N E V Â 53/XV.

N E V Â 53/XV.

 

KEHF SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

SAHİP OLDUĞUNUZU DÜŞÜNDÜĞÜNÜZ! SERVET VE EVLATLAR, DÜNYA HAYATININ GEÇİCİ SÜS VE ZİYNETİNDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 وَاضْرِبْ لَهُم مَّثَلَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاء أَنزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الْأَرْضِ فَأَصْبَحَ هَشِيماً تَذْرُوهُ الرِّيَاحُ وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُّقْتَدِراً {45} الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ أَمَلاً {46} وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَداً {47} وَعُرِضُوا عَلَى رَبِّكَ صَفّاً لَّقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ بَلْ زَعَمْتُمْ أَلَّن نَّجْعَلَ لَكُم مَّوْعِداً {48} وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِراً وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَداً {49}

(Ey Elçi! Ey Muhatap!) Onların, (Allah’ın güç ve otoritesini görüp anlayabilmeleri için kendilerine) “gökten indirdiğimiz su sayesinde, yeryüzünde boy atan (rengârenk) bitkilerin biri birine karışmasını ve ardından da, günü gelince sararıp solarak rüzgârların savurduğu çer-çöpe dönüşmesini” örnek olarak sun! (Böylelikle, umulur ki) Allah’ın güç ve otoritesinin tüm güç ve otoritelerin üstünde olduğu gerçeğini (anlamış olurlar).

 

(Bazı insanların dünya hayatının tek gayesi olarak gördükleri) Servet ve evlatlara gelince: Esasen (emanetçisi olduğunuz) tüm bunlar, dünya hayatının, geçici süs ve ziynetinden başka bir şey değildir! Gerçekten kalıcı olanlarsa, değer açısından Rabbinizin katında daha üstün ve kendisine ümit bağlamaya da daha layık olan, yeryüzünde hak-hukuk, sulh ve sükûnu sağlama adına icra ettiğiniz fiil ve eylemlerinizdir!

 

(Buna rağmen bu geçici dünyayı ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi görüp, ona göre hareket edenler bir düşünsünler!) Günü geldiği zaman biz (bugün sizin yerinde sâbit olduğunu düşündüğünüz) o ihtişamlı dağları yürütürüz de, sen o zaman yeryüzünün dümdüz ve çıplak bir hale geldiğini görürsün! Bunun ardından, Biz (daha önce ölüp toprağa karışarak yok olduğu sanılan insanlardan) hiçbirini atlayıp geride bırakmadan, onların tümünü (dirilterek) biraya getiririz-getireceğiz!

 

Ve bir araya getirdiğimiz bu insanlar, bir takım sınıflara ayrılarak, düzenli bir şekilde, daha önce dünyadaki hilkatleriyle-şekilleriyle, Rabbinin huzuruna çıkartılırlar-çıkartılacaklardır! Oysaki siz, Bizim daha önce verdiğimiz sözü yerine getirmekten âciz olduğumuz zuğmüne kapılmıştınız!

 

Bu ara da, içerisinde insanların sicillerinin kayıtlı olduğu kitap da orta yere konur-konulacaktır! (Zaten ötenden beri, işledikleri cürümlerin vicdanlarına yüklediği ağırlığı devamlı olarak hisseden o) cürüm sahibi kişiler; Sicil defterlerindekileri görünce, dehşetle irkilerek, “Vay bizim başımıza gelenlere! Bu sicil defteri küçük-büyük hiçbir şeyi atlayıp-geride bırakmadan yaptıklarımızın tümünü içine almış,” diye dövüneceklerdir!

Böylelikle (dünyada iken yaptıkları haksızlıkların-hukuksuzlukların ve yolsuzlukların dosyalarını bir şekilde kapatıp gündemden düşürmeyi başaranların[1]) kapattıklarını zannettikleri o sicil dosyaları, orada tekrar karşılarına dikilecektir! Yoksa senin Rabbin hiç bir kişiye zulmedecek değildir.

18/45. 46. 47. 48. 49.

