N E V Â 53/XVII.

N E V Â 53/XVII.

 

KEHF SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

MELEK ÂDEM VE İBLİS ARASINDAKİ İLİŞKİLERİN KONU EDİLDİĞİ KISSANIN DEVAMINDA NELER OLDU?

Melek, Âdem ve iblis üçlüsü arasındaki ilişkilerin nasıl başlayıp, ne şekilde devam ettiği konusuna, Kur’an perspektifinden bakıp yorumlamaya çalıştığımız bölümden sonra; Şimdi de sıra bu “Âdem-iblis” kıssasının devamında neler olduğunu, beyan eden âyetlere bir göz atamaya geldi. İşte yukarıda bir kısmına sadece meal olarak kısaca değinmeye çalıştığımız o âyetler ve onların devamı olan âyet:

 

  بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

  مَا أَشْهَدتُّهُمْ خَلْقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَا خَلْقَ أَنفُسِهِمْ وَمَا كُنتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلِّينَ عَضُداً{51}وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُوا شُرَكَائِيَ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُم مَّوْبِقاً {52} وَرَأَى الْمُجْرِمُونَ النَّارَ فَظَنُّوا أَنَّهُم مُّوَاقِعُوهَا وَلَمْ يَجِدُوا عَنْهَا مَصْرِفاً {53}

Hâlbûki Biz o Melekî güçleri, ne göğün ve yerin yaratılmasına şahit tuttuk! Ve ne de kendi varlıklarının yaratılmasına şahit kıldık! Üstelik biz kesinlikle onları (Melekî güçleri) kendimiz için yardımcı unsurlar (falan) edinmiş de değiliz!

 

Ve gün gelip te (Yüce Yaratıcının) Benim ortaklarım (yani ast’larım) olduğunu düşündüğünüz, o varlıkları (şimdi) çağırın bakalım dediğinde; Onları çağıracaklar! Fakat bu çağrıya bir cevap alamayacaklar! Çünkü Biz (dünyada iken peşlerinden gittikleri bu varlıklarla, o insanların) aralarına hiçbir şekilde aşılamayacak bir ölüm uçurumu koymuşuzdur!

 

Nihayet cürüm sahibi kişiler, cehennemi karşılarında görünce (hiç unutmadıkları, dünya da iken işledikleri o cürümlerin bir bedeli olarak) ateşe gireceklerini ve oradan kaçıp kurtulmanın bir yolunu da bulamayacaklarını düşünüp anlayacaklardır! 18/51. 52. 53.

 

مَّوْبِقاً  – Mevbiq” kökü “Ve be Qa” fiili olan bu kelime, lügat olarak; Helâk olmak, ölmek, yani ölerek yok olmak manasına gelmektedir. Elli ikinci âyette geçen bu kelimeye, ana metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, biz “ölüm uçurumu” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Bu âyetlerle ilgili yorumlara başlamadan önce, bir önceki bölümdeki ellinci âyette geçen bir kavram üzerinde biraz durmamızın, konuyu daha rahat kavramamız açısından faydalı olacağı kanaatindeyim! Bahsettiğimiz ellinci âyetin metninde geçen o kavram ذُرِّيَّتَهُ - onun yani iblisin zürriyeti” şeklinde geçen kavramdır! Bu kavramla (Allah’ın buyruğuna rağmen) insanın emrine âmâde olmayı reddeden dâhilî ve harici şeytanların devamlılığı kastedilmiş olmalıdır! Allah’u âlem!

 

Burada devalılığı kastedilen şeytanlardan birincisi olan dâhilî şeytanları; Her insanla beraber doğup gelişerek var olan ve kontrol altına da alınamayan öfke, kin, nefret, hırs ve tamah gibi, aslı Melekî olan, fakat kontrol edilemeyince iblise, yani şeytana dönüşen birtakım duygu ve düşünceler olarak görebiliriz! İkincileri olan harici şeytanlara gelince:

 

