N E V Â 53/XII.

N E V Â 53/XII.

 

KEHF SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ!

 

BİRİ ZENGİNLİĞİN ŞIMARTTIĞI! ÖBÜRÜ İSE SORUMLULUK DUYGU VE BİLİNCİNE SAHİP OLAN, İKİ TEMSÎLÎ KİŞİLİĞİN ARASINDA GEÇTİĞİ FARZEDİLEN KONUŞMALAR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 وَاضْرِبْ لَهُم مَّثَلاً رَّجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعاً {32} كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ آتَتْ أُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْئاً وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَراً {33} وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌ فَقَالَ لِصَاحِبِهِ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَنَا أَكْثَرُ مِنكَ مَالاً وَأَعَزُّ نَفَراً {34}

وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ قَالَ مَا أَظُنُّ أَن تَبِيدَ هَذِهِ أَبَداً {35} وَمَا أَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً وَلَئِن رُّدِدتُّ إِلَى رَبِّي لَأَجِدَنَّ خَيْراً مِّنْهَا مُنقَلَباً {36}

 (Ey Elçi! Ey Muhatap!) Onlara şu iki temsili kişiliğin durumlarını örnek olarak sun: Bu kişilerden birine, bir tarafı üzüm bağları, öbür tarafı da, hurma ağaçları, ikisinin ortasında ise ekinlerin boy attığı iki bahçe verilmiş olsun! (Ve) bu iki bahçe de, kendilerinden beklenilen ürünleri hiçbir ürün kaybına uğramadan eksiksiz veriyor olsun! Bir de bu iki bahçe arasında çağlayıp akan bir su kaynağının olduğunu da var say!

 

Bu şekilde arazisinden (lâfzen bahçesinden) istediği ürünü bol bol alan bu adamın başka gelirlerinin de olduğu (varsayılsın)! (İşte böyle bir kişiliğin) Günün birinde arkadaşı olan bir başka kişilikle (kişiyle) konuşurlarken “Ben mal-mülk ve âile fertleri açısından, senden çok daha fazlasına sahibim” dediğini varsay!

 

Ve devamla (bir imtihan aracı olarak kendisine verilen servet ve yandaşların çokluğunun kendisini şımarttığı için) aslında kendi kendisine zulmeden bu adamın, bir gün kendi bahçesine girince “buranın ebedi olarak yok olacağını düşünemiyorum! Zâten (burası günün birinde yok olsa bile) tekrar yeni bir hayatın başlayacağını da zannetmiyorum! Bilfarz! Eğer tekrar Rabbime döndürülsem bile, buradaki şartların daha iyi bir şekilde orada da karşıma çıkacağından hiç şüphem yok” dediğini hayal et! 18/32. 33. 34. 35. 36.

 

Bu âyetleri detaylı bir şekilde ele almadan önce, genel olarak Kurân’da, özel olarak da Kalem suresinde ve bu âyetlerde geçen الْجَنّةً yani  “Cennet” kavramlarının ne manaya geldiğiyle ilgili bir araştırma yapmamızın yaralı olacağı kanaatindeyim! Güzel Türkçemizde de çok sık kullandığımız bu“Cennet” kavramı, aslında Arapça olup, dilimize de oradan geçmiştir! Dini kültürümüzde oldukça önemli bir yer tutan bu “Cennet” kavramını Arap dili gramerine göre incelersek; Bu kavramın etimolojik kökeninin “C e Ne Ne-Cenne” şeklinde bir fiil olduğunu görüyoruz! Biz lügat kitaplarını tarayarak, yaptığımız araştırma sonunda, aslında bu kökten gelen kelimelerin lügat olarak; Gizlilik, gizlenmek-saklanmak, görünmez-bilinmez olmak, gibi manalara geldiğini gördük!