 

هَشِيماً  – Heşîmen” Kırk beşinci âyette geçen bu kelime, Bir şeyi kırmak, Kesmek, Parçalamak, Özellikle de (aslında yeşil, yani canlı ve yaş olan) otların ve ağaç yapraklarının kuruyup parçalanmaları, Kemiğe kadar sirayet etmiş olan baş yarığı ve dağ keçisinin oğlağı gibi çeşitli manalara gelmektedir. (Ahterî) Biz âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, bu kelimeye mealde “Rüzgârların savurduğu çer-çöp” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

مُّقْتَدِراً  – Müqtedirâ” Bazı kalıpları (örneğin “takdir etmek, miktar-ölçü, iktidar, muktedir kader” gibi) güzel Türkçemizde de kullanılan bu kelime ق د ر  – Qa De Ra[2] fiil kökünden gelmektedir. Bu “Qadera” yani alıştığımız yazılımla, “Kadera” fiil kökünden gelen kelimelerin lügat manasına gelince! Bu kelimeler, Arap dil ve kültüründe: Kesmek-kat etmek, Çömlek-çömlekte pişen yemek ve Çömlekte yemek pişirmek gibi manalara gelmektedir! Bu manaların yanısıra, bu “Qadera”  fiil kökünden gelen kelimeler; Büyük yılan, Yemek pişiren aşçı, Her nesnenin Ölçüsü-miktarı-sınırları, Plan-proje, Kanun-yasa, Güçyetirmek, Güç-Kuvvet, Gınâ-zenginlik, İktidar-muktedir, Kısmak-azaltmak, Varsaymak-takdir etmek, Tazim göstermek-saygı duymak, Vaat edip yerine getirmek ve edilen vaadin yerine getirildiği vaat yeri, gibi daha birçok mâna da kullanılmıştır. (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Yukarıdaki kırk beşinci âyetin son kelimesi olarak geçen buمُّقْتَدِراً  – Müqtedirâ” kelimesine, orijinal metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, Yaratıcının yarattığı her şeyi, yaratılış amacına uygun bir ölçüye, bir kadere, bir plan ve projeye, yani Kendisinin dizayn ettiği tabiat yasalarına göre yaratan Allah’ın, yaratma güç ve otoritesinin, tüm güç ve otoritelerin üstünde olduğunu” ifade eden bir mana vermeyi uygun bulduk! Üzerinde durduğumuz bu “Kader” mefhumu, bizim ifade etmeye çalıştığımız yukarıdaki mana çerçevesinde düşünülürse; Yukarıdaki âyette geçen مُّقْتَدِراً  – Müqtedirâ” kelimesiyle, evrende yaratılmış olan tüm varlıklar üzerindeki gerçek ve tek otoritenin, Yüce Yaratıcı sıfatıyla, sadece Rabbimiz Allah’a (Cc.)  âit olan İlâhî bir otorite olduğu gerçeği, kesin bir şekilde ifade edilmiş olmaktadır [3]!

 

Beş âyetlik bu paragrafın birinci âyeti olan kırk beşinci âyet, İlâhî otoritenin koyduğu fizik yasalarının bir sonucu olarak; Bu evrende, özellikle de dünyamızda devam eden canlı hayatın bir devir daimini, yani döngüsünü, şu şekilde gözlerimizin önüne sermektedir: (Ey Elçi! Ey Muhatap!) Onların, (Allah’ın güç ve otoritesini görüp anlayabilmeleri için kendilerine,) “gökten indirdiğimiz su sayesinde, yeryüzünde boy atan (rengârenk) bitkilerin biri birine karışmasını ve ardından da, günü gelince sararıp solarak rüzgârların savurduğu çör-çöpe dönüşmesini” örnek olarak sun! (Böylelikle, umulur ki) Allah’ın güç ve otoritesinin tüm güç ve otoritelerin üstünde olduğu gerçeğini (anlamış olurlar) krş. 18/45.

 

Bu âyette, öncelikle kendi iç kuruntularını, kaprislerini, hevâ’ü heves’ini paralel Tanrı haline getiren, yukarıdaki sorumsuz, görgüsüz, ukalâ, makam-koltuk ve servet düşkünü olan, o meşhur insan tipi olmak üzere, tüm insanlığa şu mesajların verildiğini düşünüyorum!

