N E V Â 53/XIII.

N E V Â 53/XIII.

 

KEHF SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

 

ZENGİNLİĞİN ŞIMARTTIĞI O UKALÂ İNSAN TİPİNE, TAKVÂ, YANİ SORUMLULUK SAHİBİ OLAN ARKADAŞINDAN CEVAP GELİYOR!

 

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَكَفَرْتَ بِالَّذِي خَلَقَكَ مِن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلاً{37} لَّكِنَّا هُوَ اللَّهُ رَبِّي وَلَا أُشْرِكُ بِرَبِّي أَحَداً {38} وَلَوْلَا إِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَاء اللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ إِن تُرَنِ أَنَا أَقَلَّ مِنكَ مَالاً وَوَلَداً {39} فَعَسَى رَبِّي أَن يُؤْتِيَنِ خَيْراً مِّن جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَاناً مِّنَ السَّمَاءِ فَتُصْبِحَ صَعِيداً زَلَقاً {40} أَوْ يُصْبِحَ مَاؤُهَا غَوْراً فَلَن تَسْتَطِيعَ لَهُ طَلَباً {41}

(Bahçe sahibi olan arkadaşından yukarıdaki sözleri işten) Arkadaşının, (o zengin) arkadaşına cevap vererek: “Şimdi sen, seni (hiç yokken önce) topraktan, sonra da (koyduğu canlıların üreme yasasına göre) bir damlacık sudan yaratan, sonrasında ise bir insan olarak fonksiyonunu icra edebilmen için, sana gerekli donanımları lütfedene, küfür mü ediyorsun? Yani Onun bu irade ve emeğini yokmu sayıyorsun?” (Sen böyle düşünsen de!) Ben her şeyimi kendisine borçlu olduğum Rabbim olan O’ Allah’a, kesinlikle hiçbir şeyi denk-eş ve ortak olarak görmeyeceğim” dediğini bir düşün!

 

Ve arkasından devam ederek “keşke sen de kendi bahçene girerken, Yüce Yaratıcının her an hayata müdahil olduğunu hesaba katarak, “bu bahçedeki her şeyin ancak Allah’ın yaratma fiilinin bir yansıması olarak, O’nun koyduğu tekevvün, yani oluş yasasına göre ve ancak Allah’ın dilemesiyle olabileceğini dile getirmiş olsaydın[1]! Böylelikle O’nun gücünün üstünde başka bir gücün olmadığı gerçeğini de bir düşünmüş olsaydın!

 

Gördüğün gibi ben servet ve evlat bakımından, senden daha zayıf bir durumdayım! Ama umulur ki! Allah bana senin bahçenden daha iyisini nasip edebilir! (Bu arada) seninkinin üzerine de gökten bir âfet indirip, orasını ot bitmez bir çöle döndürebilir! Ya da bir daha ulaşamayacağın bir şekilde oranın suyunu yerin dibine batırabilir!”(dediğini, tasavvur et!) 18/37. 38. 39. 40. 41.

 

يُحَاوِرُ  – Yuhâviru” Kökeni itibarıyla “El-Havr” veya “El-Hıvar” mastarından türetilen bu kelimenin aslı Arapça olup, lügat olarak şu manalara gelmektedir: Rucû etmek-geriye dönmek, Artan bir şeyi eksiltmek, Helak etmek, Gözün ağı ve karası çok belirgin olmak, yani özellikle kadınlar için olmak üzere, kişinin gözü, Sığır, deve ve geyik gözleri gibi, (iri ve seçilir) olmak! (Kültürümüzdeki “Huri kızı” tabiri de, galiba buradan kaynaklanmaktadır!)