 

Esas itibariyle görülmezlik-bilinmezlik, gizlilik-saklılık ve tanınmazlık gibi anlamlara sahip olan bu “Cenne” (aslı “C e Ne Ne” dir) kelimesinden birçok kelime türetilmiştir. İşte “Cennet” kelimesi de bu kelimelerden bir tanesidir. Yukarıdan bakınca zemini görünmeyecek kadar sık meyve ve yemiş ağaçlarıyla kaplı olan gözlerden saklı-gizli kalmış olan toprak parçalarına, bu özelliklerinden dolayı “Cennet” denilmiştir! Türkçe karşılığıysa, bahçe demektir.

 

Ayrıca görünmez bilinmez varlıkları ifade eden “Cin” kelimesi de bu kökten gelmektedir. Arkasına saklanan insanı karşıdan gelen tehlikeli saldırılara karşı koruduğu için “Cünneh” (Türkçesi, kalkan) kelimesi de, bu saklama-koruma özelliğinden dolayı bu şekilde adlandırılmıştır ve aynı kökten gelmiştir. Yine bu kökten gelen başka bir kelimeye ise, gözlerden saklı olduğu için rahim içindeki yavruyu ifade etmek için “Cenin” denmiştir! (Kaynaklar: Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Cennet kelimesinin etimolojik kökeniyle ilgili olarak yapmaya çalıştığımız bu araştırmadan sonra, şimdi de, bu الْجَنّةً yani  “Cennet” kavramının Kurân’da hangi manalarda kullanıldığına bir bakalım; Biri evrensel, (yani zamanlar ve mekânlar üstü) diğeri ise tarihsel-dönemsel, olmak üzere, Cennet kelimesinin, Kurân’da iki mana da kullanılmakta olduğunu görüyoruz!

 

İnsanlık âilesinin kullandıkları tüm kültürlerde olduğu gibi, bizim kültürümüzde de çok önemli bir yer kaplayan, bu “Cennet[1] kavramı; Öncelikle bu dünyanın dışında,  evrende var olduğu düşünülen bir yer olarak tasavvur edilir! Yahutta bu kavram, insanların üzerinde yaşadıkları mevcut dünyanın yok olmasının ardından, ölmüş olan tüm insanların tekrar diriltilip, bu dünyadaki hayatlarıyla ilgili olarak ilâhî mahkemede yargılandıktan sonra, hak edenlere ödül olarak hazırlanan güzel bir yaşam alanı şeklinde, bir inanç konusu olarak zihinlerde yer alır!

 

İşte Kurân’da birçok yerde geçen cennet kavramları da, genellikle böyle uhrevi inancın gereği olan evrensel bir kavram olarak kullanılırken, bazı Kurân âyetlerindeyse, bu kavram farklı bir şekilde, yani tarihsel ve dönemsel olan birtakım manalarda kullanılmıştır! Değişik manalarda kullanılan “Cennet” kavramları, biri Kurân’ın ilk inen surelerinden biri olan Kalem suresi, on yedi-otuz üç âyetler aralığında, diğeriyse, bu surenin aşağıdaki otuz yedi-kırk dört âyetler aralığında değişik kalıplarlar halinde, iki surede karşımıza çıkmaktadır! Biz bu surelerde geçen “Cennet”  kökenli kelimelerin Kurân’da tarihsel, yani dönemsel olarak geçen kavramlar olduğu kanaatindeyiz!

 

Kurân’ın bu âyetlerinde temsîlî olarak geçen “Cennet”  kavramlarını, anlayabilmemiz için o döneme, yani Kurân’ın indiği, döneme gitmek zorundayız! Şayet o döneme gidersek! Göreceğiz ki; Genellikle çöllerden oluşan bir coğrafyada yaşayan insanlar için, içerisinden suların çağladığı, her türlü meyve, sebze ve tahıl gibi ürünlerin bolca elde edilebildiği böyle bir toprak parçası, zenginliğin sembolü olarak kabul ediliyordu! Bundan dolayı da, Kurân’ın indiği dönemde, o coğrafyada, bahçe veya bahçeler sahibi olmak demek, zengin olmak demekti!

 

Eğer bu âyetleri günümüze getirirsek ki, bir hidayet rehberi olan Kurân’ın yol göstericiliğinden, bir Kur’an mümini olarak istifade etmek için bunu yapmak zorundayız! O zaman bu âyetlerde geçen “Cennet”  kavramlarına sahip olmanın bu günkü literatürdeki dönemsel karşılığı; Toprak ağalığı[2], para babalığı, fabrika, banka, AVM, marketler zinciri, hanlar-hamamlar, saraylar-yalılar-yatlar vs. sahipliği olarak düşünülebilir!