Bunları da iki kısma ayırabiliriz! Birinci kısım olarak, kendi iç şeytanî dürtü, duygu ve düşüncelerinin kontrolü altına girerek, âdetâ bir insan şeytanına dönüşen insanları sayabiliriz! Yani bunlar: İçinde taşıdığı benlik duygusunun körüklediği, kin, nefret, ötekileştirme, başkalarının hak ve hukukuna göz dikerek, zayıf bulduğu insanları kendisine zorla itaat ettirerek köleleştirme ve sömürme gibi şeytani duygu-düşünce ve potansiyelleri kendi ikinci kişiliği haline getiren insan kılıklı şeytanlardır! İkinci olarak ise; Tabiatta potansiyel olarak var olan ve fakat insanoğlunun kontrol altına alamadığı, için zaman zaman insanlara zarar da verebilen bir takım fiziksel melekî güç-kuvvet odaklarını düşünebiliriz! Örneğin tabii afetlere yol açan, volkanik patlamalar, depremler, fırtınalar-rüzgâr, sel, yangınlar vs. gibi.

 

 

Yukarıya kaydettiğimiz âyetlerin içeriğine geçmeden önce, bir hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum! O da: Âdem-iblis kıssasının hemen peşinden gelen bu âyetlerin, mevcut konumlarıyla çok önemli olduğunu düşündüğüm bir mesaj verdiği kanaatindeyim! Bu üç âyetlik paragrafın sadece bulundukları konumlarıyla verdiğini düşündüğüm mesaja geçmeden önce ise, şu hususların da bilinmesinin konunun anlaşılması adına faydalı olacağını ümit ediyorum! Zaman zaman ifade etmeye çalıştığımız gibi; Bizim kanaatimize göre, kötülüğün odak noktası olarak kabul edilen iblis veya şeytanın yaratılmasındaki hikmet, Allah’u âlem şu olabilir!

 

Kötülüğün odak noktası olduğu kabul edilen bu varlığın yaratılmasının hikmeti: Kendi özgür iradesiyle yaptıklarından sorumlu olan insan neslinin, bu varlık aracıyla imtihan edilmesidir! Nasıl ki acısız tatlının, gecesiz gündüzün, kışsız baharın dikensiz gülün, ızdırapsız neşenin, yanlışsız doğrunun değeri bilinemezse; Kötülüğün odak noktası olarak kabul edilen şeytan veya iblis olmadan da insanın iradesi hiç bir işe yaramazdı! Çünkü bu durumda iyiyle kötüyü biri birinden ayıran imtihanın sırrı ortadan kalkar, hatta bu durumda imtihan işlemi bile yapılamazdı! Böyle olunca da, kötü olmadığı için iyinin iyiliği, yanlış olmadığı için de, doğrunun doğruluğu anlaşılmazdı!

 

Yapmaya çalıştığımız bu hatırlatmadan sonra! Şimdi de bu üç âyetlik paragrafta bulunan âyetlerin, sadece bulundukları konumlarıyla verildiğini düşündüğüm mesajı dile getirmeye çalışalım! Şimdi tekrar hatırlayabilirsek! Yukarıdaki ellinci âyette, Yüce yaratıcının emrine karşı gelerek insanoğlu lehine emre âmâde olmayı reddeden iblisle ilgili olarak; Allah Cc. insanoğlunu uyarmak için şöyle buyurmuştu: “.. Şimdi siz, düşmanınız olan bu varlığı ve onun misyonunu devam ettirenleri, Allah’a rağmen-Allah’ın ast’ları, olarak görüp, kendinize dost mu edineceksiniz? Hak-hukuk ve adaletin yerine, zulmü seçip, zalimlerin safında yer almak, ne berbat bir tercihtir!”  Yüce Yaratıcının yaptığı bu uyarı ve ikaza rağmen, insanoğlunun tamamı değilse de, büyük bir çoğunluğunun bu İlâhî uyarıları âdeta yok sayarak, düşmanları olan iblis ve onun zürriyetini, kendilerine dost edinmek suretiyle imtihanı kaybettikleri ve kaybetmeye de devam edecekleri anlaşılmaktadır!

