N E V Â 53/XVI.

N E V Â 53/XVI.

 

KEHF SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

ÂDEM VE MELEKLER!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاء مِن دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلاً {50} مَا أَشْهَدتُّهُمْ خَلْقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَا خَلْقَ أَنفُسِهِمْ وَمَا كُنتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلِّينَ عَضُداً{51} وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُوا شُرَكَائِيَ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُم مَّوْبِقاً {52}

Hani bir zamanlar, Biz (iradeli varlıklar için, bir imtihan aracı olarak, kendi misyonlarını icra etsinler diye var ettiğimiz) Melekî güç ve kapasitelere, Âdemoğulları, yani insan nesli lehine emre âmâde olunuz demiştik!

 

İçlerinden İblis hâriç, tümü emre âmâde olmuşlardı! Aslında insan idrakinin dışında kalan (görünmez Melekî) güçlerden biri olan iblis, Rabbinin emrine karşı geldi! Şimdi siz, düşmanınız olan bu varlığı ve onun misyonunu devam ettirenleri, Allah’a rağmen-Allah’ın ast’ları, olarak görüp, kendinize dost mu edineceksiniz? Hak-hukuk ve adaletin yerine, zulmü seçip, zalimlerin safında yer almak, ne berbat bir tercihtir!

 

Hâlbûki Biz o Melekî güçleri, ne göğün ve yerin yaratılmasına şahit tuttuk, ne de kendi varlıklarının yaratılmasına şahit kıldık! Ve biz kesinlikle onları (Melekî güçleri) kendimiz için yardımcı unsurlar edinmiş de değiliz!

 

Ve o gün (Yüce Yaratıcının) Benim ast’larım-ortaklarım olduğunu düşündüğünüz, o varlıkları (şimdi) çağırın bakalım dediğinde; Onları çağıracaklar! Fakat bu çağrıya bir cevap alamayacaklar! Çünkü Biz (dünyada iken peşlerinden gittikleri bu varlıklarla, o insanların aralarına hiçbir şekilde aşılamayacak bir ölüm uçurumu koymuşuzdur! 18/50. 51. 52.

 

Kehf suresinin ellinci âyetiyle başlayan bu paragrafla verildiğini düşündüğümüz mesajları daha rahat anlamamıza yardımcı olur ümidiyle bu âyetlerde geçen bazı kavramları, o kavramları ifade eden kelimelerin etimolojik kökenlerine doğru inerek ele almak istiyoruz! Bu kelimeleri âyetlerdeki konumlarına göre, bir sıra takip edecek şekilde aşağıda bulacaksınız: Bu sıralamaya göre; İlk ele alacağımız kavram “Melek” kavramıdır. Bu kavramla ilgili yapacağımız analize geçmeden önce; Melek kavramının Yüce Yaratıcının evren üzerindeki irade, güç otorite ve tasarruflarının yansımalarına verilen adları çağrıştırdığı gerçeğini, aklımızın bir köşesine hiç çıkmayacak şekilde kazımayı unutmayalım!

 

Fakat burada insanın aklına şöyle bir sorunun gelmesi de kaçınılmaz gibi görünüyor; “Evrende meydana gelen olumlu, yani iyi gelişmeler, Yüce Yaratıcının evren üzerindeki irade, güç otorite ve tasarruflarının yansımalarıdır! Pekî, bu evrende meydana gelen, her çeşit ihanet, yolsuzluk-hırsızlık, zulüm-katliam gibi âfâkî oluşumlar ve insanın kendi içinde meydana gelen hırs-tamah, kin-nefret gibi enfûsî duygulardan oluşan menfi-olumsuz, yani kötü oluşumlarda mı Allah’ın güç otorite ve tasarruflarının yansımalarıdır?”