 

İşte bu mülahazalardan dolayı biz, “Kalem suresi, on yedi-otuz üç âyetler aralığı ile bu surenin aşağıdaki otuz yedi-kırk dört âyetler aralığında” değişik kalıplarda, temsili olarak geçen cennet kavramlarının tarihsel, yani dönemsel olarak kullanılmış olduğunu düşünüyoruz! Ancak söz konusu âyetlerdeki cennet kavramlarının tarihî, yani dönemsel olarak kullanılmış olması, bu âyetlerde verilen İlâhî mesajların evrensel olmasını engellemez! Yani bu kelimelerin kullanımı tarihsel, fakat bu kelimelerin de içinde olduğu Kur’an âyetlerinin verdiği mesajlar ise evrenseldir diyebiliriz! Görüldüğü gibi biz bu “Cennet” kavramının üzerinde oldukça fazla durduk! Bunun nedeni: Kurân’da geçen bu gibi kavramların iyice anlaşılmadan Kurân’ın verdiği ilâhî mesajların da anlaşılmasının mümkün olamayacağını düşünüyor olmamızdır!

 

Bu Kur’an Necm[3]’inin, yani bu paragrafın ana konusunu teşkil eden لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ – Li Ehadihimâ Cenneteyn” yanı “iki Cennet sahibi” olma kavramı üzerinde, kapasitemiz oranında yapmaya çalıştığımız bu araştırmadan sonra, şimdi isterseniz artık, bu paragrafın yukarıdaki âyetlerini bir bütün olarak ele alıp, taşıdıklarını düşündüğümüz mesajları görmeye çalışalım! Yüce Yaratıcının, başta Allah Resulü olmak üzere, birer Kur’an mümini olan insanlardan, muhataplarına mesaj vermek için, “darb’ı mesel, yani örnek olarak” sunmalarını istediği bu konu da, iki temsili kişiliğin olduğunu görüyoruz!

 

Bunlardan biri, iki bahçeye, (günümüz anlayışına göre, iki büyük gelir kaynağına, yahutta devlet kademesinde önemli bir makama) sahip, fakat sorumluluk duygu ve bilincinden uzak olan, zenginliğin şımarttığı, bir para babası veya işgal ettiği makamın şımarttığı bir insan tipi! Diğer kişi ise sorumluluk duygu ve bilincine sahip, fakat maddi yönden fazla bir gelir kaynağı ve devlet kademesinde de yüksek bir makam sahibi de olmayan mütevâzı bir insan tipi!

 

İşte on iki âyetlik bu paragrafta dile getirilenlerin tamamı, biri biriyle arkadaş olan bu iki temsili kişinin arasında geçen konuşmalardan oluşmaktadır! Öncelikle yukarıdaki beş âyetlik (otuz iki-otuz altı âyetler aralığı) bölümde neler var ona bir bakalım:

 

“Bu kişilerden birine, bir tarafı üzüm bağları, öbür tarafı da, hurma ağaçları, ikisinin ortasında ise ekinlerin boy attığı iki bahçe verilmiş olsun! (Ve) bu iki bahçe de, kendilerinden beklenilen ürünleri hiçbir ürün kaybına uğramadan eksiksiz veriyor olsun! Bir de bu iki bahçe arasından suları çağlayıp akan bir pınar aktığını var say!

 

Bu şekilde bahçesinden istediği ürünü alan bu adamın başka gelirinin de olduğu (varsayılsın)! (İşte böyle bir kişiliğin) Günün birinde arkadaşı olan bir başka kişilikle (kişiyle) konuşurlarken “Ben mal-mülk ve âile fertleri açısından, senden çok daha fazlasına sahibim” dediğini varsay!

