Batının İslâm’la Savaşı

Batının İslâm’la Savaşı

Bu yazımızın başlığına takılan bazı kardeşlerimiz, “Batının İslâm’la Savaşı Mı?” diyerek, belkide yazımızın başlığını kışkırtıcı ve abartılı olarak değerlendirip bizleri yadırgayabilirler. Olsun, biz her türlü yapıcı eleştirilere açık olduğumuzu peşinen en başta söylemiş olalım. Fakat bizi yazımızın başlığında dolayı eleştirmiş olanlar, konuyu biraz araştırdıklarında, sanırız yazımızın başlığının normal olduğunu, o kadar da abartılı olmadığını kabul edeceklerdir. Evet, başlığımızda da ifade ettiğimiz gibi, Batının İslâm la bir savaşı vardır ve bu savaş bu zamana kadar hiç bitmedi ve inançlarımıza göre kıyamete kadar da bitmeyecektir.  

Genel anlamda Hıristiyanlığı temsil eden Batının İslâm’la savaşının Efendimiz(sav) risaleti ile başlamış olduğu söylenilebilir. Çünkü, gerek Hazreti Musa (as)’a indirilmiş olan Tevrat’ta ve gerekse Hazreti İsa(as)’a indirilmiş olan İncil’de, Efendimiz(sav)’in âhir zaman peygamberi olarak geleceği müjdesi yer almaktaydı. Efendimiz(sav)in risaleti döneminde gerek Medine ve gerekse Taif gibi, Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde yaşayan Yahudi topluluklarının âlimleri, ellerinde bulunan Tevrat’a bakarak Efendimizin âhir zaman peygamberi olduğunu çok iyi biliyorlardı. Fakat onlar gelecek olan peygamberi İsrail oğullarından bekledikleri için, Efendimiz(sav)’in peygamberliğini Kur’anı Kerim ifadesiyle” kendi oğullarını tanır gibi” tanıma ve bilmelerine rağmen, sırf kıskançlıklarından dolayı Efendimizin risaletini tasdik etmemişlerdir. Aynı şekilde Hıristiyan din adamları olan papazlar da, tahrif edilmiş olan İncil’e dayanarak Efendimizin âhir zaman peygamberi olarak geleceğini çok iyi biliyorlardı. Muradı İlahiyi bilemeyiz, fakat normal koşullarda ehli kitabın kendi kitaplarına göre Efendimiz(sav)in risaletini kabul etmeleri gerekiyordu.  Fakat ne var ki, sırf kıskançlıklarından dolayı Efendimiz(sav)in risaletini tasdik etmeyeceklerdir.

İşte, Efendimiz(sav)in peygamberliğini ilân etmesinden itibaren ehli kitap olan Yahudi ve Hıristiyanların İslâm’la savaşları başlayarak, çeşitli alanlarda ve şekillerde olanca hızıyla devam ederek günümüze kadar aralıksız bir şekilde devam etmiştir. Tarih boyunca devam eden süreçte, İslâm dünyası ile Haçlı taassubuyla hareket eden Batı Hıristiyan dünyası arasındaki söz konusu bu mücadele, bazen savaş meydanlarında savaşarak, bazen de-günümüzde olduğu gibi- sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda olanca hızıyla devam etmektedir.   

Efendimiz(sav)in risaleti döneminde İslâm güneşi, Arabistan coğrafyasının büyük bir ekseriyetini aydınlatmaya başlamıştır. Hülafa-i Raşidin döneminde Irak, İran, Suriye ve Mısır fethedilmiştir. Emevi ve Abbasiler dönemlerinde ise Kuzey Afrika, İspanya ve Maveraünnehir bölgeleri fethedilerek, İslâm güneşi Atlas okyanusundan Asya’nın derinliklerine kadar olan yerleri aydınlatmaya başlamıştır.

Efendimiz(sav)in peygamberliği döneminde, o zaman dünyasının iki süper devleti olarak Bizans ve Sasani imparatorlukları bulunmaktaydı. Hülafa-i Raşidin döneminde Suriye ve Mısır fethedilerek Bizans’a çok büyük bir darbe vurulurken, İran’ın fethiyle ise Sasani İmparatorluğu yıkılarak tamamen ortadan kaldırılmıştır. Emevi ve Abbasiler dönemlerinde Bizans’a ait olan Anadolu coğrafyası baştanbaşa geçilerek, İstanbul birkaç defa kuşatılmışsa da fethedilemeyecektir.