 

Bu soruya cevap verebilmemiz için öncelikle iyi ile kötünün mahiyetinin neler olduğunu ve kötünün yaratılmasındaki hikmeti bilmemiz gerekmektedir. Nasıl ki tatlı acısız, gündüz gecesiz, bahar kışsız, gül dikensiz olmazsa, iyi de kötüsüz olmaz! Çünkü kötü olmazsa iyinin iyiliği anlaşılamaz! Araplarda “El eşyâ’ü tenkeşifü bi ezdâdihê” yani “her şey ancak zıddıyla bilinebilir!” şeklinde meşhur bir deyim vardır! Bu şekilde melek kavramıyla ilgili kısa bir ön giriş yaptıktan sonra, şimdi artık başta “El’Melâikeh” kavramı olmak üzere yukarıdaki âyetlerde geçen diğer kavramlara geçebiliriz.

 

الْمَلَائِكَةِ  – El’Melâikeh”  Bir çoğul olan bu kelimenin tekili “Melek” kelimesidir. Bu kelimenin etimolojik kökenine doğru indiğimizde, karşımıza bu kelimeye köken olabilecek iki farklı kelimeyle karşılaşıyoruz! Bunlardan birincisi, “E Le Ke” yani “Ulak-haberci”  kökünden gelen, ismi-zaman ismi-mekân, masdar-mîm’i kalıbındaki “Melek” kelimesidir. Melek kelimesine köken olabilecek diğer kelimeyse; “Me Le Ke” kökünden gelen ve birçok manasının yanında, Meleke, Güç-kuvvet, kapasite ve potansiyel gibi manalara da gelen, yine aynı kalıptaki “Melek” kelimesidir! (Ahterî) Biz 50. âyette geçen “El’Melâikeh” kelimesine, ana metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak “Melekî güç ve kapasiteler” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

اسْجُدُوا  – Üscüdû” Emir kalıbında bir çoğul olan bu kelime, “Se Ce De” fiil kökünden gelmekte olup, lügat olarak; Bir varlığın başka bir varlığa, Tav’an veya kerhen (yani isteyerek veya istemeyerek) boyun eğip, itaat etmesi manasına gelmektedir! Bu cümleden olarak: Meyletmek, Eğilmek, Meyve yüklü hurma ve diğer ağaçların dallarının yere doğru eğilmesi, Devenin, sahibi üzerine binsin diye, boynunu yere doğru uzatması.  Alt konumda olan bir varlığın, daha üst konumda olan diğer bir varlığa boyun eğip itaat etmesi ve teknik manada da, insanın alnının huşû ile yere konulması şeklinde yapılan namaz secdesi gibi manalara gelmektedir. (Lisanul’Arap).

 

Bu son âyetteki secde kelimesinin âyet içerisindeki kalıp ve konumunu düşündüğümüz zaman, kelimenin burada, teknik manası itibarı ile namaz secdesi manasına değil, boyun eğip itaat etmek manasına geldiği kesindir! İşte bu mülahazayla biz orijinal metinde iki defa geçen bu kelimeye, kalıp ve konumunun da bir gereği olarak, mealde, “Âdemoğulları, yani insan nesli lehine emre âmâde olunuz! Şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

آدَمَ  – Âdem” kelimesi, sarıya yakın buğday renkli, yani buğday tenli-buğday benizli insan-beşer, (kendisiyle ünsiyet, yani diyalog kurulabilen) bir çeşit varlık, ins-insan nesli, derinin iç kısmı ve tabaklanmış sahtiyan gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap.) Biz âyet metnindeki bu Âdem kelimesine de, Âdemoğulları-insan nesli” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

إِبْلِيسَ  – İblîs” (Bizim kanaatimize göre aslı Arapça olmayan, fakat bir şekilde Arapçaya girmiş olan bu “İblîs” kelimesi, hâlen Arap kültüründe kullanıldığı gibi, Kurân tarafından da kullanılmaktadır.) Söz konusu kelime lügat olarak; Üzülmek, Ümidini yitirip, hayal kırıklığına uğramak, bir de şeytan manalarına kullanılmaktadır. (Ahterî)  50. âyetin metninde geçen bu kelimeye, biz orijinal metindeki konumunu da hesaba katarak mealde;  “İnsan idrakinin dışında kalan (görünmez Melekî) güçler” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 “الْجِنِّ  – El’Cinn” Genel olarak Kurân’da[1], özel olarak da Kehf suresinin bu ellinci âyetinde geçen  “El’Cinn” yani “Cin” kavramının ne manaya geldiğiyle ilgili biraz detaya da kaçan bir araştırma yapmamızın yararlı olacağı kanaatindeyim! Güzel Türkçemizde de çok sık kullandığımız bu“Cin” kavramı, aslında Arapça olup, dilimize de bu dilden girmiştir! Dini kültürümüzde oldukça önemli bir yer tutan bu kavramı Arap dilinin gramerine göre incelersek; Cin kavramının etimolojik kökeninin aslında “C e Ne Ne- Cenne” şeklinde bir fiil olduğunu görürüz! Biz yaptığımız araştırma sonunda bu kökten gelen kelimelerin lügat olarak; Gizlilik, Gizlenmek, Saklanmak, Görünmez-bilinmez olmak, tanımamazlık gibi manalara geldiğini gördük!

