etmektedir. Şimdi isterseniz bahsi geçen o terkibi yakın plana alarak, detaylı bir şekilde incelemeye çalışalım! Analiz etmeyi düşündüğümüz o terkip: dilleriyle iman iddiasında bulunan insanların bu iddialarını ispat etmelerinin şartı olarak inançlarını fiil-amel ve aksiyon’a dönüştürerek ispat etmeleri gerektiğini ifade eden “وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  – Ve Amilussâlihâti”  terkibidir!

Bu terkibin ana omurgasını oluşturan kelimeyse, “الصَّالِحَاتِ  - Essâlihât” kelimesidir! Aslında güzel Türkçemizdeki “Sulh” yani  “barış” kökünden gelen bu kelimenin, değişik kalıpları, bizim gündelik konuşmalarımızda da zaman zaman geçmektedir. (Örneğin sulh etmek veya ıslah etmek gibi)

Bu “Sâlihât” kelimesinin lügat, yani kök mânası: Fesat’ın karşıtı, zıddı olarak “sulhetmek, ıslah etmek, yani barış ve esenliği sağlamak” demektir. “Sulh” veya “ıslah’ın” ikisi de, normal şartlarda, nesne veya yüklem iken, bu âyette ki kalıbı olan “Salih” kelimesinin çoğulu olan “Sâlihât”  kalıbı ile burada sâdece nesne veya yüklem değil, aynı zamanda fâil-ismi fâil, yani özne’dir de!

Daha açık bir ifadeyle, buradaki “amel’i sâlih” ıslah olan değil, kendisi başkasını ıslah edendir. Peki, cümle içerisinde “amel’i, sâlih” olarak ifade edilen bu özne neyi ıslah edecek? Elbette ki bahse konu olan kişinin ahlâkını, muâmelât’ını kısaca, yaşam tarzını ıslah edecektir. İşte bu açıdan bakınca: Bu ıslah edici ameller, yukarıda îman iddiâsında bulunan insanın imanının meyvesi ve aynı zaman da îman iddiâsını ispat etmesinin de şartıdır. Burada aklımıza “bir amelin ıslah edici, özelliği olup olmadığını nasıl anlayacağız” diye bir soru gelebilir?

Aslında bunu anlamak çok kolaydır! Kişinin işlediği amellere, yaptığı fillere, sergilediği eylem ve davranışlara, kısaca diğer insanlarla olan muâmelâtına bakılır! Eğer o insanın işlediği ameller, kıldığı namazlar, tuttuğu oruçlar, verdiğini idiâ ettiği zekâtlar, yaptığını düşündüğü hac ve umreler, kestiği kurbanlar, verdiği fitreler, kıldığı teravih, cuma ve bayram namazları, katıldığı zikir halkaları, yaptığı hatimler, okuduğunu iddiâ ettiği Kur’an sure ve âyetleri, bağlı olduğu tarîkatlar, cemaatler, elini eteğini öptüğü şeyh efendiler! Söz konusu kişinin hayatında-yaşayışında Kurân ve Sünnet’i hâkim kılmıyorsa, o şahsın yaptığı ameller ıslah edici ameller değildirler. Aksine bu ameller: içi boş silikonlu, botokslu, hormonlu, gösteriş için yapılmış medyatik amellerdir.

Bir insanın hayatında Kur’an ve sünnettin hâkim olup olmadığını, nasıl anlayabiliriz? (Önce şunu aklımızın merkezine bir yerleştirelim! Hüküm koyma yetkisinin sâdece Allah’a âit olduğu bu din’in Kaynağı, vahiy dir, yani Kurân’dır, kitaptır.) Onun için, Müslüman! Kitaba uyar, kitabına uydurmaz!

 Eğer bir insan, îman iddiâsını ispat için amel’i sâlih işliyorsa, o zaman o insan ahlak ve muâmelâtında, hatta bütün yaşantısında, bu kitaba uymak zorundadır! Çünkü Müslümanlık iddiasında bulunan kişi, işleri kitabına uydurmaz, fakat kendisi kitaba uyar. Kitaba uyma yerine, her şeyi kitabına uyduran bir insan, nasıl olur da, ıslah edici ameller den bahsedebilir ki? İşlediği amelleri, amel’i sâlih, yani ıslah edici barışçıl fiil ve davranışlar olma özelliği taşımayan bir insanın, îman iddiâsı bile, aslında sorgulanması gereken bir iddiâ iken, o insanın hayatında elbette ki, Kurân ve sünnetin hâkim olması söz konusu olamaz.