 

Tüm bunların yanında bu kelime; Devenin henüz annesinden ayrılmamış olan yavrusu ve karşılıklı konuşma esnasında yanındaki insana cevap vermek, Elbiseyi kasar’a vurarak beyazlaştırmak, (bundan dolayı beyaz elbise giyen Hz. İsa’nın arkadaşlarına “Havârî” ismi verilmiştir!) bembeyaz buğday unu gibi daha birçok manaya da gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap) Biz otuz yedinci âyetin hemen başında geçen bu يُحَاوِرُ  – Yuhâviru” kelimesine, orijinal metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak meâlde “cevap vererek” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

أَكَفَرْتَ  – E’Keferte” Öncelikle şunu bilelim ki; Bu kelimenin başındaki “Elif” harfi, buraya istifham[2] harfi olarak gelmiş olup kelimenin bir parçası değildir! Yani kelimenin aslı “كَفَرْتَ  – Keferte” şeklindedir. Bu kelimenin, (örneğin “Kâfir” kelimesi gibi) bazı kalıpları güzel Türkçemizde kullanılsa da, kelime aslında Arapça olup  “K F R” fiil kökünden türetilmektedir! Daha çok ıstılâhî manasıyla dikkatlerimizi çeken bu “Küfr” kelimesi, aslında lügat olarak bir tek manaya gelmektedir: Var ve mevcut olan bir şeyin üstünü örtmek-setretmek, yani bir şeyi gizleyerek kaybetmek, yok saymak-varlığını inkâr etmek! Bundan dolayı; Araplar, tanıyıp-bildiği halde, bir şeyi bilmiyormuş gibi davranan kişi için[3], tohumun üstünü örterek toprak altında kaybeden ekinci yani çiftçi için[4], hattâ her şeyin üstünü örtüp onların gözden kaybolmasına sebep olan gece için de, bu kökten gelen “kâfir” kelimesini kullanırlar!

 

Bahse konu olan bu “K F R”  fiil’inden türetilen kelimelerin, din dilindeki ıstılâhî manasının da, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız “üstünü örtmek-setretmek, yani bir şeyi gizleyerek kaybetmek, yok saymak-varlığını inkâr etmek!” gibi manaların ışığı altında, zaman içinde şu şekilde gelişip-şekillendiğini görüyoruz! Buna göre: “Küfür” kelimesi; İnanıp-güvenmenin zıddı olarak görülmektedir! Yani Yüce Yaratıcının lütfettiği nimet ve imkânların üstünü örterek yok saymak-inkâr etmek, Allah’ın varlığını, tekliğini ve yaratıcı yegâne otorite olduğunu görmemek-yok saymak! Ayrıca bu kelime, iman kelimesinin zıddı olarak, kişinin Yüce yaratıcıya güvenmemesi ve aynı şekilde, kişinin kendi söz, tavır ve eylemleriyle de, hem Allah’ın hem de etrafındakilerin güvenini kaybetmesi, gibi mefhumları da çağrıştırmaktadır! Kaynak (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Biz otuz yedinci âyette geçen bu “أَكَفَرْتَ  – E’Keferte” kelimesine, manayı olumludan olumsuza çeviren başındaki istifham, yani hemze أ  E” harfiyle beraber, metin içindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, “…sana gerekli donanımları lütfedene, küfür mü ediyorsun? Yani o’nun bu irade ve emeğini yokmu sayıyorsun?” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

صَعِيداً زَلَقاً  – Saîden Zeleqâ” Buradaki iki kelimeden birincisi olan “Saîden” kelimesi, Temiz toprak parçası, Yeryüzü, Arazi parçası ve Yukarı doğru yükselmek gibi manalara gelmektedir! İkinci kelime olan “Zelâq” kelimesiyse; Yülümek-tıraş etmek, Ayağı kaymak, Kaypak yer, yani Üzerinde durulamayacak kadar, çıplak ve kaypak olup hiçbir bitkinin yetişmediği toprak parçası ve Düşük yapılmış oğlan çocuğu gibi manalara gelmektedir! (Ahterî+Lisan..) Kırkıncı âyetin son bölümünde yer alan bu kelimelerin ikisine birden, biz ana metindeki kalıp ve konumlarını da hesaba katarak: “ot bitmez çöl” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

