N E V Â 53/XVIII.

N E V Â 53/XVIII.

 

KEHF SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

KURÂN’ İNSANLARA GERÇEĞİ GÖSTERMEK İÇİN HER YOLU DENENMİŞTİR! BUNA RAĞMEN, İNSANLAR ESKİ YANLIŞ ALIŞKANLIKLARINDA ISRAR EDEBİLİYORLAR!

 

  بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هَذَا الْقُرْآنِ لِلنَّاسِ مِن كُلِّ مَثَلٍ وَكَانَ الْإِنسَانُ أَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلاً {54}

 وَمَا مَنَعَ النَّاسَ أَن يُؤْمِنُوا إِذْ جَاءهُمُ الْهُدَى وَيَسْتَغْفِرُوا رَبَّهُمْ إِلَّا أَن تَأْتِيَهُمْ سُنَّةُ الْأَوَّلِينَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ قُبُلاً {55} وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَيُجَادِلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَمَا أُنذِرُوا هُزُواً {56}

Şu da bir gerçektir ki! Biz bu Kurân’ın âyetleri vasıtasıyla, insanlara hak ve hakikati gösterebilmek için, her çeşit dolaylı anlatım metotlarını kullandık! Buna rağmen, insanoğlu (bu durumdan yararlanıp gerçeği anlama yerine) birçok konuda, (faydasız) tartışmayı seçti! (Hâlâ da tartışmaya devam ediyor!) 

 

Kendilerine’ (elçiye) inanıp (Allah’a) güvenmeleri ve Rablerinden bağışlanma dilemeleri için, yol gösterici mesajlar geldiği halde! (Elçiye inanıp Allah’a güvenmek yerine, faydasız tartışmayı seçen) bu insanların böyle bir fırsatı reddetmelerinin sebebi: (kendilerine yol gösterici mesajları getirenlere, size inanmamız için) Önceki toplumların başlarına gelenlerin benzerlerini ve yahutta bize vâdettiğiniz (âhiretteki) o azabı, hemen şimdi gerçekleştiriniz” demelerinden başka nedir?

 

Hâlbûki Biz (İlâhî mesajları tebliğ etmekle görevlendirdiğimiz) Elçilerimizin tamamını, (insanlara azap getirmek için değil) sadece îkaz, uyarı ve müjde için görevlendirmişizdir! Durum bu iken, inkârda direnenler; Bizim uyarı yüklü mesajlarımızı alay konusu yaparak, asılsız polemiklerle âyetlerimizi gündemden düşürüp, güya kendi haklılıklarını ispat etmeye çalışıyorlar! 18/54. 55. 56.

 

جَدَلاً  – Cedel” Bazı kalıpları güzel Türkçemizde de, kullanılan (Mücâdele ve cidâl, gibi) bu kelime aslında Arapça olup, lügat olarak; Yaratmak, güç-kuvvet, Bükmek, Şiddetli husumet, Mücadele etmek-tartışmak, Hasmâne davranmak, Uzuv, Yeşil hurma koruğu, Arz-yeryüzü, Su akan ark, Küçük nehir ve devenin boynuna takılan yular-ip gibi, çeşitli manalara gelmektedir! Elli dördüncü âyetin son kelimesi olarak geçen bu kelimeye biz, orijinal metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde “(faydasız) tartışma” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

مَثَلٍ  – Mesel” Bazı kalıpları (meselâ, mesele ve temsil’ kelimeleri gibi) güzel Türkçemizde de kullanılan bu kelime aslında Arapça olup, lügat olarak; Kıssa, Hikâye etmek, Misal vermek, İki şeyi biri birine benzeterek mesaj vermek, Eşit ve denk olmak, Bir şeyin sıfatı, heyeti, temsili varlığı, Resmi-fotoğrafı gibi manalara gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap.) Elli dördüncü âyette geçen bu kelimeye biz, orijinal metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde “dolaylı anlatım metotları” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

لِيُدْحِضُوا  – Li Yudhidû” Dayanacak nesne, Ayağı kaymak, Güneşin orta noktadan batış yönüne doğru kayması, Bâtıl olmak, Getirdiği deliller bâtıl, yani geçersiz olmak, gibi manalara gelmektedir! (Ahterî) Aslında bu “لِيُدْحِضُوا  – Li Yudhidû” kelimesini günümüz Türkçesine, tam çevirmek istersek! Kelimenin en uygun çevirisini; “Gündem değiştirmek” şeklinde yapabileceğimizi düşünüyorum!