Esas itibariyle görülmezlik-bilinmezlik, gizlilik-saklılık ve tanınmazlık gibi anlamlara sahip olan bu “Cenne” kelimesinden birçok kelime türetilmiştir. İşte “Cinn” (Türkçe yazılımı “Cin”) kelimesi de, bu kökten türetilen kelimelerden biridir. Yukarıdan bakınca zemini görülemeyecek kadar sık meyve ve yemiş ağaçlarıyla kaplı olan, gözlerden saklı-gizli kalmış olan toprak parçaları da, bu kökten gelen “Cennet” kelimesiyle ifade edilmiştir! Arkasına saklanan insanı karşıdan gelen tehlikeli saldırılara karşı koruyan kalkan’a da, bu özelliğinden dolayı “Cünneh” denilmiştir. Yine bu kökten gelen “Cenin” kelimesine ise, gözlerden saklı olan rahim içindeki yavru adayını ifade ettiği için “Cenin” denmiştir! (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Zaman zaman ifade etmeye çalıştığımız gibi, Kur’an mesajlarını verirken daima çift kutuplu, yani biri birine zıt olan kavramlar kullanmıştır. Örneğin Cennet-Cehennem, adalet-zulüm, gece-gündüz yaş-kuru gibi! İşte Yukarıdaki âyette geçen “Cinn” kavramı da, bu çift kutuplu zıt kavramlardan biridir. Görülmezliği-bilinmezliği ifade eden cin kavramıyla, görülüp bilinmeyi ve dokunulup diyalog kurmayı ifade eden ins, (yani insanoğlu) kavramları da, Kurân’ın kullandığı bu zıt kavramlardandır. Yukarıdaki âyetlerde dikkatimizi çeken bazı kelimeleri bu şekilde gözden geçirdikten sonra; Şimdi artık bu âyetler de gündeme getirilen âdem-iblis kıssalarından biriyle verildiğini düşündüğümüz mesajlara geçebiliriz!

 

Bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla, biri bu surede olmak üzere, Kurân’ın muhtelif surelerinde yedi defa geçen[2] bu klasik Âdem-iblis kıssalarından biriyle daha karşı karşıyayız! Dikkat ederseniz! Bu suredeki âdem iblis kıssasının geçtiği âyetlerdeki bazı kelimelerin etimolojik kökenleri ve lügat manalarıyla ilgili oldukça detaylı sayılabilecek bir araştırmayı sizlerle paylaşmaya çalıştık! Bizim konuyla ilgili olarak, bu kadar detaya girmemizin sebebi: Yeryüzündeki hemen her kültürde var olan “Âdem-İblis” kıssalarının, Kurân’ın bakış açısına göre dikkatli bir şekilde yeniden değerlendirilmesi gerektiğine olan inancımızdır! Bu açıdan bakınca: Tüm kültürlerdeki “Âdem-İblis”  kıssalarının hemen tamamı, bu gün elimizde bulunan kitabı-mukaddesin birinci bölümünü oluşturan ve Yahudi hahamları tarafından da tahrif edilmiş olan Tevrat’ın tekvin bölümüne dayanmaktadır! Bu “Âdem-İblis” kıssasının, bizim dini kültürümüzdeki mevcut haliyle de, büyük ölçüde, bir İsrailiyat ürünü olduğu anlaşılmaktadır!