 

Ve devamla (Bir imtihan aracı olarak kendisine verilen servet ve yandaşların çokluğunun kendisini şımarttığı için) aslında kendi kendisine zulmeden bu adam! Bir gün kendi bahçesine girince “buranın ebedi olarak yok olacağını düşünemiyorum! Zâten (burası günün birinde yok olsa bile) tekrar yeni bir hayatın başlayacağını da zannetmiyorum! Bilfarz! Eğer tekrar Rabbime döndürülsem bile, buradaki şartların daha iyi bir şekilde orada da karşıma çıkacağından hiç şüphem yok” dediğini varsay!

 

Görüldüğü gibi bu bölümdeki âyetlerin tamamı, iki bahçe sahibi olarak nitelenen, zenginliğin şımarttığı o temsili kişiye verilen, Cennetlerin, yani bahçelerin (günümüz anlayışına göreyse; “gelir kaynaklarının”) özellikleri ve bu toprak ağası-para babası olan şahsın ukalalık, kibir ve inkâr kokan, konuşmalarından oluşmaktadır! Örneğin, bu adam yanındaki sorumluluk sahibi arkadaşıyla konuşurken şöyle demektedir: “Ben mal-mülk ve taraftarlar açısından, senden çok daha fazlasına sahibim! Yani sen benim dengim değilsin! Klâsım değilsin! Senin etin ne? Budun ne?” Böylelikle çevresindekileri küçümseyen bu adam! Aslında hem çevresindekilere, hem de kendi kendisine zulmetmektedir!

 

Bununla da yetinmeyen bu şımarık para babası sorumsuz kişi! Her insan gibi kendisine de, imtihan için verilen Mülk’ün, yani iktidar ve servet gücünün simgesi olan, saray ve zenginlik kaynağı olan diğer mallarının arasında dolaşırken: “Ben bana verilen bu imkânların bir gün yok olacağını zannetmiyorum! Aksine içinde bulunduğum bu şartların, benim için ebedi olduğunu düşünüyorum! Hattâ daha da ileri giderek, “ben-gidersem veya biz gidersek, bu ülke batar yok olur” Diyebilmektedir!

 

Belki de her gün okuduğumuz, fakat bir türlü ne dediğini merak etmediğimiz, Kurân’ın, namaz sureleri adını verdiğimiz, o kısa surelerinden biri olan “Hümeze” süresinde, çevresindekileri küçümseyen bu insan tipini bakınız Kur’an bize nasıl tanıtıyor: “O öyle bir tiptir ki; (bir yandan) Toplayıp yığdığı mal ve servetleri sayıp dururken! (öbür yandan) O mal-mülk, yani servet ve makamların kendisini ebedileştireceğini düşünür! Krş. 104/2. 3.”

 

İşgal ettiği koltuk ve kontrol ettiği mal-mülk ve servet arttıkça, hak-hukuk ve adalet mefhumlarını ayakları altına alıp çiğneyerek zıvanadan çıkan bu temsili insan tipi, biraz daha ileri gidip sözlerine devam ederek: “Şâyet bu mal-mülk ve saltanat günün birinde yok olsa bile, bunların hesabını vermek için tekrar yeni bir hayatın başlayacağını da zannetmiyorum! Bilfarz! Eğer tekrar Rabbime döndürülsem bile, buradaki şartların daha da iyi bir şekilde orada da karşıma çıkacağından hiçbir şüphem yok!” diyebilmektedir!

 

Burada görüldüğü gibi, artık bu insan tipi! En sonunda, işi âhiret hayatını, yani insanların dünyada yaptıklarının hesabını vermek üzere tekrar diriltileceklerini ve orada kurulacak olan İlâhî mahkemeyi de yok saymaya kadar götürmüştür!

 

Bir taraftan sahip olduğu gelir kaynaklarıyla (lâfzen cennetlerle) öğünen bu para babasının, aynı zamanda makam ve servet düşkünü de olduğu anlaşılmaktadır! Nihayet bu ukalâ insan tipinin ağzından çıkan bu sözler ve gösterdiği bu tavırlar, bir Kur’an mümini olarak bizler için çok önemli bir kriterin, bir tespit’in habercisi gibidir! Yapılan bu tespite göre: “Zenginlik, ihtiyaçsızlık, Para-pul, koltuk-makam, saltanat, saray ve servetle, küfür ve inkâr arasında, dolaylı da olsa bir bağın olduğu gerçeği gün yüzüne çıkmaktadır!”