 

Bu açıdan bakınca: Elli altıncı âyette geçen bu kelimeye, biz kelimenin orijinal metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, yani söz konusu kelimenin öncesini ve sonrasını da dikkate alarak, mealde  “Bizim uyarı yüklü mesajlarımızı alay konusu yaparak, asılsız polemiklerle âyetlerimizi gündemden düşürüp, güya kendi haklılıklarını ispat etmeye çalışıyorlar!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Bu âyetlerden net bir şekilde anlaşıldığına göre; İnsanların İlâhî mesajları kulak ardı etmeleri hiçbir ciddi mazerete dayanmamaktadır. Bu açıdan bakınca, konuyu daha iyi değerlendirebilmemiz için, öncelikle söz konusu âyetlerden biri olan elli beşinci âyette geçen “أَن يُؤْمِنُوا  – En Yûminû” şeklindeki iman kavramını doğru anlamamız gerektiğine inanıyorum! Onun için biz buradaki “îman” mefhumunu kelimenin etimolojik kökenindeki manayı da yansıtacak şekilde “(Elçiye) inanıp (Allah’a) güvenmek” şeklinde Türkçeye çevirmeye çalıştık! Çünkü burada insanlardan istenen iman sadece; “Ben Allah’a, Peygamberlere, Meleklere, Kitaplara ve âhiret’e iman ettim” şeklindeki şehâdet sözünü dilleriyle söylemelerinden ibaret değildir!

 

Aslında buradaki iman kelimesiyle kastedilen şey: Dilleriyle Elçiye inanıp Allah’a güvendiklerini iddia eden insanların, yaşadıkları bu dünya coğrafyasında, Rabbimiz tarafından sınırları çizilip, dizayn edildikten sonra, Kur’an ve O’nun tebliğcisi olan elçiler aracılığıyla insanlara tavsiye ettiği hak-hukuk ve adalete dayalı yaşam tarzını kabul edip bilfiil uygulamalarıdır! Kısaca ifade etmemiz gerekirse, îman sözle ifade edilen, kuru bir beyandan ziyade, kişinin yaşadığı bu dünyada bilfiil yapıp ettikleridir! Yani kişinin işlediği fiil-amel- muamelât ve gösterdiği aksiyonların tamamıdır, diyebiliriz!

 

Görüldüğü gibi üç âyetlik bu paragrafta da, konu yine insanların elçiye inanıp Allah’a güvenerek, Vahye, Kurân’a inanıp inanmamalarıdır! Daha doğrusu yeryüzünde insanlık için Kurân’ın getirdiği hak-hukuk ve adalete dayalı yaşam tarzını kabul edip etmemeleridir! Âcizane’ âyette geçen iman kavramından bunu anlamamız gerektiği kanaatindeyim! Allah’u âlem böyledir! Fakat burada geçen iman kavramının kabul veya reddiyle ilgili olarak, tarih boyunca, iki kısım insanla karşı karşılaşıyoruz! Bunlardan birinci kısmı oluşturan insanlar; Daha çok kötü niyetli insanlar olup, Vahiy, (bu bağlamda, tabii ki,) Kur’an hakkında yapmaya çalıştıkları polemik ve yaygaralarla, kendi gündemlerini oluşturup, Kurân’ın mesajlarını gündemden düşürmeye çalışmaktadırlar! Bundan dolayı da, ayaklarına kadar gelen hidayet ve kurtuluş fırsatını geri tepmektedirler! Bunu da gündemi değiştirerek yapmaya çalışıyorlar! Gündemi değiştirmek içinse; Vahyi, (bu bağlamda tabii ki Kurân’ı) tebliğ eden elçilerden devamlı olarak mucizeler talep etmektedirler!