Türklerin miladi onuncu asırdan itibaren İslâm dinini kabul etmeye başlamalarıyla,    İslâmiyet’in bayraktarlığı yavaş yavaş Araplardan Türklere geçmeye başlayacaktır. Müslüman olan Türklerin söz konusu bu bayraktarlığı, Büyük Selçuklu İmparatorluğu ile yükselişe geçerek, Osmanlı Devleti döneminde ise zirveye çıkacaktır. Ve artık Batının hedefinde yeni düşman olarak Müslüman Türkler vardır. Bizansın şahsında Batı önce, Türklerin Anadolu’yu yurt edinmelerine engel olmaya çalışmış, fakat Türkler Bizansın direnişine rağmen Anadolu’ya yerleşmeye ve Anadolu’yu yurt edinmeye devam etmişlerdir.

Ortaçağlarda Avrupa devletleri ile İslâm dünyası arasındaki en zorlu mücadele Haçlı Seferleri sırasında yaşanmıştır. Söz konusu Haçlı Seferleri sırasında Avrupalı barbarlar çok acımasız bir şekilde hareket ederek, istila ettikleri İslâm beldelerinde deyim yerindeyse taş üstünde taş bırakmamışlardır. İslâm Dünyasının Haçlı Seferleri sırasında almış olduğu siyasi ve ekonomik yaralarını sarması yıllar yılını almıştır.   

Söğüt ve çevresinde küçük bir beylik olarak kurulan Osmanlı Devleti’nin Rumeli’ye geçişi, Orhan Gazinin büyük oğlu Süleyman Paşanın 1353 yılında Çimpe kalesini fethetmesiyle mümkün olacaktır. Avrupa devletlerinin bütün engelleme girişimlerine rağmen Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki ilerlemesi devam ederek Viyana’ya kadar uzanmıştır. Avrupalılar Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki ilerleyişini 1683 yılında gerçekleştirilen II. Viyana kuşatmasıyla nihayet durdurabilmişlerdir. Avrupa devletlerinin söz konusu bu başarısı, bu devletleri çok büyük bir sevince boğacak ve bu başarıdan sonra bazı Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti’ni Avrupa’dan atmak için kendi aralarında “Kutsal İttifak” devletlerini kuracaklardır. Viyana bozgunundan sonra Avrupa devletleri ile Osmanlı Devleti arasındaki pozisyonlar değişerek, Osmanlılar maalesef savunma konumuna geçerken Avrupa devletleri ise taarruz konumuna geçmiş olacaklardır.

Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketlerinden sonra başlayan bilimsel gelişmeler, Sanayi İnkılâbı sürecinden sonra yerini yavaş yavaş teknolojik gelişmelere bırakacaktır. Böylece Avrupa’nın büyük devletleri, elde ettikleri teknolojik avantajlarla başta İslâm ülkeleri olmak üzere, dünyanın birçok bölgesini sömürge konumuna getirmeyi başarabilmişlerdir. Sanayi İnkılâbı sürecinin Osmanlı Devleti’nde yaşanmaması, maalesef Osmanlı Devleti’ni ve onun şahsında İslâm Dünyasının Batı karşısında siyasi ve ekonomik bakımdan geri kalmasına sebep olmuştur. Bu olumsuzluk ise, Osmanlı Devleti’nin şahsında İslâm Dünyasının parçalanmışlığını ve sömürge durumuna getirilmesini beraberinde getirmiş olacaktır.

Netice itibarıyla bir kez daha ifade etmek gerekirse, Batının İslâm Dünyası ile savaşı bir vakıadır ve bu savaş şu anda belki de, tarihinde hiç olmadığı kadar başta siyasî ve ekonomik alanlar olmak üzere her alanda olanca hızıyla devam etmektedir. Bunu fark etmek için tâ uzaklara kadar gitmeye bile gerek yoktur. ABD ve Avrupa ülkelerinin 15 Temmuz sonrası Türkiye’ye gösterdikleri düşmanca yaklaşımlar bile, bu savaşın günümüz dünyasında ne kadar acımasız bir şekilde devam ettiğinin en canlı kanıtıdır. Sanırız burada önemli olan, bir vakıa olan bu savaşın varlığının bilincinde olup, ona göre pozisyonumuzu belirleyebilmemizdir. Yani, şu anda taraflar arasında olanca hızıyla devam eden bu savaşta, bir Müslüman olarak bizim hangi safta yer alıyor olmamızdır. İslâm’ı ve Müslümanlığı temsil eden Hakkın yanında mı, yoksa maazallah, dünyevî kaygılarla hareket ederek küfrün yanında mı?  Muhakkaktır ki, bizlerin dünya ve âhiret saadetimiz bu duruşumuza, bu tavrımıza bağlı olacaktır diyoruz vesselâm…

 

       

Yazarın Diğer Yazıları