 

Bizim “insan neslinin ekseriyetinin bu imtihanı kaybettiği”  yorumunu yapmamızın sebebi: Bu surede geçen Âdem –iblis kıssasının hemen ardından “Ve gün gelecek (Yüce Yaratıcının) Benim ortaklarım (yani ast’larım) olduğunu düşündüğünüz, o varlıkları (şimdi) çağırın bakalım dediğinde; Onları çağıracaklar! Fakat bu çağrıya bir cevap alamayacaklar! Çünkü Biz (dünyada iken peşlerinden gittikleri bu varlıklarla, o insanların aralarına hiçbir şekilde aşılamayacak bir ölüm uçurumu koymuşuzdur! Nihayet cürüm sahibi kişiler, cehennemi karşılarında görünce (aslında hiç unutmadıkları, dünya da iken işledikleri o cürümlerin bir bedeli olarak) ateşe gireceklerini ve oradan kurtulmanın bir yolunu da bulamayacaklarını düşünüp anlayacaklardır! 18/52. 53.” âyetlerinin gelmesidir.

 

Âdem-iblis kıssasının devamını oluşturan bu âyetler, insanoğlunun ekseriyetinin (bir imtihan gereği olarak) iblis yani şeytanla olan birlikteliğini iyi yönetemediği gerçeğini dile getirmektedir. Bu zaviyeden bakınca; İnsanoğlu kontrolü altına alması gereken bazı melekî güçleri kontrol edemediğini, bunun sonucunda da, bu melekî güçlerin iblise yani görülür-görünmez şeytanlara dönüşerek, insanoğlunun büyük çoğunluğunu da kendi kontrolleri altına almış oldukları anlaşılmaktadır! Sonuç olarak; Bu durum, insanoğlunun büyük çoğunluğunun imtihanı kaybettiği gerçeğini ortaya çıkartıyor! Biz bugün elimizde bulunan iki kaynağa bakarak bu kanaate vardık! Bu kaynaklardan biri, Yüce Yaratıcının insanlığa yol göstermek için indirdiği Vahiylerin, en son, en mükemmel ve en güvenilir örneği olan Kurân’ı Kerîm. Diğeriyse insanlığın sosyalleşmeye başladığı ilk dönemlerden itibaren, bugüne gelinceye kadar, değişik kaynaklar tarafından verilen tarihi bilgilerdir.

 

Bu kaynaklardan birincisi olan Kurân’ı Kerimde yapmaya çalıştığımız araştırma sonucunda gördük ki, Kur’an da seksenden fazla yerde “ekserennâs-insanların çoğunluğu” veya “ekserahüm, onların, yani yine insanların çoğunluğu” şeklinde kelimeler geçmektedir. Kur’an da geçen bu kelimelerin hemen hepsinin peşindense; (onların çoğunluğu) “Akıllarını kullanmazlar-düşünmezler!” (onların çoğunluğu) “Fesat çıkartırlar-kan dökerler! (onların çoğunluğu) “Nankörlük yaparla-şükretmezler!.” (onların çoğunluğu) “İnanmazlar-küfrederler veya şirk koşarlar” … gibi ibareler yer almaktadır[1]! Bu durum da gösteriyor ki; Kurân’a göre, insan neslinin tamamı değil ama, çoğunluğu bu imtihanı kaybetmiştir!

 

İnsanoğlunun büyük çoğunluğunun imtihanı kaybettiği gerçeğini gösteren ikinci kanıta gelince: İnsanlığın sosyalleşmeye başladığı ilk dönemlerden itibaren, bugüne gelinceye kadar, değişik kaynaklar tarafından verilen tarihi bilgilere göre: Yüce Yaratıcının, insanoğlundan barış ve esenlik yurdu haline getirmesini istediği bu mavi gezegende, genellikle bunun aksi gerçekleşmiştir! Yani yeryüzünde hiçbir zaman için, hak ve hukuk ihlalleri sona ermemiş! Bu mavi gezegende, hiçbir devir ve dönemde, savaşlar kan dökmeler, tecavüzler, haksızlıklar-hukuksuzluklar, hırsızlıklar-yolsuzluklar eksik olmamıştır! Bu durum da gösteriyor ki, bu mavi kürede, barış, esenlik ve huzurun hâkim olması için çaba gösteren sorumluluk sahibi insanlar eksik olmadığı halde, sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan insanlar, her devirde çoğunluğu oluşturarak, bu insanlık imtihanını kaybetmişlerdir!

 

Böylelikle insanların çoğunluğunun dünya hayatındaki bu imtihanı kaybettiklerine dair, biri vahye dayalı, ötekisi ise tarihi kaynaklara dayalı iki delili, iki kanıtı sizlerle paylaşmaya çalıştıktan sonra! Şimdi de tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız bu kehf suresinin 51. 52. ve elli üçüncü âyetleri bağlamında, dünya hayatındaki insanlık imtihanını kaybeden çoğunluğun bu imtihanı neden ve nasıl kaybettiklerini ele almaya çalışacağız!