غَوْراً  – Ğavran” Kırk birinci âyette geçen bu kelime: Yerin derinliklerine batmak-yok olmak, Şiddetli hararet-sıcaklık, gibi manalara gelmektedir! (Ahterî) Âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak biz bu kelimeye mealde, “bir daha ulaşamayacağın bir şekilde oranın suyunu yerin dibine batırabilir” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Şimdi tekrar hatırlarsak! Otuz iki, otuz altı âyetler aralığından oluşan beş âyetlik bir önceki bölümde, takva bilincinden, yani sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan ukalâ bir insan tipinin yaptığı konuşmalar ve sergilediği tavırlar temsili olarak dile getirilmişti! Otuz yedi kırk birinci, âyetler aralığından oluşan beş âyetlik bu bölümdeyse, yukarıdaki sorumsuz insan tipine, takvâ yani sorumluluk duygu ve bilinci taşıyan arkadaşının, söylediği kabul edilen temsili sözler ve verdiği cevaplar dile getirilmektedir!

 

Şimdi konuyla ilgili olarak yukarıya kaydettiğimiz beş âyetlik bu paragrafı, kapasitemiz oranında dikkatli bir şekilde inceleyerek verdiği mesajları almaya çalışalım! Görüldüğü gibi yukarıdaki otuz ikinci âyet; Bu âyetler de profili çizilen takvâ, yani sorumluluk duygu ve bilincine sahip olan kişinin, daha önceki âyetlerde geçen sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan ukalâ arkadaşının söz, fiil ve davranışlarına karşı o na cevap vermek için sorduğu şu soruyla başlıyor: “Şimdi sen, seni (hiç yokken önce) topraktan, sonra da (koyduğu canlıların üreme yasasına göre) bir damlacık sudan yaratan, sonrasında ise bir insan olarak fonksiyonunu icra edebilmen için sana gerekli donanımları lütfedene küfür mü ediyorsun? Yani O’nun bu irade ve emeğini yokmu sayıyorsun[5]?”

 

Takvâ yani sorumluluk duygu ve bilinciyle hareket eden insan tipi, ukalâ ve sorumsuz bir tip olan arkadaşına yukarıdaki soruyu sorduktan sonra, sözlerine şöyle devam etmektedir: “(Sen böyle düşünsen de!) Ben her şeyimi kendisine borçlu olduğum Rabbim olan O’ Allah’a, kesinlikle şirk koşmayacağım! Yani kesinlikle hiçbir şeyi O’na denk-eş ve ortak olarak görmeyeceğim[6]

 

Bu otuz yedi ve otuz sekizinci âyetlerin zımnen işaret ettiğine göre; Sorumsuzluğu yaşam tarzı haline getiren o ukalâ insan tipinin söz fiil ve eylemlerinin bir çeşit şirk anlamı taşıdığı anlaşılmaktadır. Bu zımnî ifadeye göre: Bu ukalâ insan tipinin, kendisini arkadaşından üstün görmesi; “(Takvâ yani sorumluluk duygu ve bilinci hariç) Yüce Yaratıcının bütün insanları bir erkek ve dişiden (hak ve sorumluluk açısından bir tarağın dişleri gibi eşit) yarattığını beyan eden” Hucurât suresi ön üçüncü âyete ters düşmektedir. krş. 49/13. Ayrıca bu insan tipinin zenginliği ve taraftar kalabalığına sahip olmayı, bir ayrıcalık olarak görmesi; Fussilet suresi onuncu âyetteki “ …. O’ yolunda bulunup isteyenler arasında eşit bir şekilde paylaşılmak üzere yeryüzünde rızık kaynakları var etti… Beyanıyla da çelişmektedir[7]!” krş. 41/10.