Kısaca ifade etmemiz gerekirse: Bir insanın iman iddiasının en büyük ispatı, ıslah edici ameller (lâfzen, amel’i sâlihât) işlemesidir. Bu durum ise; Kişinin bulunduğu ortamda, hak-hukuk ve adaleti hâkim kılarak, yaşadığı dünyayı barış ve esenlik yurduna dönüştürmek için var gücüyle çalışması anlamına gelmektedir! Çünkü Kur’an, Rabbimiz olan Yüce Yaratıcının bizden kulluğumuzun gereği olarak istediği şeyi, şöyle formüle etmektedir: “Allah sizden yaşadığınız diyarı barış ve esenlik yurdu haline getirmenizi istemektedir…[4]! krş. 10/25.”

Şimdi tekrar hatırlayabilirsek! Yukarıya aldığımız, Yunus süresinin yirmi beşinci âyetinin mesajına göre; Yüce yaratıcı bizden hak-hukuk adalet ve eşitlik çerçevesinde bir yaşam sürerek, yaşadığımız bu dünyayı barış ve esenlik yurdu haline getirmemizi istemektedir. Rabbimizin bu emir ve tavsiyesini yok sayarak, hak-hukuk, adalet- eşitlik gibi kavramları ayaklar altına alıp, Allah’ın barış ve esenlik yurdu haline getirmemizi istediği bu dünyayı cehenneme çevirenler için, yüce yaratıcı “…Öyle bir ateş hazırlamışız ki: O ateş onların içinde bulunduğu-bulanacağı mekânın köşe-bucak her tarafını saracaktır! Onlar bu ateşin içinde kıvranırlarken, susayıp su talep ettiklerindeyse, kendilerine erimiş maden gibi, insanın yüzündeki derileri kavuran bir içecek sunulur! O ne berbat bir istek! Ve bu isteğe karşı verilen ne berbat içecek? Buyurmuştu. (krş.18/29.)

 

Kurân’ın çift kutuplu mesaj verme metodunun bir gereği olarak, otuzuncu âyetin devamındaysa, Rabbimiz; Bulunduğu ortamda, hak-hukuk ve adaleti hâkim kılarak, yaşadığı dünyayı barış ve esenlik yurduna dönüştürmek için var gücüyle çaba harcayan insanların bu emeklerinin de, kesinlikle boşa gitmeyeceğini beyan etmektedir! Otuz birinci âyeteyse bu uğurda gösterilen gayretlerin, harcanılan mesailerin, ifa edilen amellerin günü gelince mutlaka ödüllendirileceğini haber vermek için şöyle buyurmaktadır:

 

(Elçiye) İnanıp (Allah’a) güvenerek, (yeryüzünde) hak-hukuk-adalet, sulh ve sükûnun gerçekleşmesi için emek sarf edip, çaba harcayanlara gelince! Biz onların bu güzel eylemlerini kesinlikle yok saymayacağız! (Aksine, bu güzel eylem ve çabalarından dolayı) Onlar, kendileri için hazırlanmış olan zemininden suların çağladığı bahçeleri vatan tutacaklardır!

 

Kendileri için orada, insanın hoşuna giden her çeşit kıymetli madenlerle süslenmiş, değerli ipeklerden yeşil elbiseler giyerek, üzerlerinde dinlenecekleri tahtlar hazırlanmıştır! İstek ve arzularına göre kendilerine takdim edilecek olan bu ödüller, ne güzel ödüllerdir!

 

Yapmaya çalıştığımız, yukarıdaki üç âyetlik bu necm’in, bu paragrafın meal, tefsir ve yorumunu bu şekilde tamamladıktan sonra, şimdi bu surenin içerisine serpiştirilmiş olan kıssa ve temsiller den biri olan, temsîlî bir anlatıma sıra geldi. Rabbimiz aşağıdaki Necm’le, yani on iki âyetlik bu yeni paragrafta, bu mavi kürede yaşayan insanlar arasında olması gereken, hak-hukuk, adalet, eşitlik, bölüşüm ve paylaşımla ilgili oldukça önemli mesajlar vermektedir!