 

1: Gerek kendi nefsinin arzu istek ve hevâsını âdetâ paralel tanrı gibi görüp, İlâhi otoriteden rol çalmaya yeltenenler; Gerekse de, bu insanların İlâhî otorite tarafından belli bir yetki ve otoriteye sahip olarak, yeryüzünde görevlendirildiğine inanarak, basit menfaatler uğruna onları pohpohlayarak omuzlarında taşıyanlar! Şunu bilin ki, bu evrende güç ve otoritenin yegâne sahibi ve tek varlık olan O’ Allah’ (Cc.) Sahip olduğu bu güç ve otoriteyi hiçbir varlıkla ne paylaşır! Ne de güç ve otoritesini bir başkasına (yani insan vs. reye) devreder!

 

2: Bu durumu anlamak için öyle uzağa gitmeye falan gerek yok. Şöyle etrafınıza bir bakınınız! Yüce Yaratıcının koyduğu tabiat yasalarına göre, hayatın kaynağı olan suyun yağmur şeklinde, kurumuş-çatlamış toprakla buluşmasıyla, yeryüzünün canlanıp, al yeşile büründüğünü, zamanı gelince de, sararıp solarak, çer çöp halinde toprağa karışarak, tekrar yok olduğunu görüyorsunuz! Bu durum üzerinde yaşadığımız bu mavi gezegende, mevsimlere bağlı olarak canlı hayatın önemli bir katmanını oluşturan bitkiler açısından, yıllık olarak gerçekleşen bir yaşam döngüsünü ifade etmektedir [4]!

 

Bu açıdan bakınca, âyette aklını kullanan insanlara şu mesajın verildiğini düşünebiliriz: Çevrenizdeki çatlamış topraklar yağmurla nasıl canlandıysa? Bir canlı olarak sizin canlanmanızda tıpkı bunun gibi su sayesinde olmuştur [5]! Ömrünü tamamlayan yıllık bitkiler, hayatın dönüşümünün sağlanması adına, nasıl çer çöpe dönüşerek, tabiatta yok olup toprağa karışıyorsa; Sizde insan hayatının 80-90- 100 yıllık hayat döngüsü içinde, tıpkı sizden öncekiler gibi, toprağa karışıp yok olacaksınız!

 

Öyleyse; Ey insanların önderi, yöneticisi ve yol göstericisi pozisyonunda olan elitler gurubu! Bir imtihan süresinden ibaret olan bu kısacık dünya hayatını, olduğundan farklı görerek; Mal-mülk, makam-mevki, koltuk, saray, yalı villa, para-pul ve diğer dünyalıklara sahip olmak için, hak ve hukuk çiğneyerek, insanlar arasında olması gereken adalet ve eşitliği yok saymayınız! Ve siz; Ey geniş halk yığınları! Sadece karnınızı doyurmak için, çağdaşınız olan bir takım Firavunlara, Nemrutlara, Yezitlere kul köle olarak onları sırtınızda taşımayınız! Şunu iyi biliniz ki! Sizin rızkınızı bu Firavun, Nemrut ve yezitler değil, sadece âlemlerin Rabbi olan Allah veriyor! Ve (gereğini yerine getirmeniz şartıyla) vermeye de devam edecektir! Korkmayın acınızdan ölmezsiniz!

 

Beş âyetlik bu paragrafın, ilk âyeti olan kırk beşinci âyetle verildiğini düşündüğümüz mesajları bu şekilde dile getirip kaydetmeye çalıştıktan sonra; Şimdi de bu bölümün diğer âyetlerine bir göz atalım! Fakat bu âyetlerle verildiğini düşündüğümüz mesajlara geçmeden önce, söz konusu âyetlerde geçen bazı kelimeleri mercek altına alarak, bu kelimelerin etimolojik kökenleri itibariyle hangi manalara geldiklerini bir görelim!    