 

İkinci kısmı oluşturan insanlara gelince; Görünüşte iyi niyetli gibi görünen bu insanlar; Dilleriyle iman ettiklerini iddia ettikleri halde, inandıklarını iddia ettikleri o kitabın yani Kurân’ın içeriğindeki hak-hukuk, eşitlik ve adalete dayalı yaşam tarzını bir türlü uygulamaya koyamamaktadırlar, yahutta koymak istememektedirler. Uzun insanlık tarihi göstermiştir ki, Vahye (bu bağlamda tabii ki, Kurân’a) inandığını dilleriyle ifade etmek te hiçbir tereddüt göstermeyen bu sözde Müslümanlar! Hak-hukuk, eşitlik ve adaletli paylaşıma dayalı bir yaşam tarzını yaşadıkları coğrafya da inşa etme konusuna gelince, kırk dereden sel getirmeye çalışmaktadırlar! İşte bu sözde Müslümanların da içinde bulunduğu bir takım insanların, Vahye yani Kurân’a ve O Kurân’ın insanlık için sunduğu, yeryüzünde eşitlik ve adalet’e dayalı bir hayat anlayışına karşı yaptıkları bu yaygara ve polemikler, elli beşinci âyette şu şekilde dile getirilmekteydi!

 

“Kendilerine (elçiye) inanıp (Allah’a) güvenmeleri ve Rablerinden bağışlanma dilemeleri için, yol gösterici mesajlar geldiği halde! (Elçiye inanıp Allah’a güvenmek yerine, faydasız tartışmayı seçen bu) insanların ayaklarına kadar gelen böyle bir fırsatı reddetmelerinin sebebi: (yol gösterici o mesajları getirenlere, size inanmamız için) Önceki toplumların başlarına gelenlerin bir benzerlerini ve yahutta bize vâdettiğiniz (âhiretteki) o azabı, hemen şimdi gerçekleştiriniz” demelerinden başka nedir?”

 

Bir sonraki âyet olan elli altıncı âyetteyse, hakk’a karşı batılı savunan bu insanların durumu şu ifadelerle dile getirilmektedir: وَيُجَادِلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ  - Yani “Bâtıl için mücadele edenlere gelince: Onlar asılsız polemiklerle âyetlerimizi gündemden düşürüp, güya kendi haklılıklarını ispat etmeye çalışıyorlar! Bu âyette geçen “Li Yudhidû” (aslı “Dahada” ) kelimesinin bugünün Türkçesindeki en isabetli karşılığının “gündem değiştirmek” olabileceğini, rahatlıkla söyleyebiliriz!

 

Aslında bu gündem değiştirerek batılın savunuculuğunu yapma konusu, tarih boyunca, sömürü ve köleliği yaşam tarzı haline getiren tüm toplumlarda devam ettiği gibi, günümüzde hak-hukuk, eşitlik ve adaleti yok edip, hukuksuzluğu hukuk haline getiren çağdaş toplumların da uyguladıkları en yaygın yöntemdir! Ne acıdır ki! Müslümanlığı ağızlarında sakız eden, yani Müslüman olmanın, sadece şehâdet kelimesini dilleriyle söylemekten ibaret olduğunu düşünen sözde Müslümanları da, haksızlığı-hukuksuzluğu, hukuk norm’u haline getiren, bu zalim toplumlar güruhuna dâhil etmek zorundayız[1]!

 

Aslında yukarıdaki âyetlerde gündeme getirilen, bu insan tipinin tavır ve söylemlerini yansıtan ifadeler, Allah’a ve O’nun Vahiy yoluyla indirdiği hak-hukuk ve adalete karşı bir başkaldırı, bir meydan okuma ifadesinden başka bir şey değildir! Bu insanlar, isterse dilleriyle iman ettiğini söyleyen insanlardan oluşsunlar, isterse de bunu dilleriyle ifade etmekten çekinen insanlardan oluşsunlar, sonuçta çok fazla bir şey fark etmeyecektir! Esasen ateist olduğunu iddia eden insanlar da dâhil ol mak üzere, yeryüzünde Yüce Yaratıcının varlığını kabul etmeyen hemen hemen hiçbir insan yok gibidir[2]!

 

Örnek olarak: Kurân’ın indiği dönemin Mekke’sine şöyle bir göz attığımız zaman göreceğiz ki! O dönemin müşriklerinin elebaşıları olan, Ebucehiller, Ebusüfyanlar, Ebulehepler ve diğer Mekke kodamanlarının hepsi, Allah’ın varlığına ve birliğine inanıyorlardı! Çünkü bu insanlar her gün “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk- Emrine hazırım, buyur Allahım” diyerek devamlı Kâbe’yi tavaf ediyorlar, hatta namaz kılıp oruç tutuyorlar ve kırkta bir zekât bile veriyorlardı!