 

Dikkat çekmeye çalıştığımız hak-hukuk, adalet, eşitlik, bölüşüm ve paylaşım gibi insanlık âilesinin bu en eski ve en çok can yakan konularıyla ilgili olarak, Kurân’ın bir takım tarihsel olayları kullanarak evrensel mesajlar verdiğini görüyoruz! Biri bu surede, öbürü ise Kurân’ın ilk inen surelerinden biri olan Kalem suresinde olmak üzere, Kurân’ın bu iki suresinde, toprak ağalarının kendi aralarında veya bu toprak ağalarıyla diğer insanlar arasında geçtiği farzedilen konuşmalar yansıtılmaktadır!

 

Kurân’da geçen bu temsili anlatımlar, biraz yanlış bir şekilde; “Bahçe sahipleri veya bahçeler sahibi”  kıssası olarak adlandırılmıştır! Aslında bu anlatımlar; Yaşanmış bir olay-bir kıssa olmaktan ziyade, sadece muhataplara mesaj vermek için kullanılan, o günün para babalarının kendi aralarında veya bu temsili para babalarıyla gariban halk kesimlerinden bazı temsili kişiler arasında geçtiği farzedilen, temsîlî tarihsel konuşmalar ve olaylardır! İşte bu surenin bundan sonra gelen on iki âyeti boyunca, bu temsili anlatımlardan birini bulacaksınız!   

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp ta görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve bu konudaki son söz “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim. Henüz içersinden yeni çıktığımız, Kur’an ayı olan mübarek Ramazan ayının kazandırdıklarının, Kurân’ı anlamamız için bir fırsat olabileceğini ve bu fırsatın değerlendirilmesinin de, insanlık için hayırlara vesile olmasını, Yüce Rabbimden temenni ve niyaz ediyorum!

 

(Gelecek yazımızda, Kehf’ Sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız)

 

Yaşar GÜLAÇTI. 29. Temmuz. 2017.   Hartlap köyü. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com                                               

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Örneğin Arapça da, fiil ve eylemler cümlenin başında yer alırken, özne ve yüklemler cümlenin sonuna gelir. Hâlbuki Güzel Türkçemizde bunun tam tersi bir durum söz konusudur! Yani bilindiği gibi, güzel Türkçemizde, Özne dediğimiz fâil cümlenin baş tarafında yer alırken, fiil ve eylemler cümlenin sonundadır!

[2] Yani dilleri ile “Lâ İlâhe illallah” şeklindeki terkibi söyleyenlerdir! Veya bu insanlar; İbadetlerin sadece şeklî kısmına odaklanıp, rûhi kısımlarını ihmal ederek şeklî bir dindarlık gösterisi yapan tiplerdir! Veyahutta bu insanlar; Sadece isim, yani marka Müslümanlığı yapan atalarından aldıkları miras yoluyla da İslam’a konmuş olan insanlardır! Yüce yaratıcı Müslümanlığı “süslüman’lık” şekline dönüştüren bu insanların iman iddialarını kabul etmemiş olmalıdır ki, bu insanları tekrar ve gerçekten iman etmeye çağırıyor:  Siz ey iman edenler! İman edin Allah’a, O,nun elçisine ve O’ elçiye peyderpey indirdiği ilâhi kelâma ve daha önce indirdiği mesajlara… krş. 4/136.

[3] Kurân’da الَّذٖينَ اٰمَنُوا  - Ellezîne Âmenû” yani “O iman iddiasında bulunanlar” “şeklinde gelen bu terkibin arkasından genellikle “وَ عَمِلُوا الصَا لِحَا تِ  - Ve Amilussâlihâtı” yanı “ıslah edici fiil ve ameller işleyenler” terkibi gelmektedir. Bu durum da gösteriyor ki, Kurân’a göre, İman ile “amel’i sâlih” yani “ıslah edici ameller” arasında çok sıkı bir ilişki bulunmaktadır! Bu durum; Emevî hanedanlığı ile başlayan süreçte, İslam toplumu içerisinde haksızlık-hukuksuzluk yapıp zulüm irtikâb edenleri, hattâ (Kerbela’da olduğu gibi) katliam yapanları iman dairesinin içinde tutmak için geliştirilen “iman amelden bir cüz değildir” anlayışının Kur’an tarafından kabul edilmediğinin bir göstergesi gibidir!

 

 [4] Lâfzen : “Allah sizi barış ve esenlik yurduna davet eder…! 10/25.”

 

Yazarın Diğer Yazıları