 

 Esasen Kurân’ın bu durumu birçok kere gündeme getirdiğini de görüyoruz! Yüce Yaratıcı insanlığa doğru yolu göstermek için indirdiği kitabın daha ilk suresinde bakın ne buyurmaktadır? “Esasen insan, kendi kendisine yettiğini düşündüğü an! Mutlaka yoldan çıkarak azar! krş. 96/6. 7.”

 

Bu kitap bir başka suresindeyse, insana şöyle hitap etmektedir: “Biriktirip çoğaltma tutkusu sizi o kadar oyalayıp durdu ki! Sonunda bu işi mezara kadar uzattınız! krş. 102/1. 2.”

 

Kurân’ın iki suresinde (Cennet veya Cennetler sahibi olarak) geçen bir insan tipinin Kehf suresinde geçen, otuz iki-otuz altı âyetler aralığındaki bu beş âyetlik bölüm üzerinde yapmaya çalıştığımız tefsir ve yorumlardan şunu anladık ki: Burada kendini beğenmiş, şımarık zengin (hayâli-temsîli) bir insan tipinden bahsedilmektedir. Kurân’ın tüm âyetleri gibi bu âyetlerinde insanlığa doğru yolu göstermek için bir takım evrensel mesajlar verdiğine, bir Kur’an mümini olarak inanmak zorundayız! Bu noktada, Müslümanlar olarak, (belki yanılıyor olabilirim ama) bazı yanlış kanaatlere sahip olduğumuzu da düşünmekteyim! Örneğin Müslümanlar arasında yukarıdaki âyetlerde profil’i çizilen insan tipinin sanki Müslümanların içinden çıkmayacağı gibi bir kanaat hâkimdir!

 

Hâlbuki âyetlerde profili çizilen bu ukalâ insan tipinin, ne yaşadığı zaman dilimi, ne yaşadığı coğrafya, ne etnik kökeni ve ne de dini âidiyeti konusunda her hangi bir bilgi verilmemektedir! Bu durum da gösteriyor ki; Bu âyetlerde profili çizilen insan tipi, her dinden, her inançtan, her kültürden çıkabilir! Yani “Zenginlik, ihtiyaçsızlık, Para-pul, koltuk-makam, saltanat, saray ve servet” bir Müslüman’ı da, rahatlıkla yoldan çıkartabilir! Kısaca ifade etmemiz gerekirse: Âyetlerde profili çizilen bu nankör ve ukalâ insan tipi, sadece karşı mahallenin yaramaz çocuklarının arasından değil, bizim mahallenin uslu çocuklarının arasından da rahatlıkla çıkabilir!

 

Müslüman halkımız arasında, yukarıdaki âyetlerde prototip’i çizilen bu insan tipinin sanki Müslümanlar arasından değil de, sadece diğer inançlar arasından çıkar gibi bir yanlış anlayışın hâkim olmasının sebebiyse; Kurân’ın yukarıda tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız bu veya benzeri âyetlerinin, yapılan özensiz ve dikkatsiz çeviri-tefsir ve yorumlarının olabileceği düşünülebilir [4]!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp ta görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve bu konudaki son söz “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim. Henüz can bedenden çıkmadığına göre; Bu durumun Kurân’ı anlamamız için son bir bir fırsat olabileceğini ve bu fırsatın değerlendirilmesinin de, insanlık için hayırlara vesile olmasını, Yüce Rabbimden temenni ve niyaz ediyorum!

 

(Gelecek yazımızda, Kehf’ Sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız)

 

Yaşar GÜLAÇTI. 05. Ağustos. 2017.   Hartlap köyü. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com                                               

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Kurân’da ve bizim kültürümüzde “Cennet” şeklinde ifade edilen bu kelimenin batı dillerine “Paradise” yani “Faradays” olarak geçmiş olduğunu görüyoruz! Aslında batı dillerindeki bu “Paradise-Faradays” kelimesini Kurân’da bir çeşit cennet adı olarak geçen Arapçadaki “Firdevs” kelimesinin kökünden gelmiş olma ihtimalini de gözardı etmemek lazım!