 

O zaman burada şöyle bir sorunun akla gelmesi sanki kaçınılmaz gibi geliyor bize! “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” yani “Emrine hazırım, buyur Allahım” diyerek, durmadan Kâbe’yi tavaf eden bu Mekke kodamanları, hem Allah’ın varlığını ve birliğini hem de, Kâbe’nin kutsallığını kabul edip, diğer dini ritüelleri de yerine getiriyorlardı! Buna rağmen bu Mekke kodamanları, Kur’an tarafından neden müşrik veya kâfir olarak nitelendirilmişlerdir?

 

Bir örnek vermemiz gerekirse, Yâsin suresinde: Onlara (Mekke kodamanlarına) “Allah’ın size verdiklerinden, sizde (garibanlara) veriniz” denildiği zaman, o kâfirler, “ne yani, Allah’ın isterse (rahatlıkla) doyuracağı o (fakirleri) biz mi, doyuracağız” …diyorlardı. krş. 36/47.

 

Görüldüğü gibi, Yâsin suresinin bu âyetinde, Ebucehil ve Ebusüfyan gibi Mekke kodamanlarının, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ettikleri halde! Üstelik O’ Allah’ın, insanları rızıklandırıp doyurduğunu da kabul ettikleri hâlde! Kurân’ın, yine de, kendilerine “Ellezîne keferû” yani “o kâfirler” şeklinde hitap etmekte olduğunu görüyoruz!

 

İlk bakışta, yani konuyu bizim klasik Müslümanlık anlayışımıza göre değerlendirdiğimiz zaman, burada bir çelişki bir problem var gibi görünüyor! Hâlbuki konuyu Kurân’ın bakış açısına göre değerlendirdiğimiz zaman burada herhangi bir problemin olmadığı görülecektir! Aslında burada problem gibi görülen şey; İnsanlığı sömüren bu kodamanların, alışmış oldukları, kendilerine avantaj sağlayan, faiz’e, sömürüye, köleliğe, cariyeliğe, hırsızlığa-yolsuzluğa haksızlığa-hukuksuzluğa ve adaletsizliğe dayalı bu yaşam tarzından vazgeçememeleridir[3]! Kur’an ise bunların atalarından miras yoluyla elde ettikleri bu zulme dayalı yaşam tarzını yıkarak, onun yerine, hak-hukuk ve adalete dayalı bir yaşam tarzı getirmek istiyordu! Fakat bu kodamanlar! Alıştıkları sömürü ve köle düzeninden bir türlü vazgeçmek istemedikleri için, Kurân’ın mesajlarını gündemden düşürmeye çalışıyorlardı! Böylelikle de kendi haklılıklarının ortaya çıkacağını zannediyorlardı!

 

Yeryüzündeki tüm sömürgenler gibi, Kurân’ın ilk muhataplarından olan Mekke kodamanlarının da iman konusundaki davranışları son derece enteresandır! Bu kodamanlardan biri olan Ebuleheheb’in Allah Resulüyle yapmaya çalıştığı şu iman pazarlığı, bu adamların karakterini ele vermektedir!  Bir gün Ebûleheb Allah Resulü’ne gelerek “Ben Müslüman olursam bana ne var” der. Resulüllah’ “Herkese ne varsa sana da o var” der. O’da, “Beni herkesle bir tutan bu din olmaz olsun” der. (Bu olay Tebbet Sûresinin nüzul sebebi olarak zikredilir) Bu durum, tarihin her döneminde olduğu gibi, bugün de varlıklarını devam ettiren bu çıkarcı ve iman konusunda da pazarlıkçı insan tipinin imandan ne anladıklarını, iman konusunu nasıl değerlendiklerini gösteren tipik bir örnektir!