 

Şimdi tekrar hatırlayabilirsek! Mal-mülk yani servet ve makamın şımarttığı! İnsanlara tepeden bakan, o meşhur insan tipinin kendi arkadaşına “Ben mal-mülk ve âile fertleri açısından, senden çok daha fazlasına sahibim” yani zımnen: “Ben mal-mülk ve taraftarlar açısından, senden çok daha fazlasına sahip olduğum için! Sen benim dengim değilsin! Klâsım değilsin! Senin etin ne? Budun ne?” dediğini kaydetmiştik! İşte o sorumsuz insan tipinin ağzından çıkan bu sözlerin, otuz sekizinci âyette bir nevi şirk olarak değerlendirildiği görülmektedir!

 

Bu durum bize oldukça önemli bir saptama da bulunmamız gerektiği gerçeğini hatırlatmaktadır! Buna göre: Bir insanın her hangi bir din’e, kültüre veya etnisiteye sahip olması, o şahsın müşrik olmasının önünde bir engel teşkil etmemektedir. Yani Yahudi, Hıristiyan veya diğer inanç guruplarından, müşrik çıkabileceği gibi, kültürel olarak Müslüman kimliği taşıyan insanların içinden de rahatlıkla müşrik veya müşrikler çıkabilir! Kısaca kişinin şirk bataklığına saplanmaması için, kendisinin Müslüman kimliği taşıması, Camiye hattâ Kâbe’ye gitmesi bile, o insan için şirke karşı koruyucu bir kalkan olamayabilir!

 

Sözlerine devam eden o takvâ yani sorumluluk duygu ve bilincine sahip olan kişinin, daha sonra gelen otuz dokuzuncu âyeteyse, arkadaşı olan o ukalâ insan tipine [keşke sen de kendi bahçene girerken, Yüce Yaratıcının her an hayata müdahil olduğunu hesaba katarak,“bu bahçedeki her şeyin ancak Allah’ın yaratma fiilinin bir yansıması olarak, O’nun koyduğu tekevvün, yani oluş yasasına göre ve ancak Allah’ın dilemesiyle olabileceğini dile getirmiş olsaydın[8]!” Böylelikle O’nun gücünün üstünde başka bir gücün olmadığı gerçeğini de bir düşünmüş olurdun!] dediğini görüyoruz!

 

Bu durum otuz dokuzuncu âyetin orijinal metninde  وَلَوْلَا إِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَاء اللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ” şeklinde geçmektedir! Biz bu metni olduğu gibi Türkçeye çevirirsek: [keşke sen de kendi bahçene girerken, “Maşâ-Allah, Lâ quvvete illâ billâh” diyerek girmiş olsaydın!] şeklinde bir çeviriyi elde ederiz! Aslında burada ifade edilmeye çalışılan mefhum; Bizim kültürümüzde “Mâşallah” yani “Allah’ın dilediği şey” veya “İnşallah” yani “eğer Allah dilerse” şeklinde formüle edilen kavramın bir nevi açılımıdır, diyebiliriz!

 

Bu âyetler bilindiği gibi, takvâ yani sorumluluk duygu ve bilinciyle hareket eden temsili kişinin, takvâ yani sorumluluk bilinci taşımayan ukalâ arkadaşına verdiği cevaplardan oluşmaktadır! Söz konusu temsili kişi, otuz dokuzuncu âyetin bir bölümünü oluşturan bu  [keşke sen de kendi bahçene girerken, “Maşâ-Allah, Lâ quvvete illâ billâh” demiş olsaydın] sözüyle, zenginliğin şımarttığı o ukalâ arkadaşına ve bizlere, (Allah’u âlem) şu mesajları vermektedir!