 

فَلَمْ نُغَادِرْ  – Felem Nuğâdir” Biri kırk yedinci âyette, diğeriyse kırk dokuzuncu âyette olmak üzere bu paragrafta iki ayrı kalıpta, iki defe geçen bu kelimenin kökü “غدر  - Ğa De Ra” fiilidir. Söz konusu kelime Arapça olup, lügat olarak; Verdiği sözü yerine getirmeyerek, vefasızlık yapmak, Terk etmek,  Atlayıp-unutup geride bırakmak, İçinde su veya başka sıvıların biriktiği çukurluk,  Sevgilinin yanağındaki gamze, Çobanın terk ettiği koyun ve şiddetli gece karanlığı gibi çok değişik manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap) Orijinal metindeki kalıp ve konumlarını da hesaba katarak, biz bu kelimeye mealde, “Atlayıp-geride bırakmak” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

مُشْفِقِينَ  – Müşfiqîne”  (Şafak vakti, gibi) Bazı kalıpları bizim güzel Türkçemizde de kullanılan bu kelime, aslında Arapça olup “شفق  – Şe Fe Qa” fiil kökünden türetilmiştir! Kelime lügat olarak ise, şu manalara gelmektedir: Şiddetli korku-havf, Güneşin doğuşundan önce ve batışından sonra ufukta görülen kızıllık, merhamet edip, esirgemek-korumak! (Ahterî+Lisanul’Arap) Biz orijinal metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, kırk dokuzuncu âyetin metninde geçen bu kelimeye mealde “Dehşetle irkilmek”  şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

الْكِتَابِ  – El’Kitab” Güzel Türkçemizde kullanılan temel kelimelerden biri olan bu “Kitap” kelimesi, aslında Arapçadır. “Ke Te Be” fiil kökünden gelen bu kelime, lügat olarak: Yazmak, Toplayıp bir araya getirmek, Dikiş dikmek, Döner başlı bir çeşit ok, Karşılıklı rızaya dayalı antlaşma yapmak, (şer’î manasıyla) Hüküm, Farz, Kader gibi manalara gelmektedir. Ayrıca bu kelime, kişinin lehine ve aleyhine olan, sır niteliğindeki tüm sicil kayıtlarını içerisinde topladığı için, sahibinin başkaları tarafından görülüp bilinmesinden korkup-çekindiği, fakat içindekileri de merak ettiği bilgileri içinde toplayan (meşhur adıyla) Amel defteri, Sicil dosyası gibi manalara da gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap) Kırk sekizinci âyette iki defa geçen bu kelimeye biz, söz konusu kelimenin ana metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde “sicil dosyası” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Bu sureyi tanıtırken, surenin tanıtılmasıyla ilgili olarak “bu sureye bir temsiller ve kıssalar suresi, desek yeridir” diye bir cümle kullanmıştık. Surenin baş tarafındaki, mesaj yüklü geçiş bölümünden sonra; Önce “Ashabıkehf kıssası” arkasından da, bahçeler sahibi yani zengin fakat sorumsuzluğu yaşam tarzı haline getiren insan tipiyle, arkadaşı arasında geçen, karşılıklı konuşmalardan oluşan bölümdeki temsili anlatımları görmüştük! Bu temsili anlatımların son kısmına doğruysa; Kendi menfaat ve çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeyen bu adamın, âdeta kendi hevâ’ü heves’ini,  paralel bir tanrı haline getirdiğini görmüştük! Kurân’ın ve İslam dininin temel kavramlarını oluşturan, hak-hukuk, adalet-eşitlik, bölüşüm ve paylaşım gibi kavramları aklından bile geçirmeyen bu ukalâ, sonradan görme insan tipinin, mal-mülk, para-pul, makam, koltuk, saray ve servete sahip olmayı, dünya hayatının tek gayesi olarak gördüğü de ortaya çıkmıştı!

 

Her şeyi kendinden bilen bu adam! İlâhî otoritenin kendisine bir imtihan aracı olarak verdiği bu imkân ve değerlerin arkasındaki İlâhî otoriteyi yok saymakta, bundan dolayı, bu değerlerin gerçek sahibine şükretmeyi de düşünmemektedir! Sonunda şükrü eda edilmeyen her fırsat ve imkân gibi bu adamın elindeki varlıkların da, Yüce Yaratıcının koyduğu tâbiî ve sosyal yasaların bir gereği olarak elinden uçup gittiğini görmüştük!