 

Aktarmaya çalıştığımız bu tarihi olayda da görüldüğü gibi; (Kurân’ın, hak ve sorumluluklar açısından insanların eşit olarak yaratıldığını beyan eden ifadelerine rağmen! krş. 49/13.) Bu kodamanlar; Biri köle ötekisi efendi, biri Maho ağa ötekisi maraba olan insanların, kesinlikle eşit olamayacağına inanıyorlardı! Onun için de, köle ile kendilerini eşit statüde gören bir dini kabul etmemişlerdir! Eğer bu insanlara, “siz sadece dilinizle, ben Allah’a, Peygamberlere, Meleklere, Kitaplara ve âhiret’e iman ettim, şeklindeki şehâdet sözünü söyleyin yeter, böylece; Yaşadığınız sömürü düzenini değiştirmeden de, Müslüman olmuş olursunuz” diye bir teklif gelseydi! Bu adamlar kesinlikle o sözleri söylemekten çekinmezlerdi! Allah’u âlem! Hâlbuki bu adamların kanaatlerine göre; Eğer bu din, yeryüzünde kabul görürse, o zaman kendileri toplum içerisindeki yüksek statülerini kaybetmiş olacaklardı! İşte bunun için elli beşinci âyette, bu insan tipinin kendilerine teklif edilen iman konusunda, gündemi değiştirmek için, elçilerden olmayacak şeyler talep ederek, ayak direttiklerini görüyoruz!

Kısaca ifade etmemiz gerekirse: Yukarıdaki elli beşinci âyette beyan edilen iman konusunun, “Ben Allah’a, Peygamberlere, Meleklere, Kitaplara ve âhiret’e iman ettim” şeklindeki şehâdet sözünü dilleriyle söylemelerinden ibaret olmadığını bu adamlar çok iyi anlamışlardı! Netice de, bu insan tipinin, hiç olmazsa kendi küfürleri konusunda samimi davrandıklarını düşünebiliriz! Bu açıdan bakınca; Bahsi geçen bu insan tipi insanlık için tehlikelimidir? Şeklinde bir soru akla gelirse! Cevap: Elbette ki tehlikelidir! Fakat insanlık için bu insan tipinden daha tehlikeli bir tip daha vardır ki, o da: İman konusunu sadece dilleriyle “şehâdet kelimesini-şehâdet sözünü” söylemekten ibaret görüp, yaşam tarzlarını Kurânî ilkelere uydurma ihtiyacı duymayan, gayrı samimi insan tipidir denilebilir! Bugün İslam dünyası denilen coğrafyadaki problemlerin ana sebebi, iman konusunu ciddiye almayan bu tip insanlardır diye düşünebiliriz!

 

Tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız bu âyetler, yeryüzünde insanoğlunun yaşam sürdüğü her yerde ve her devirde eksik olmayan, fakat günümüzde oran olarak, daha da fazlalaşan bir insan tipini tarif etmektedir! Bu durum ise, bu mavi kürede yaşam mücadelesi veren insanoğlunun, karşılaşacağı problemlerin artmaya devam edeceği anlamına gelebilir!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışarak, görüp elde edebildiğimiz ve düşünüp tespitte bulunmaya çalıştığımız yorumlarımızdır. Aslında her insanın yaşadığı kendi dünyasındaki problemleri değerlendirmek için, bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek için kendinizi şartlandırdığınız şeye bağlıdır! Çünkü Allah’ “kişinin, kendi özgür tercihiyle arzu ettiği şeyi, kendisine kolaylaştırırız” Buyurmaktadır. (krş. 92/7. 11. âyetler.) Ve bu konudaki son söz “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür. Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama, uyarı ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim. Henüz can bedenden çıkmadığına göre; Bu durumun Kurân’ı anlamamız için son bir fırsat olabileceğini, lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek makalemizde, Kehf’ Sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız)

 

Yaşar GÜLAÇTI.16 Eylül. 2017. Hartlap/ K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com                                                ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Gündem değiştirerek batılın savunuculuğunu yapan insanlar; daha çok, yandaşlarının desteğiyle, bir şekilde devletin siyasi ekonomik güç ve otoritesini ellerine geçirip, medyayı da denetimleri altına insanlar ve yandaşlarıdır. Siz kalkıp bu insanlara, “Allah insanlara arasında ayırım yapmadan, hak-hukuk ve adaleti emrediyor” diyorsunuz! Adamlar size, “efendim devletimizin yüksek menfaatlerinden dolayı” demeye başlıyorlar. İyi de, “devlet insan içindir, sizse insanların hak ve hukukunu ihlal ediyorsunuz” dediğinizde! Adamlar size, “efendim devlet sırrı” diyorlar! Siz “Devletin sırrı tamam da, insanlara işkence ediyor, durmadan hukuku ihlal edip zulüm yapıyorsunuz diyorsunuz!” Adamlar “efendim bunlar vatan hainleri!” diyorlar! E’ kundakta yatan bebekleri, hattâ kendi öz kardeşinizi veya öz oğlunuzu, koltuk uğruna neden boğdurdunuz? Diyorsunuz! Efendim “devletin âlî menfaati!” diyorlar.