Şimdi burada şöyle bir sorunun akla gelmesi kaçınılmaz gibi görünüyor! “Peki, o zaman bu “Âdem-İblis” kıssasının aslı nedir?” Bu sorunun cevabını en doğru şekilde bulabileceğimiz, (belki de tek) kaynak Kurân’ı Kerîm’dir. Fakat klasik tefsirlerimizin büyük çoğunluğu, konuyla ilgili âyetlerin tefsiri ve yorumu yapılırken, ne hikmetse? İşin gerçeğini ortaya çıkartma zahmetine katlanmak yerine, genellikle israiliyetin etkisinde kalınıp kolaycılığa kaçılarak, hazırlanmış olan tefsirlerden oluşmaktadır. Bu durum ise, bizim gerçeği öğrenmemizin önündeki en büyük engel olarak karşımızda durmaktadır!

Yukarıda da görüldüğü gibi, biz kolaycılığa kaçmadan, bu âyetlerde konuyla ilgili olarak geçen bazı kavramları, konunun doğru olarak anlaşılmasına yardımcı olur ümidiyle kendi çapımızda incelemeye çalıştık! Bizim burada incelemeye çalıştığımız beş kavram: Melek, Secde, Âdem, İblîs ve Cin kavramlarıdır. Yukarıda etimolojik kökenlerini gördüğümüz bu kavramlar, eğer doğru olarak anlaşılabilirse, konunun gerçek yönüyle anlaşılmış olacağını ümit ediyorum! Bu zaviyeden bakınca; Önce bu beş kavramdan, zaman zaman biri biriyle iç içe de geçebilen iki kavramın aralarındaki ilişkiyi mercek altına almamızın, konunun anlaşılmasını kolaylaştıracağı kanaatindeyim! Bu iki kavram “Melek” ve “Cinn” kavramlarıdır.

Yukarıda da kaydettiğimiz gibi, Kurân’da geçen “Cinn” kavramları, genellikle görülüp bilinemeyen varlıklar için kullanılmaktadır. Tıpkı bunun gibi, gerek “E Le Ke” kökünden gelen “Melek” kavramıyla ifade edilen haberci melekler, gerekse de “Me Le Ke” kökünden gelen ve Güç-kuvvet, kapasite, potansiyel ve meleke,  gibi manalara gelen diğer Melekler de,  bazen bu görülüp bilinmeyen varlıklar kategorisine girmektedirler. Bu açıdan bakınca: Aralarında umum-husus farkı bulunan bu melek ve cin kavramından biri olan her meleğe de, görünüp bilinmezlik yönüyle bir cinnîdir diyebiliriz! Ama bunun aksi olarak, bilinip görünmediği için, yahutta bölge halkı tarafından tanınmadığı için, cin olarak ifade edilen her varlığa, o bir melektir, diyemeyiz! İşte yukarıdaki ellinci âyette geçen “İblîs’in Cinnîlerden olması” konusunu bu mülahazanın ışığı altında değerlendirirsek; Konu belli ölçüde vuzuha kavuşacaktır diye düşünüyorum!

Kehf ellinci âyette cinnîlerden olduğu beyan edilen İblîs’in, aynı zamanda Meleklerden bir Melek olduğu konusundaysa zerre kadar şüpheye mahal yoktur[3]! Yalnız İblîs’in “E Le Ke” yani “Ulak-haberci”  kökünden gelen, haberci meleklerden değil de[4], “Me Le Ke” kökünden gelen “Güç-kuvvet, kapasite, potansiyel ve meleke” manasında kullanılan Meleklerden olduğunu düşünebiliriz[5]!

Tüm bu mülahazaların ışığı altında değerlendirince; Biz orijinal metinde geçen الْجِنِّ  – El’Cinn” kelimesine, bu kelimenin kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde insan idrakinin dışında kalan (görünmez Melekî) güçler” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Cin kelimesinin etimolojik kökeniyle ilgili olarak yapmaya çalıştığımız bu araştırmadan sonra şimdi de, bu “Cinn” (Türkçe yazılımı ile  “Cin” ) kavramının Kurân’da hangi manalarda kullanıldığına bir bakalım: Bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla bu “Cinn” kavramı, Kurân’da, dokuz yerde görülmeyen bilinmeyen, diyalog kurulamayan varlıklar şeklinde geçmiştir[6]! Buna karşılık aynı kelime, on dört yerdeyse, görülen bilinen ünsiyet, yani diyalog kurulabilen, “ins” yani “insan” kelimesinin karşıtı- zıddı olarak kullanılmıştır[7]! Bir yerdeyse, cin ve insan kavramı birlikte kullanılmıştır[8]!