 

“Hiç unutma ki! Şu anda senin sahip olduğun bütün mal-servet ve imkânların tümü; Sadece senin bilgi ve çabanla elde ettiğin şeyler değildir! Aksine bunlar, Yüce Yaratıcının yeryüzünde yaşayanların istifade etmeleri için koyduğu tâbiî ve sosyal yasaların bir gereği olarak sana verilmiştir! Yani bunların arkasında İlâhî otoritenin irade ve emeği vardır! Öyleyse dikkat et! Bunları sana veren ilâhî otorite, eğer sen Allah’ın koyduğu bu tâbiî ve sosyal yasaları ihlal edersen, verdiklerini geri alabilir! Yani sana bu imkân ve fırsatları bir imtihanın gereği olarak veren Yüce Yaratıcı, her an için verdiklerini geri alma irade ve gücüne de sahiptir!” 

 

Kısaca bir daha özetlememiz gerekirse! Burada verilmek istenen mesaj; Kişinin bu “Maşâ-Allah, Lâ quvvete illâ billâh” sözlerini diliyle söylemesinden ziyade, bu kelimelerin içini dolduracak, amel, fiil ve eylemler de bulunmasıdır! Bunun yoluysa, öncelikle kişinin her şeyi kendinden bilmemesinden geçmektedir! Yani kişi, Yüce Yaratıcının her an hayata müdâhil olduğu gerçeğini unutmadan, O’nun koyduğu hayat veren İlâhî yasalara uyduğu zaman, yukarıdaki“Maşâ-Allah, Lâ quvvete illâ billâh” sözlerinin içini doldurmuş olacaktır!

 

Şimdi tüm Kur’an âyetleri gibi, otuz dokuzuncu âyette geçen bu “Maşâ-Allah, Lâ quvvete illâ billâh” kavramını da günümüze getirirsek ki; Kurân’dan istifade edebilmek için bunu yapmak zorundayız! Konunun daha iyi anlaşılabilmesine yardımcı olur ümidiyle, âcizane burada bir teşbihte bulunmak istiyorum. Bu teşbihe göre; Mümin’in imanını-inancını bir cisim gibi düşünürsek! Bu cismin başı göklerin sonsuzluğuna doğru uzanırken, ayakları da yere sağlam basmak zorundadır! Aksi takdirde, yani başı göklerde olan bu cismin ayakları yerden kesilirse, o zaman bu cisim yeryüzündeki varlığını koruyamaz! Çünkü yer çekiminden kurtulan cisim uzayın boşluklarında kaybolur gider!

 

Burada müminin imanının-inancının başının göklerde olması; Kişinin gözüyle göremediği, eliyle dokunamadığı, aklı ile ihata edemediği halde, Yüce Yaratıcının varlığını, birliğini, güç ve otoritesini aklı ile bulup kabul etmesi anlamına gelmektedir! Müminin imanının-inancının ayaklarının yere sağlam basması demekse; Kişinin, Yüce Yaratıcı tarafından üstünde yaşayanların yararlanabilmesi için, bu mavi küre de koyduğu ve halen de geçerli olan tabiattaki fizik ve sosyal yasalara uyması demektir[9]! Eğer bir toplumun fertleri (yukarıda, inancın başının göklerde olması şeklinde ifade edilen)  gayb’a imanını, diliyle ifade edip söylemesine rağmen, (yine yukarıda inancın ayaklarının yere sağlam basması şeklinde, ifade edilen)Yüce Yaratıcının koyduğu fizik ve sosyal yasalara uymazsa, o toplumun durumu ne olur dersiniz? 

 

Bu sorunun cevabını bulmamız için bugün yeryüzünün en güzel coğrafyalarında yaşamakta olan Müslüman toplumların durumunu şöyle bir gözlerimizin önüne getirmemiz yeterlidir diye düşünüyorum! Örneğin bizim Müslüman halkımız bu “Maşâ-Allah, Lâ quvvete illâ billâh” konusunu diliyle söylemeyi veya birtakım ev iş yeri ve taşıt araçlarının üzerine yazmayı içselleştirmiştir ama gereğini yerine getirmeden sadece dilleriyle söyleyecek kadar içselleştirmiştir! Öyle ki, bugün halkımızın büyük çoğunluğu “İnşallah” demeden gelecekle ilgili bir yargıda bulunmaz veya herhangi bir şey hakkında söz söylerken “Maşallah” demeden konuşmaz! Hattâ halkımız satın alarak veya kendisi inşa ederek edindiği her çeşit ev, işyeri ve taşıt aracı gibi şeylerin üzerlerine “İnşallah, Maşallah, Allah’a, emanet veya Allah korusun” gibi kelimeleri yazmayı da genellikle ihmal etmez!