Velhasıl bu insanlar sizin kendilerine hatırlattığınız, Kurân’ın hak-hukuk ve adalet ilkelerini dinleyip, ilâhî Vahye teslim olmak için, bir türlü sade de gelmiyorlar. Böylece hak-hukuk ve adalet gibi Kurân’ın ve dinin özü olan ana kavramlar, bir türlü yürürlüğe giremezken, öbür yandan, zulüm ve hukuksuzluk sürüp gidiyor. İşte İslam dünyası denilen coğrafyadan kaçıp, bir batı ülkesine (Hıristiyan ülkesine) sığınmak için her gün yüzler ce Müslüman’ın, Ege ve Akdeniz’den cesetlerinin toplanmasının nedenlerinden bir tanesi de bu kafa yapısıdır! Şimdi, zerre kadar düşünme kaabileyeti olan ve Müslüman’ım diyen her insan, başını ellerinin arasına alarak, beynini çatlatırcasına bu durumu bir düşünmesi lazımdır!

 

[2] Biz bu tespitimizi Kurân’a göre yaptık. Çünkü Kurân’da bizim bu tespitimizi dayandırabileceğimiz birçok âyet vardır. Örnek olarak; Zümer suresi otuz sekizinci âyette, (Kâfir veya müşrik olarak vasıflandırılan insanlar için) Ve eğer onlara “gökleri ve yeri yaratan kimdir” diye sorsan? “Elbette ki Allah’dır” derler… krş.39/38. Buyurulmaktadır.

 

[3] Elli beşinci âyette geçen iman kavramıyla, küfrün ve şirkin önderliğini yapan bu Mekke kodamanlarının ilgisini anlamak için kurân’ın indirildiği o dönemin Mekke’sindeki sosyo ekonomik duruma bir göz atmamız gerekecektir! Tüm zamanlarda olduğu gibi, bu surenin indiği o dönemde de, dünyanın bir numaralı dini merkezi olan Mekke şehri ve çevresindeki sosyo-ekonomik durum şöyleydi: Yeryüzünde Allah’ın insanlık için yapılan ilk ev olarak vasıflandırdığı, Mekke’de bulunan Kâbe (krş. 3/96.) ve çevresi, o dönemde putlarla doldurulmuştu. Her devirde olduğu gibi o dönemde de, İnsanların kutsal olarak kabul ettikleri Kâbe’yi tavaf edip, hac ve umre yapmak için, halk buraya akın ediyordu. Tabiî ki, bu arada ulu Tanrının aracısı olarak kabul ettikleri putlarını, dolayısı ile de Yüce tanrıyı memnun etmek için, Kâbe’ye ve içindeki putlarına, çok miktarda, değerli hediyeler takdim ediyorlardı! Takdim edilen bu hediyeler arasında, altın gümüş gibi, değerli mücevherlerin yanı sıra, bol miktarda, sığır deve gibi canlı hayvanlar ve diğer çeşitli ihtiyaç maddeleri bulunmaktaydı.

Dünyanın her yerinde her devirde bir takım insanlar toplum için kutsal sayılan yüce değerleri hep istismar edegelmişlerdir. İşte o dönemde de, İnsanlık tarihinin en eski ve en tehlikeli hastalıklarından biri olan bu istismar hastalığı, dünyanın en önemli dînî merkezi olan Mekkede de tüm hızıyla devam ediyordu! Şöyle ki, o dönemde Mekke ve çevresinin hâkimiyetini elinde bulunduran Kureyş kabilesinin Ümeyye oğulları koluna mensup kodamanlar! Kâbe’ye ve orada bulunan putlara getirilen, çok miktardaki değerli hediyeye ve Mekke’nin kutsallığından kaynaklanan bütün rant gelirlerine el koyuyorlardı! El koydukları bu gelirler sayesinde de, bu kodamanlar, çok müreffeh bir hayat yaşıyorlardı. Yani Kurân’ın ifadesiyle dokuzlu bir çete,” o günün Mekke ekonomisine el koymuşlardı! (Kurân’daki “dokuzlu çete” ifadesi için (bkz. 27/48.)