 

Yine bu “Cinn” kelimesiyle, Kurân’da beş yerde, hastalık manası kastedilirken,[9]  Kurân’ın bir yerindeyse, bu “Cinn” kelimesi, var olduğu halde, hacminin küçüklüğünden dolayı, görülemeyen-bilinemeyen varlıklar için kullanılmıştır[10]! Buna karşılık iki yerde de herhangi bir bölge halkı tarafından tanınmayan bilinmeyen yabancı insanlar için kullanıldığını görüyoruz[11]!

 

Bu “Cin” kavramı, tüm kültürlerde olduğu gibi, bizim kültürümüzde de, oldukça önemli bir yer kaplamaktadır! Bizim Anadolu kültürümüzde, İsrailiyat’ın etkisi altında kalmayan sağduyu sahibi halkımızın da, bu cin kavramını (tıpkı kelimenin lügat manasında ve Kurân’da olduğu gibi) görünmez bilinmez varlıklar için kullandıkları görülmektedir! Örneğin: “Eşiklikte uyuma cin çarpar” deyiminde olduğu gibi! Eşiklikte uyuyan adamı, cin değil, aslında cereyan çarptığını artık hepimiz biliyoruz. Çünkü âdetâ bir rüzgâr tünelinin ağzı gibi işlev gören kapı eşiklikleri, evlerin içiyle dış ortam arasındaki ısı farkından dolayı, hava cereyanının insanı çarpacak kadar etkili olduğu yerlerdir! Böylelikle melek ve cin kavramlarıyla nelerin kastedilmiş olabileceğini görmüş olduk!

 

Şimdi de, Melek, Âdem ve Secde kavramları arasındaki ilişkiyi ve bu kavramlarla neyin kastedilmiş olabileceğini görüp anlamaya çalışalım! Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi; Burada geçen Âdem kavramıyla, Âdemoğulları, yani insan nesli kastedilmiştir. Bu âyetlerde geçen Secde kavramıyla da, meleklerin Âdem’in ayaklarına kapanıp, namaz secdesi gibi secde yapmaları kastedilmemiştir! Aksine burada kastedilen; Allah’ın yarattığı fizik yasalarına göre; Rüzgâr, su, ateş ve hava gibi unsurlardaki, itme, kaldırma veya çekim gücü şeklinde bulunan, bir kısım potansiyel melekî güçlerin, aklını kullanıp eğitim almış bilgili insanın[12] emrine âmâde, olması kastedilmiştir[13].

 

Yukarıdaki âyetlerde geçen beş kavramdan dördünü bu şekilde görüp değerlendirdikten sonra; Şimdi de söz konusu âyetlerden ellinci âyette geçen “İblîs” kavramı üzerinde duralım! Kurân’da mutlak kötülüğün odağını ifade eden, iki kelime karşımıza çıkmaktadır! Bunlar: İblîs ve şeytan kelimeleridir. Kötülük odağının insanla ilişkilendirildiği yerlerde, bu durum “şeytan” kelimesiyle ifade edilirken, Allah’la ilişkisinin anlatıldığı yerlerde, bu kötülük odağını ifade etmek için “İblîs” kelimesinin kullanıldığını görüyoruz! Bu durum, Bakara otuz dörtte kesin bir dille ifade edilmektedir! Orada; Allah’ meleklere yani melekî güçlere, (kendisinin lütfettiği) öğrenme kapasitesini kullanan insan nesli lehine, emre âmâde olmalarını buyurduğu zaman: İçlerinden İblîs hariç, tüm melekler (yani melekî güçler) derhal emre âmâde oldular! Krş.2/34. Şeklindeki, zımni ifadeyi görmekteyiz! Bu âyette, görüldüğü gibi: Yüce yaratıcı tarafından (lâfzen Âdem’e secde, yani) insan nesli lehine emre âmâde olmaları buyurulan varlıklar, “Melâikeh” (yani melekler) şeklinde ifade edilmektedir! Arkasından da, “iblis hariç tüm melekler bu emre uyarak derhal secde ettiler” buyurulması, burada iblis olarak geçen, bizim kültürümüzdeyse daha çok şeytan olarak bilinen varlığın aslının bir melek olduğunun kesin bir dille ifade edilmesi anlamına gelmektedir!