 

Burada biraz durup düşünmemiz gerekiyor! Eğer bu “Maşâ-Allah, Lâ quvvete illâ billâh- İnşallah, Maşallah, Allah’a, emanet veya Allah korusun” gibi sözler (gereği yerine getirilmeden) sadece dille söylenerek veya bu sözleri yazıyla bir şeylerin üzerine yazarak maksat hâsıl olsaydı! Bunları dilleriyle söyleyenlerin veya yazıyla araçlarının üzerlerine yazanların başlarına hiçbir musîbet gelmemesi lâzımdı! Öyle ya! Hepsinin üzerinde “Allah’a emanet” yazıları vardı! Allah’ da kendisine emanet edilen emanete sahip çıkacağına göre, Müslümanların, ev işyeri, taşıt aracı gibi varlıklarına hiçbir şey olmaması gerekirdi!

 

Oysa bugün herkesin bildiği gibi, durum hiçte böyle değil! Çünkü hepsinin üzerlerinde “İnşallah, Maşallah, Allah’a, emanet veya Allah korusun” gibi yazılar bulunan araçlar, Yüce Yaratıcının koyduğu fizik ve sosyal yasalara (örneğin trafik kurallarına) uymadıkları için, yani yaptıkları kural ihlalinden dolayı, ya kendi kendine kaza yapar, ya da biri birileriyle çarpışırlar! Sonuç: Hurdaya çıkan araçlar, çok sayıda ölü ve yaralı[10! Sizce de burada bir yanlışlık yokmu?

 

Öte yandan İlâhî iradenin koyduğu fizik-tabiat yasalarına göre, bu mavi kürenin hemen her yerinde meydana gelen depremlerin, Rabbimiz tarafından dizayn edilen fizik yani tabîat kanunlarına göre meydana geldiğine inanmak, bir iman-inanç konusu iken, bu depremlerle beraber yaşamasını başarmak, yani depreme dayanıklı yapılar inşa ederek, depremlerin zararını asqarî düzeye indirmek, bu imanın-inancın pratiğe yansıyan meyvesidir diyebiliriz!

 

Sizinde dikkatinizi çekmiştir sanırım! Biz yukarıya kaydettiğimiz otuz dokuzuncu âyetin orijinal metninde  وَلَوْلَا إِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَاء اللَّهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ” şeklinde geçen, bizim de, [Keşke sen de kendi bahçene girerken, “Maşâ-Allah, Lâ quvvete illâ billâh” diyerek girmiş olsaydın!] şeklinde çevirdiğimiz, bu kavram üzerinde oldukça fazla duruk! Bunun nedeni, bu “İnşallah-Maşallah” konusunun Müslüman toplumumuz tarafından, ya eksik, ya da yanlış anlaşılmış olduğunu düşünmemizdir! Esefle belirtmek zorundayım ki, bu durum Müslümanların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu İslam coğrafyasında zaman zaman yıkımlara ve bu yıkımların sonucu olarak ta, çok büyük can kayıplarına sebep olmaktadır[11]! Bu“İnşallah-Maşallah” konusunu bu şekilde ele alıp sonuçlandırdıktan sonra, şimdi tekrar takvâ yani sorumluluk duygu ve bilincine sahip olan kişinin, arkadaşı olan o ukalâ insan tipine, verdiği cevaplara devam edebiliriz!