 

Şimdi tekrar hatırlayabilirsek! Bu âyetlerden birincisi olan elli birinci âyette, “Yüce Yaratıcının’ bu melekî güçleri göğün ve yerin yaratılmasına şahit tutmadığı gibi, bu varlıkların kendi yaratılışlarında bile bir rollerinin olmadığı ve bu melekî güçleri, Yüce Yaratıcının kesinlikle kendisine yardımcı da edinmediği beyan edilmekteydi!” Fakat bu âyetteki beyanı İlâhîye rağmen, dünya da yaşam süren insanların büyük çoğunluğunun, bu âyette beyan edilen, İlâhî otoritenin tekliği ilkesini iki şekilde ihlal ederek, şirk batağına saplanıp, imtihanı kaybettikleri anlaşılmaktadır!

 

İnsanların çoğunluğunun imtihanı kaybetmesinin sebebinin birinci şeklini şu şekilde ifade edebiliriz! Bu açıdan bakınca: Gerek tarihi süreçte, gerekse de halen günümüzdeki, birçok din ve kültürde, insanların olağanüstü güç ve potansiyeller atfettikleri, mahiyeti bilinmeyen ve görünmeyen bir kısım melekî güçleri, Yüce Yaratıcının, yeryüzündeki, astları, yani temsilcileri, yardımcıları, hattâ kızları[2] olarak gördükleri anlaşılmaktadır! Böylelikle bu insanlar, Kurân’ın birçok yerinde olduğu gibi, yukarıdaki âyette de beyan edilen İlâhî mesajları yok saydıkları için, Vahyi inkâr edip küfür bataklığına saplanmışlar ve bu şekilde de Allah’a şirk koşup imtihanı kaybetmişlerdir!

 

Gerek tarihi süreçte, yaşayıp sahneden çekilen, gerekse halen yaşamakta olan birçok din ve kültürde, insanların çoğunluğu, olağanüstü güç ve potansiyeller atfettikleri, mahiyeti bilinmeyen ve görünmeyen bir kısım melekî güçlerin yanısıra, kendi dini ve siyasi liderlerinin de, tanrı tarafından bahşedilen birtakım olağanüstü, tanrısal güç ve potansiyellere sahip olduğunu düşünmektedirler! Ve bu siyasi ve dini, liderleri Yüce Yaratıcının, yeryüzündeki, astları, yani temsilcileri, yardımcıları, hattâ oğulları, kızları veya en azından (gökteki yaratıcı ulu tanrı olarak algılanan) Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak görerek[3], Allah’a şirk koşup imtihanı kaybetmişlerdir ve etmeye de devam etmektedirler!

 

İnsanların imtihanı kaybetmesinin şekil ve sebeplerinin sıralandığı elli birinci âyeti, bu şekilde analiz etmeye çalıştıktan sonra; Şimdi de sıra,  Kehf suresi elli ikinci âyette de konuyla ilgili olarak verildiğini düşündüğümüz diğer mesajlara geldi. Tekrar hatırlamamız gerekirse! O âyette Rabbimiz. Ve günü gelip te, (Yüce Yaratıcının) Benim ortaklarım (yani ast’larım) olduğunu düşündüğünüz, o varlıkları (şimdi) çağırın bakalım dediğinde; Onları çağıracaklar! Fakat bu çağrıya bir cevap alamayacaklar! Çünkü Biz (dünyada iken peşlerinden gittikleri bu varlıklarla, o insanların) aralarına hiçbir şekilde aşılamayacak ölüm uçurumu (gibi bir engel) koymuşuzdur!” buyurmuştu.

 

Elli ikinci âyette verilen bu mesaja göre; İnsanların Allah’ın astları olarak görüp, kendilerine İlâhî otoriteden bir pay vererek, olağanüstü bir misyon beklentisine girdikleri bu varlıkların en azından bir kısmının, insan cinsi ölümlü varlıklar olduğu anlaşılmaktadır! Yukarıdaki âyetten net bir şekilde anlaşıldığına göre: Burada, kendilerinin Allah’ın yeryüzündeki, oğlu-kızı, yardımcısı, temsilcisi veya gölgesi olma özelliği taşıdıklarına inanılan bu varlık ve kişilerin, bir takım olağanüstü güçlere sahip oldukları da vehmedilmektedir! İşte yukarıdaki âyete göre; Bu kişilerle, bunlara itaat ve perestiş eden insanları, bu dünyada ölüm biri birinden ayırmaktadır!