Bu rant çetesi, Kâbe’nin kutsallığını istismar ederek elde ettikleri, rant gelirinin zekât adını verdikleri ancak 1/40 gibi, çok cüzi bir bölümünü Kâbe’nin bakımı ve gelen hacıların sikâye vs. ihtiyaçları ile bazı fakir fukaranın ihtiyaçları için harcıyorlardı. Bu tefeci bezirgânlar!  El koydukları bu rant gelirinden elde ettikleri kara paranın geri kalan büyük bölümünü aklamak içinse, yazları kuzeye, Bizans Rum diyarına, kışları da, güneye, Yemen tarafına, ve hattâ Afrika’ya-Habeşistan’a ticaret amaçlı kervan seferleri düzenliyorlardı. (krş. 106/1. 2.). Bu seferlerden elde ettikleri paraları da, Mekke’ye getirip, ihtiyaç içinde kıvranan fakir fukaraya, çok ağır yaptırımlar içeren şartnamelerle faiz karşılığı olarak borç veriyorlardı. Günü gelince de, faiz’ini ödeyemeyen bu zavallı ve zayıf insanların, parayı almak için kabul etmek zorunda kaldıkları şartname gereği,  âilelerini köleleştiriyorlardı. Genellikle kimsesiz ve zayıf olan bu insanların erkeklerini köle olarak çalıştırırlarken, kadın ve kızlarını önce kendileri kullandıktan sonra, kurdukları kırmızı bayraklı çadırlarda,  seks kölesi olarak çalıştırıyorlardı! İşte cahiliye dönemi denilen, bu dönemdeki, Arap toplumu, kız çocuklarını, ileride bu tefeci bezirgân çetesinin ellerine düşmesinler diye, daha çocukken çöle götürüp diri diri kuma gömüyorlardı! (Not: o dönemde, Mekke ve çevresinde yaşayan Arap toplumuna göre; Çadırlara çekilen bu kırmızı bayraklar; Çekildiği mekân’ın af buyurun, “genel evi” olduğunu simgeliyordu!!!!)

İşte Kurân’ın, indiği dönemde, Mekke şehri ve çevresinin sosyo-ekonomik durumu böyleydi! Bu durumu herkes içine sindirip olağan karşılarken, Muhammed as. bu zulüm, yağma ve talan düzenine isyan ediyordu! Durumu düzeltmek için bir çare bulamayınca da, kendini dağlara vuruyor, hattâ bazen mağaralara çekilip günlerce tefekküre dalıyordu! Sonunda Allah O’na insanlığın düştüğü bu bunalımdan çıkışın yolunu aydınlatan, Vahyin nurunu ışığını yani Kurân’ını yolladı. İlk indiği dönemde Kurân’ı yere göğe sığdıramayan Mekke kodamanları! Bir müddet sonra; Ebuleheb’in şahsında  “Yıkılsın-yok olsun bu soygun ve talan düzeni (krş. 111/1. 2.” Diyerek, kendilerini eleştirmeye başlayıp, arkasından da “Diri diri kuma gömülen o kız çocuklarının hangi suçlarından dolayı öldürüldüklerini? (krş. 81/8. 9.)” sormaya başlayınca; Gerek Kurân’a gerekse de O’nu tebliğ eden Allah elçisine karşı düşman kesildiler!  Burada, insanın aklına şöyle bir soru gelebilir: Mekke ekonomisini güç kullanarak ellerine geçiren bu kodamanlar dinsiz miydi? Bu insanlar kesinlikle dinsiz değillerdi! Çünkü bu insanlar Allah’a inandıkları gibi, bugünkü Müslümanların ibadetlerine benzer ibadetlerini de yapıyorlardı! Örneğin salât ediyorlar, yani namaz kılıyorlardı! krş. 8/35. Kısaca ifade etmemiz gerekirse; Bu kodamanların bir dinleri vardı! Krş. 109/6. Fakat onların inanıp uyguladıkları din, Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği Kurân’daki İslâm dini değildi!


Yazarın Diğer Yazıları