 

Bundan sonra, (yani kırk ve kırk birinci âyetlerde) sözlerine devam eden o sorumluluk duygu ve bilincine sahip olan kişinin, arkadaşı olan o meşhur ukalâ insan tipine! “Gördüğün gibi, ben servet ve evlat bakımından, senden daha zayıf bir durumdayım! Ama umulur ki! Allah bana senin bahçenden daha iyisini nasip edebilir! (Bu arada) seninkinin üzerine de gökten bir âfet indirip, orasını ot bitmez bir çöle döndürebilir! Ya da bir daha ulaşamayacağın bir şekilde oranın suyunu yerin dibine batırabilir!” dediğini görüyoruz.

 

Sorumluluk bilinciyle hareket eden dostumuzun arkadaşı olan o sorumsuz insan tipinin şahsında, insanlığın geneline ders niteliğindeki bu sözleriyle şu mesajları verdiğini düşünebiliriz! “Mal-mülk, para-pul, servet, makam-koltuk, han-hamam, saray, kat-yat, yalı vs. sahibi olmak, insanı (bunlara sahip olmayı hayatın tek gayesi olarak gören) halk yığınları nazarında belki bir prestij, yani saygınlık ve itibar sahibi yapabilir! Ama böyle bir saygınlığın Hakk’ın [12] katında herhangi bir değeri yoktur! Yani kişinin sahip olduğunu zannettiği[13! Mal-mülk, para-pul, servet, makam-koltuk, han-hamam, saray, kat-yat vs. günün birinde o insanın elinden çıkarak, geldiği gibi gidebilir!”

 

Bizim bu tespitimiz, tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız bu Kehf suresinin bundan sonra gelecek olan, âyetlerinde çok net bir şekilde yer almaktadır. Fakat bunun için bir sonraki makalemizi beklemek durumundayız!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp ta görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve bu konudaki son söz “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim. Henüz can bedenden çıkmadığına göre; Bu durumun Kurân’ı anlamamız için son bir fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım! Âcizane bu fırsatın değerlendirilmesini hem umuyorum! Hem de bu durumun insanlık için hayırlara vesile olmasını, Yüce Rabbimden temenni ve niyaz ediyorum!

 

(Gelecek makalemizde, Kehf’ Sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız)

 

Yaşar GÜLAÇTI. 11. Ağustos. 2017.   Hartlap/ K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com                                               

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Lâfzen “Mâ’Şâ’e, Allah’ü-Maşallah, Lâ Quvvete illâ billâh” demiş olsaydın.

 

[2] “İstifham”: kelimenin kök manasından da anlaşılacağı gibi, bu kelime: Anlam talebinde bulunmak, yani soru sormak ve başına geldiği kelimenin manasını olumludan, olumsuza veya olumsuzdan olumluya çevirmek gibi fonksiyonu olan bir kelimedir!

 

[3] Bu durumda olan, yani tanıyıp-bildiği şeyi bilmediğini-tanımadığını iddiâ eden birileri için, Kur’an tarafından da “K F R” kökeninden gelen “keferû” kelimesi kullanılmıştır! Bkz. 2/89.

 

[4] Kurân’ı Kerimin Hadid suresinin yirminci âyetinde; Ekin eken ekinciler, yani çiftçiler için yine “K F R” kökeninden gelen “küffâr” kelimesinin kullanıldığı görülmektedir! Krş. 57/20.

 

[5] Lâfzen “sen ona küfür mü ediyorsun, onu inkâr mı ediyorsun” Yukarıya aldığımız mealdeki mana; “أَكَفَرْتَ  – E’Keferte” Fiilinin “Var ve mevcut olan bir şeyin üstünü örtmek-setretmek, yani bir şeyi gizleyerek kaybetmek, yok saymak-varlığını inkâr etmek” şeklindeki lügat manasının meale yansıtılması sonucu ortaya çıkmaktadır!

 

Yazarın Diğer Yazıları