 

Bazen de bu varlıkların bir takım melekî güçlerle birlikte anıldıklarına şahit olmaktayız; Örneğin, önce Yahudilerde“Mesih” beklentisi şeklinde başlayan[4], sonrasında, Hıristiyanlardaki “Kutsal ruh-İsâ-Mesih” daha sonrasındaysa, önce Müslümanların Şîa kanadında, (kayıp on ikinci İmam’ın Mehdî olarak tekrar geleceği şeklindeki) bu beklenti, bir iman akidesi şekline dönüşmüştür! Nihayet bu beklentinin tasavvuf ve tarîkatlar yoluyla da “Mesih-Mehdî” beklentisi şeklinde tüm Müslümanlara yayıldığını görüyoruz! İşte devam eden, tüm bu beklentilerdeki, beklenen kişiler, Melekî güç ve insan karışımı varlıkları akla getirmektedir!

 

Kurân’ın birçok yerinde geçtiği gibi, şu yukarıdaki âyetten de, anlaşıldığına göre: Rabbimiz’ bir takım varlıkların, yani Meleklerin veya siyasi yahutta dini liderlik vasfı taşıyan insanların, İlâhî otorite ve güçten pay sahibi olduğuna inanan insanlara, “Benim ortaklarım (yani ast’larım) olduğunu düşündüğünüz, o varlıkları-kişileri (şimdi) çağırın bakalım” buyuracak! Onlar da, kendilerine dünya da torpil, âhiretteyse şefaat edeceklerini umdukları bu varlık ve kişileri,  “çağıracaklar! Fakat bu çağrılarına bir cevap alamayacaklardır!” Böylelikle, insan neslinin çoğunluğunu oluşturan bu insanlar, Allah’ın dışındaki bir takım varlık ve kişilerin yardımlarıyla kazanacaklarını düşündükleri o imtihanı kaybettiklerini de anlamış olacaklardır!!

 

Allah’ı gerektiği şekilde takdir edemeyen insanoğlunun çoğunluğunun, (Kurân’ın ifadesiyle “ekserennâs” yani insanların ekserîsinin), yeryüzündeki insanlık, yani insan olma imtihanını[5] kaybettiklerini-kaybedeceklerini beyan eden yukarıdaki elli ikinci âyetten sonra! Şimdi de, yanlış Tanrı inancında ısrar eden bu insanların, son durumlarını beyan eden elli üçüncü âyete sıra geldi! Yukarıda da kaydettiğimiz gibi, söz konusu o âyette, Yüce Yaratıcının şöyle buyurduğunu görmüştük. “Nihayet (Allah’ı gerektiği gibi takdir edemedikleri için) cürüm sahibi olan bu kişiler; Cehennemi karşılarında görünce, (aslında hiç unutamadıkları, dünya da iken işledikleri o cürümlerin bir bedeli olarak) ateşe gireceklerini ve oradan kaçıp kurtulmanın bir yolunu da bulamayacaklarını düşünüp anlamış olacaklardır!”

 

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, üç âyetlik bu bölümün, Âdem-iblis kıssasının arkasından gelmesi, yani 51. 52. ve elli üçüncü âyetlerin mevcut konumları, yeryüzünde yaşamış ve yaşamakta olan insanların büyük çoğunluğunun kendi yaratılış gayesini unutarak, insan olma imtihanını kaybettiği ve böyle devam ederlerse de kaybetmeye devam edeceklerini göstermektedir! Yani bu âyetler, konumlarının bir gereği olarak; Yüce yaratıcının emrine karşı gelerek insanoğlu lehine emre âmâde olmayı reddeden, bu hareketinden dolayı da, daha sonra inatçı şeytana dönüşen[6], iblisle ilgili olarak, Yüce Yaratıcının yaptığı ikaz ve uyarıları dikkate almayan, insanoğlunun büyük çoğunluğunun imtihanı kaybettiği-kaybedeceği gerçeğini ortaya çıkartmaktadır!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışarak, görüp elde edebildiğimiz ve düşünüp tespitte bulunmaya çalıştığımız yorumlarımızdır. Aslında her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek için kendinizi şartlandırdığınız şeye bağlıdır! Çünkü Allah’ “kişinin, kendi özgür tercihiyle arzu ettiği şeyi, kendisine kolaylaştırırız” Buyurmaktadır. (krş. 92/7. 11. âyetler.) Ve bu konudaki son söz “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür. Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama, uyarı ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim. Henüz can bedenden çıkmadığına göre; Bu durumun Kurân’ı anlamamız için son bir fırsat olabileceğini, lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek makalemizde, Kehf’ Sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız)

