Farklılıklarımız Zenginliğimizdir

Üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyası, yüzlerce yıldır bünyesinde birden çok dînî ve etnik kimliği barındıra gelmiştir. Ülkemizin, yani Anadolu coğrafyasının bu kadar farklı dînî ve kültürel kimliğe ev sahipliği yapmasının birçok sebeplerinden biri de; Anadolu coğrafyasının sahip olduğu jeopolitik konumuyla ilgilidir.

 

Gerçekten üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyası, gerek coğrafî ve gerekse jeopolitik yönden çok önemli bir konuma sahiptir.  Bir defa, boğazların bu coğrafyada yer almış olması, doğu ile batı, kuzey ile güney arasındaki en kısa ve en kestirme yolların bu coğrafyadan geçiyor olması, söz konusu coğrafyanın önemini bir kat daha artırmaktadır.

 

Anadolu coğrafyası tarih boyunca- özellikle de Osmanlı tarihi boyunca- gerek Balkanlar ve gerekse Kafkasya’da başı sıkışan Müslüman milletlerin/kavimlerin hep sığınak yeri olmuştur. İşte bundan dolayı da, bu coğrafyada dînî açıdan, özellikle de etnik açıdan tek bir milletin, kültürün yaşıyor olmasını savunmak pek o kadar tarihi realitelere uygun düşmeyecektir. Fakat şu da bir gerçektir ki Anadolu coğrafyasında yaşayan milletlerin kahir ekseriyetini, etnik yapı olarak Müslüman Türkler oluşturmaktadır.    

 

 Hemen herkesin bilebileceği gibi Türkler Anadolu’yu yurt edinmeden önce Anadolu’da çoğunluk olarak Roma/Bizans halkı yani Rumlar yaşıyordu. Fakat Anadolu toprakları yıllardır gerek Bizans-Sasani ve gerekse Emevi/Abbasi mücadelesine sahne olduğu için, burada yaşayan halkın bir kısmı, söz konusu taraflar arasındaki sonu gelmez mücadelelerden dolayı sözü edilen coğrafyayı terk etmek zorunda kalmışlardı. Yani Türklerin Anadolu’yu yurt edinmeye başladıkları Malazgirt zaferi yıllarında Anadolu’nun nüfusu çok fazla kalabalık değildi. Sözü edilen coğrafyada Rumların yanında çok kalabalık olmasalar da, Ermeniler ve diğer gayrı Müslim unsurlar dağınık bir halde yaşıyorlardı.

 

Türklere gelince; Türklerin Anadolu’ya ilgileri son araştırmalara göre Malazgirt zaferinden çok daha önceki yıllara dayanmaktadır. Yapılan son araştırmalara göre, Anadolu’ya ilk Türk akınları, 4.yüzyılda Hunlar ve 6. yüzyılda Sibirler tarafından yapılmıştır. Ne var ki söz konusu bu akınlar, Anadolu’ya yerleşmek amacıyla değil de, siyasi sebeplerle beraber, biraz da Bizans ordusunda ücretli asker olarak görev almak için yapılıyordu. Yani, Türkler Müslüman olmadan önce de Anadolu ve Balkan coğrafyasıyla şu ya da bu sebepten dolayı ilgilenmişlerdir.

 

Bilindiği gibi, Malazgirt zaferinden sonra Anadolu’nun kapıları Türklere açılmaya başlanmış ve Türkler özellikle de Malazgirt zaferinden sonra Anadolu’ya daha çok yurt edinmek amacıyla gelmeye başlamışlardır. Söz konusu zaferden sonra, çeşitli zamanlarda Anadolu’ya aralıklarla, fakat sürekli olmak üzere Türk/Oğuz göçleri yapılmaya başlanmıştır.

 

Anadolu coğrafyasının demografik yapısı, Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu dönemlerinden başlamak üzere, özellikle de Osmanlı devleti döneminde giderek daha da farklılaşmıştır. Osmanlı devletinin gerileme/dağılma döneminden itibaren, gerek Avrupa’da ve gerekse Asya’da toprak kaybetmeye başlaması bu coğrafyalardan sürekli olarak Anadolu’ya Türk/Müslüman göçlerinin yaşanmasına sebep olmuş, bu da mevcut demografik yapıyı oldukça farklılaştırmıştır. Bu cümleden olmak üzere söyleyecek olursak, gerek Balkanlar’da olsun ve gerekse Kafkasya’da olsun her başı sıkışan Müslüman aile en büyük sığınak yeri olarak Anadolu’yu görerek kendisini Anadolu’ya atmıştır. Öyle ki Anadolu coğrafyası o yıllarda, neredeyse, Balkanlar ve Kafkasya’da yaşayan umum Müslümanların bir sığınak yeri olmuştur.                                 

 

Tarihi realiteler bakımından şu bir gerçektir ki; bu coğrafyada yaşayan en kalabalık ve hâkim unsur hemen hemen tamamı Müslüman olan Türk unsurudur.  Diğer Müslüman etnik unsurlarla beraber ülke nüfusunun yüzde doksan beşten fazlası Müslümanlardan oluşmaktadır. Bu coğrafyada dün olduğu gibi bu gün de, en belirleyici ve tanımlayıcı temel unsur Müslümanlık olmuştur ve ümit etmek isteriz ki Müslümanlık olmaya da devam etmiş olsun.

 

Sonuç olarak dememiz odur ki, üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyası, yukarıda söz konusu etmeye çalıştığımız sebeplerden dolayı, çoğunluğunu Müslüman Türklerin oluşturduğu fakat birden çok Müslüman ve gayrı Müslim unsurun da yer aldığı tam bir kültürel mozaik olma özelliğine sahiptir. Elbette bu mozaiğin en belirgin rengi Müslümanlık olacaktır, fakat bunun böyle olması, mozaikte farklı renklerin olmaması anlamına da gelmez herhalde.  

 

Son söz: Üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyası yüzlerce yıldır farklı etnik unsurlara, inançlara ve kültürlere ev sahipliği yapmıştır. Daha önceki devletimiz olan Osmanlı devleti hiçbir zaman bu farlılıkları bir sorun olarak görmemiş, onları İslâm’ın bir emri olan “hoşgörü” politikasıyla kendisine bağlamaya çalışmıştır. Dolayısıyla “farklılığımız zenginliğimizdir”,  kültürel farklılıklarımızın bir ayrışma aracı olarak değil de, kültürel kumaşımızın çok renkli olması olarak kabul edilmesi, aynı şekilde kültürel zenginliğimiz olarak görülmesi gerekir diye düşünüyoruz…              

 

      Vesselâm…      

              

Yazarın Diğer Yazıları