 

İşte bundan sonraki beş âyetlik bu paragrafta da, tek dünyalı bu nankör şahsın, yaratılış gayesini unutarak, âdeta büyüsüne kapıldığı bu dünya hayatının gerçekte ne olduğunu, biraz gerçek, biraz da metaforik, yani mecâzî ve temsili bir anlatım tarzıyla, gözlerimizin önünde canlandırmaya çalıştığını görüyoruz! Bizim aşağıdaki âyetlerin zımnî ifadesine dayandırdığımız bu bakış açısına göre değerlendirmeye çalıştığımız o âyetler de, Yüce Yaratıcı, (bazı insanların dünya hayatının tek gayesi olarak gördükleri) servet ve evlatlara sahip olmayı bakın nasıl değerlendiriyor?

 

“Esasen (emanetçisi olduğunuz) tüm bu mal ve evlatlar, dünya hayatının, geçici süs ve ziynetinden başka bir şey değildir! Gerçekten kalıcı olanlarsa, değer açısından Rabbinizin katında daha üstün ve kendisine ümit bağlamaya da daha layık olan; Yeryüzünde hak-hukuk, sulh ve sükûnu sağlama adına icra ettiğiniz fiil ve eylemlerinizdir! Buna rağmen bu geçici dünyayı ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi görüp, ona göre hareket edenler bir düşünsünler!

 

Çünkü günü geldiği zaman, biz bugün sizin yerinde sâbit olduğunu düşündüğünüz o ihtişamlı dağları yürütürüz de, sen o zaman yeryüzünün dümdüz ve çıplak bir hale geldiğini görürsün! Bunun ardından, Biz daha önce ölüp toprağa karışarak yok olduğu sanılan insanlardan) hiçbirini atlayıp geride bırakmadan, onların tümünü dirilterek biraya getiririz-getireceğiz de! Bir araya getirdiğimiz bu insanlar, bir takım sınıflara ayrılarak, düzenli bir şekilde, daha önce dünyadaki orijinal şekil ve hilkatleriyle Rabbinin huzuruna çıkartılırlar-çıkartılacaklardır! Oysaki siz, Bizim daha önce verdiğimiz sözü yerine getirmekten âciz olduğumuz zuğmüne kapılmıştınız!

 

Bu arada, içerisinde insanların sicillerinin kayıtlı olduğu o kitaplar, dosyalar da orta yere konur-konacaktır! Zaten ötenden beri, işledikleri cürümlerin vicdanlarına yüklediği ağırlığı devamlı olarak hisseden, o cürüm sahibi kişiler; Amel defterlerindekileri-sicil dosyalarındakileri görünce, dehşetle irkilerek! “Vay bizim başımıza gelenlere! Bu amel defteri-sicil dosyası, küçük-büyük hiçbir şeyi atlayıp, geride bırakmadan yaptıklarımızın tümünü içine almış” diye dövüneceklerdir!

 

 Böylelikle; (Dünyada iken yaptıkları haksızlık-hukuksuzluk ve adaletsizliklerin dosyalarını bir şekilde kapatıp gündemden düşürmeyi başaranların) kapattıklarını zannettikleri o sicil dosyaları, orada tekrar karşılarına dikilecektir! Yoksa dünyada olduğu gibi, bu İlâhî mahkemede de, âdil’i mutlak olan senin Rabbin hiç bir kişiye zulmedecek değildir. krş.18 46. 47. 48. 49.

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp ta görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde sizin görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim. Henüz can bedenden çıkmadığına göre; Bu durumun Kurân’ı anlamamız için son bir fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım! Âcizane bu fırsatın değerlendirilmesini hem umuyorum! Hem de bu durumun insanlık için hayırlara vesile olmasını, Yüce Rabbimden temenni ve niyaz ediyorum!