Buradan baktığımız zaman; Biz aslı bir melek, yani melekî güç ve potansiyel olan bu iblis denilen şeytanı güç odaklarını iki kategoriye ayırabiliriz! Bunlar, a: Şeytânî güç odağı haline gelmiş olan içimizdeki potansiyel melekî güçler! b: Şeytânî güç odağı haline dönüşmüş olan dışımızdaki potansiyel melekî güçlerdir! İçimizdeki bu potansiyel güçleriyse; Sevmek, yahutta nefret etmek, kanaat etmek, yahutta hırsının esiri olmak, paylaşıp bölüşmek, yahutta biriktirip çoğaltmak gibi, duygu ve düşünceler olarak görebiliriz! Dışımızdaki Melekî güçleri de; Yüce Yaratıcının insanın emrine musahhar kıldığı, Güneş-Ay, toprak-su, rüzgâr- hava ve bünyesinde potansiyel güç ve enerji barındıran her çeşit varlık olarak düşünebiliriz! Hepimizin bildiği gibi, artık Allah’ın yarattığı bu unsurlar, aklını kullanıp bilgiyle donanmış insanlara hizmet etmektedir! Örneğin her çeşit kara, deniz ve hava taşıtları, vs.. gibi!

(Not: Değerli okurlarımızın kurban bayramlarını en içten duygularla tebrik eder, bu bayramın hayırlara vesile olmasını dilerim! Gelecek makalemizde, Kehf’ Sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız) 

Yaşar GÜLAÇTI. 02. Eylül. 2017.   Hartlap/ K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com                                               

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Bu “Cinn” kelimesi bizim tespit edebildiğimiz kadariyle Kurân’ın muhtelif sure ve âyetlerinde otuz iki kere geçmektedir.

 

[2] Diğerleri için bkz. ‘/30. .. 7/19.  ..15/31. ..17/61. ..20/116. .. 38/74. ..

 

[3] Yukarıdaki ellinci âyette Cinnîlerden olduğu beyan edilen İblis’in, aynı zamanda bir melek olduğu, Bakara suresi otuz dördüncü âyette şöyle ifade edilmektedir: İşte o zaman Biz meleklere, “Âdemoğlu, yani insan nesli lehine emre âmâde olunuz” demiştik de, İblîs hariç, hepsi hemen emre âmâde olmuşlardı... krş. 2/34. Bu mülahazanın ışığı altında düşününce; İblis’in hem bir Cinnî, hem de bir melek olduğu kesinlik kazanmaktadır diyebiliriz!

 

[4] Bizim haberci melekler olarak ifade ettiğimiz meleklerin başında Allah’dan aldığı mesajları-haberleri (Vahyi) Onun seçtiği elçilere, dolayısıyla da tüm insanlara ulaştıran Cebrail as. gelmektedir! Bu açıdan bakınca bu haberci meleklerin insanın emrine âmâde olmaları elbette ki düşünülemez!

 

[5] Bu tür melekî güçleri de iki kategoriye ayırmamız mümkündür! Bunları: Her insanda var olan, hırs-tamah, kin-nefret gibi enfûsî duygularla, Yüce yaratıcının birtakım varlıklara fizik kanunları şeklinde yerleştirdiği, çekim gücü, itme gücü, kaldırma gücü gibi potansiyel âfâkî güçler olarak düşünebiliriz! Örneğin rüzgârın ve suyun itme gücü, havanın ve suyun kaldırma gücü gibi.

 

[6] Krş. 6/100. 128. 18/50. 27739. 34/12. 14. 41. 46/29. 72/1.

Yazarın Diğer Yazıları