 

Yaşar GÜLAÇTI. 09. Eylül. 2017.   Hartlap/ K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com                                               

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Örnek olarak krş. :2/100. 243. 3/110. 5/103. 6/37. 111. 7/17. 102. 131. 187. 8/34. 9/8. 10/55. 60. 11/17. 12/21. 40. 103. 23/70. 25/50. 26/8. 103. 121.158. 190. 27/61. 73. 28/57. 29/63. 30/42. 34/28. 36. 41. 37/71. 41/4. 43/78. 45/26. 89/12.

 

[2] Mekke müşrikleri ve diğer bazı insanlar, Meleklerin Allah’ın kızları olduğuna inanırlardı! krş. 17/40. 37/150. 43/19.

 

[3] Müslümanlar, tarihin hiçbir döneminde, (Hıristiyanlar veya Yahudiler gibi) hiçbir varlığı Allah’ın oğlu veya kızı olarak görerek, açıktan şirk bataklığına gömülmemişlerdir! Fakat Emeviler döneminde, kürre’i arzın en büyük katliamını yapan zalim Yezidi, halkın gözünde meşrulaştırmak için, saraydan beslenen bir takım muhaddis kılıklı din adamlarının uydurduğu, “El ümerâ’ü zıllullahi fil’ard” yani “Emirler- (günümüz Türkçesiyle) siyasi liderler, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidirler!” ifadesi de, yukarıdaki âyete göre, şirkin katmerlisinden başka bir şey değildir! Çünkü bahse konu olan o insanlar, dilleriyle Müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen, bu şekilde davranarak, kendi siyasi liderlerini İlâhî otoritenin yeryüzündeki ast’ı yani temsilcisi ve ortağı olarak görmektedirler! Esasen insanların, Yüce Yaratıcının yeryüzündeki oğlu-kızı temsilcisi veya gölgesi olarak gördükleri, kendi krallarına tapındıklarını çeşitli tarihi kaynaklar haber vermektedir. Örnek olarak eski Mısır uygarlığında, insanlar Kral olan Firavunlara, eski Mezopotamya uygarlıklarında ise, Kral olan nemrutlara tapınmışlardır! bkz. Dünya uygarlıkları (serisinden) Eski Mısır, (Nil’in ezoterik ülkesi) sayfa 94. ve Asur kent krallığı, sayfa 119. Yazar Ali Narçın. 1. Baskı. 2016. İst. Basım yeri; Ali oğlu matbaacılık..

 

[4] Yahudiler’ aç gözlülükleri ve doymaz hırslarını tatmin etmek adına, kendi inançlarını ve kutsal değerlerini devamlı şekilde istismar edip başkalarını tahakküm altına alıp dünyayı sömürmek için kullanmışlardır! Bu yüzden de, defalarca yeryüzünden silinme noktasına gelmişlerdir! (krş. 17/4. .. 12. âyetler aralığı) Düştükleri bu durumdan kurtulmanın çaresi olarak, biri birilerine, gelecek olan Mesih aracılığıyla bir gün tekrar dünyaya hâkim olacaklarını iddia ve telkin etmektedirler!

 

[5] Gerek tarihi süreçte, gerekse de günümüzde, yaşadığımız bu mavi gezegende, maalesef insan olamadan Müslüman olmayı düşünen birçok insanın varlığı, yadsınamaz bir gerçektir!

 

[6] “İnatçı şeytan” Kurân’ın ifadesiyle “Şeytanı-merîd,” krş. 4/117. 22/3.

 

Yazarın Diğer Yazıları