 

[2] Bu âyetlerde geçen “Cennet veya Cennetler sahibi”  olma kavramlarının günümüz açısından ne anlama geldiğini daha iyi sağlayacağını ümit ettiğim bir duruma dikkatlerinizi çekmek istiyorum! Bunun için tarihte insan neslinin sosyalleşerek medeniyetler kurduğu ilk bölge, olarak bilinen Mezopotamya’nın kuzeyine, yani bugün için, Anadolu coğrafyasının çok önemli bir bölümünü oluşturan topraklara, kısaca Güneydoğu Anadolu bölgemize dikkatlerinizi çekmek isterim! Bu topraklarda onlarca köyün sahipleri olarak karşımıza çıkan toprak ağalarının-para babalarının sembolü olarak edebiyatımızın bir parçası olan filmlerdeki “Maho ağa” ve sömürülen halkın tamamını oluşturan “Maraba” tiplemelerini bir düşününüz! Belki o zaman ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır! İşte bu bölgenin “Maho ağalarını” söz konusu âyetlerde geçen “Cennet veya Cennetler sahipleri” olarak düşünebiliriz!

 

[3] Bizim daha önce de birkaç kez kullandığımız bu “Necm” kelimesi, Kurân’ın inişi esnasında rabbimiz tarafından uygulanan bir metodun gereği olarak “belli konulardaki âyetlerin bir arada indirilmesiyle” oluşan Kur’an paragraflarına verilen bir ad’dır!

 

[4] Örneğin klasik tefsirlerimizden birçoğunda, Fatiha suresinin son âyetinde geçen “غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ – Ğayrilmağdûbi aleyhim” ifadesiyle, “Yahudilerin”وَلاَ الضَّالِّين – Veleddâallîn” ifadesiyle de, “Hıristiyanların” kastedildiği yorumu yapılmaktadır. Krş. 1/7.” Yahutta tevbe suresi otuz dördüncü âyette geçen “Bulunduğu din adamlığı konumunu istismar edip kullanarak, insanların mallarını-paralarını haksız yere yiyenlerin sadece Yahudi ve Hıristiyan din adamları” olduğu yorumu yapılmaktadır! krş. 9/34.”  Bu durum ise Müslüman halkların, kendilerini bu tür âyetlerin muhatabı olarak görmemelerine sebep olmaktadır! Kısaca bizim Müslüman halkımız burada bahsi geçen yoldan çıkmış ukalâ insan tipinin, kendileri değil, başkaları olduğunu düşünmektedirler! Yani (Fatiha suresinin son âyetine göre) Allah’ın Müslümanlara gazaplanmayacağı ve Müslümanların dalalete düşmeyeceği gibi bir anlayışın meydana gelmesine sebep olmuştur. Öbür yandan Tevbe suresi otuz dördüncü âyetin yorumuna göre de; Sanki Müslümanlar arasından din istismarı yapıp insanları din ve Allah’ ile aldatıp, sömüren insanların hiç çıkmayacağı gibi, bir kanaatin yayıldığı da görülmektedir! Diğer yandan Müslümanların tamamını rencide eden bazı olaylar, ucu kendilerine dokunacağı için, birileri tarafından hızla sümenaltı edilerek gözlerden saklanmaya çalışılmaktadır! Örneğin bir takım kutsalların yanında, Kurân’ın mübarek ismini de kullanan bir takım tarîkat, vakıf ve cemaat yurtlarında sanki hiçbir pedafili, yani çocuk istismar ve tecavüz vakası yaşanmamış gibi davranılmaktadır! Esasen bu yanlış kanaat açısından bakarsak: “Kurân’ın çok büyük bir bölümü sanki Müslümanları hiç ilgilendirmez” gibi, absürt bir düşüncenin mevcudiyeti ortaya çıkmaktadır!

 

Yazarın Diğer Yazıları