 

(Gelecek makalemizde, Kehf’ Sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız)

 

Yaşar GÜLAÇTI. 26. Ağustos. 2017.   Hartlap/ K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com                                               

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Biz kırk dokuzuncu âyetin mealine, parantez içerisinde (Dünyada iken yaptıkları haksızlık-hukuksuzluk ve adaletsizliklerin dosyalarını bir şekilde kapatıp gündemden düşürmeyi başaranlar) şeklinde bir cümle ilave etmeyi uygun gördük! Âyetin mealine bu parantez içi ilaveyi yapmamızın nedeni: Bir önceki âyet olan kırk sekizinci âyete dayanmaktadır. O âyete göre: Aslında dünya hayatında birçok cürüm işlemiş olan bazı insanlar; Aleyhlerine kullanılabilecek bu sicil dosyalarını, yaşadıkları coğrafyadaki, siyasi ve sosyal statülerini kullanarak, parmak hesabıyla gündemden düşürerek yok etmeyi başarmışlardı! Fakat İlâhî mahkemede, içerisinde insanların sicillerinin kayıtlı olduğu kitap, yani amel defterleri-sicil dosyaları yeniden ortaya konulunca: “Sicil defterlerindekileri görünce, dehşetle irkilen bu adamların; “Vay bizim başımıza gelenlere! Bu sicil defteri küçük-büyük hiçbir şeyi atlayıp-geride bırakmadan yaptıklarımızın tümünü içine almış,” diye dövünecek olmalarıdır!

Dünyadayken bir şekilde yok ettikleri o suç dosyalarından tamamen kurtulduklarını düşünen bu adamların, buradaki şaşkınlıklarının sebebi, aynı dosyaların bu İlâhî mahkeme de, tüm detaylarıyla tekrar karşılarına, çıkmış olmasıdır! İşte bu mülahazayla, biz kırk dokuzuncu âyetin mealine, parantez içerisinde (Dünyada iken yaptıkları haksızlık-hukuksuzluk ve adaletsizliklerin dosyalarını bir şekilde kapatıp gündemden düşürmeyi başaranlar) şeklinde bir cümle ilave etmeyi uygun gördük!

 

[2] Yazılarımızda, zaman zaman, Arapça orijinal metinlerdeki bazı kelimeleri, Arapça olarak fakat halen kullanımda olan, Latin harflerine dayalı Türk alfabesindeki harflerle de yazmak zorunda kalıyoruz! Bu tür kelimeleri yazarken bir süreden beri Arapça daki “ق  – Kaf ”  harfini Türk alfabesinde olmayan, fakat Latin alfabesini kullanan hemen bütün dil ve kültürlerde var olan “ Q”  harfiyle yazıyoruz. Çünkü bize göre bu “ Q”  harfi, “K” ve “G” harflerine göre, Arapçadaki “ق  – Kaf ” harfini daha iyi karşılamaktadır!

 

[3] Bu zaviyeden bakınca: Rabbimizin yarattığı tüm varlıkların iki kısma ayrıldığını görüyoruz!

Bunlardan birinci kısmını iradesiz varlıklar oluşturmaktadır! Bu varlıklar Allah’ın emrine karşı “Mutâvaat göstererek, yani itaat ederek, Mâ-Hulika leh” yani “yaratılış gayesine uygun bir şekilde hareket edip gereğini bihakkın yerine getirmek zorundadırlar!” Bu kategoriye giren mahlûkâtın, iradeleri olmadığı için, bunun aksi mahaldir-imkânsızdır! Çünkü bu iradesiz varlıklar, kendileri için Yüce Yaratıcının koyduğu tabiat kanunlarına, yani fizik yasalarına uymaktan başka bir alternatifleri yoktur! Bundan dolayı, bu varlıkların İlâhî otoritenin kendileri için koyduğu bu yasalara uymasını, kendileri için “Allah’ın yazdığı bir kader” olarak düşünebiliriz!

 

Yüce Yaratıcının yarattığı varlıkların ikinci kısmına gelince: Bu varlıklar: Serbestçe kullanabilecekleri bir iradeye, yani özgür bir tercih kullanma yetkisine sahip olan varlıklardan oluşmaktadır! Bu varlıkların başında da, insanlar gibi, irade’i cüz’iye ye sahip olan varlıklar gelmektedir! Bu durumu Yukarıda kaydettiğimiz kader açısından değerlendirirsek; Başta insanlar olmak üzere, Yüce Yaratıcının serbestçe kullanabilecekleri bir irade’i cüz’iye ile donattığı bu varlıkların, kendilerine

Yazarın Diğer Yazıları