Halimiz Çaremiz


İslâm Dünyası şu anda, başta siyasî ve kültürel alan olmak üzere, tarihinin belkide en dağınık ve en dramatik dönemini yaşamaktadır. Batının/Avrupa’nın karanlıklar ve yokluklar içerisinde yüzdüğü Ortaçağlar, İslâm Dünyasının her yönden altın çağını yaşadığı bir dönem olmuştur. İslâm Dünyasının bu üstünlüğü Orta çağdan sonra gelen Yakın çağların ortalarına kadar kısmen de olsa devam etmiştir. 

Konunun uzmanı tarihçilerimiz İslâm Dünyasındaki gerileyişin sebeplerini ortaya koyarken, söz konusu bu gerileyişin önemli bir sebebinin de “Moğol istilası” olduğunu ifade etmektedirler. Gerçekten de “Moğol İstilası”nın İslâm Dünyasının her yönden gerilemesinde çok büyük etkisi olmuştur. “Moğol istilası” döneminde Moğollar öyle ki, istila ettikleri İslâm beldelerinde çok büyük yıkım ve kıyım yaparak, deyim yerindeyse taş üstünde taş bırakmamışlardır. İslâm Dünyasının bu yıkım ve kıyımları, özellikle de kültürel kıyımı telafi etmesi belki de yüzyıllarını almıştır. Hatta, Ortaçağlarda İslâm Dünyasının her yöndeki üstünlüğü düşünülerek denilebilir ki, İslâm Dünyası kültürel ve bilimsel birikim bakımından hiçbir zaman  “Moğol istilası” öncesi dönemindeki şaşalı dönemine bir daha yükselememiştir.  

Moğol istilasından sonra İslâm Dünyasındaki siyasî parçalanmışlık hali sınırlı da olsa belirli bir dönem devam edecektir. İslâm Dünyasının söz konusu parçalanmışlık hali Osmanlı Devletinin kurulup güçlenmesiyle yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlayacaktır. Osmanlı Devleti yüzyıllarca güçlü olduğu dönemlerde doğrudan doğruya, zayıf olduğu dönemlerde ise dolaylı olarak İslâm Dünyasını Batı emperyalizmine karşı korumaya gayret göstermiştir. Bundan dolayı da Avrupalılar İslâm Dünyasına uzanmanın en büyük engelinin Osmanlı Devleti olduğunu bildikleri için, öncelikli olarak Osmanlı Devleti’ni yıkmayı hedeflemişlerdir. Gerçekten de, Avrupalı sömürgeci devletlerin İslâm dünyasını sömürgeleştirme dönemi, tam da Osmanlı Devletinin her yönden iyice zayıfladığı gerileme dönemine tekabül etmektedir. 

XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonraki siyasî süreç, genel anlamda Osmanlı Devletinin dağılma süreci içerisine girdiği dönem olarak tarihe geçmiştir. Söz konusu aynı yüzyıllar, Avrupalı sömürgeci devletlerin başta İslâm Dünyasının önemli coğrafyaları olmak üzere, dünyanın birçok bölgesini sömürgeleştirdikleri dönem olarak tarihe geçecektir. XX. yüzyıl ise, Osmanlı Devleti de dâhil olmak üzere birçok İslâm Devleti’nin yıkıldığı yüzyıl olarak tarihe geçmiştir.  

Sömürgeci devletler, özellikle de Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla, tıpkı aç kurtların sürülere saldırmaları gibi, büyük bir aç gözlülükle İslâm Dünyasına saldırarak inanç coğrafyamızı param parça etmişlerdir. Başta komşularımız Suriye ve Irak olmak üzere, inanç coğrafyamızda son yıllarda yaşananlar, İslâm Dünyasının ne kadar da parçalanmış olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. 

Evet, yukarıdan beri dilimizin döndüğü ve kalemimizin yazdığı kadar inanç coğrafyamızın hâli pür melalini ortaya koymaya çalıştık. İnanç coğrafyamızla ilgili söz konusu etmeye çalıştığımız hususlar, Müslümanlar olarak bizlerin acınası mevcut dramatik hallerimizdir.  

Şimdi gelelim, kendi kapasitemiz ve seviyemize göre kurtuluş çaremize; yani ümmet olarak içerisinde bulunduğumuz kaotik durumdan nasıl kurtulabileceğimiz sorumuzun cevabına. Şunu hemen peşinen ifade edelim ki, bu konuda “şöyle yapalım”, “böyle yapalım” şeklinde kendi fikirlerimizi ortaya atmak, belki de haddimizi aşmak olur. Yine de, haddimiz olmamasına rağmen sormuş olalım: İslâm ümmeti olarak içerisine yuvarlanmış olduğumuz bu acınası halimizden kurtuluşumuz nasıl olacaktır? Bunun yöntem ve metodu nedir? Sanırız, yöntemi ve metotları itibarıyla cevabı en zor olan soru bu soru olsa gerektir.  

Bu hususta aslında, coğrafyamızda yaşayan birçok aydın ve mütefekkirimiz, yazdıkları kitaplar ve verdikleri konferanslarla bizlere kurtuluş çaremizi göstermişlerdir Ümmet olarak çareyi, kurtuluşu ötelerde, başka dünyalarda aramamız bizlerin meçhule kürek sallamamızdır. Çare aslında bizlerin hemen yanı başımızda bulunmaktadır. O da, Allah(cc) kitabı Kur’an’ı Kerim ve Resulü (aleyhisselâmın) sünnetidir. Fakat asıl zor olan, söz konusu ettiğimiz bu teoriyi nasıl pratiğe aktarabileceğimizdir. Yani bütün İslâm ümmetinin üzerinde hem fikir olabileceği bir formül bir konsensüs… 

İslâm dünyasının paramparça olduğu günümüzde “Çaremiz” dediğimiz kurtuluş reçetemizi hayata aktarabilmemiz elbette kolay olmayacaktır. Her şeyden önce bu bir süreç işidir. Bu sürecin aksatılmadan uygulanması ve amaçlarımıza ulaşmamız elbette yıllarımızı alacaktır. Belki de bunun için birkaç neslin geçmesi gerekecektir. Çünkü herkesin de bildiği gibi, yapmak yıkmaktan yüz defa, belki de bin defa çok daha zordur. Fakat bu, yani zor olanın olmayacağı anlamına gelmez herhalde.
 
 Bu anlamda her şeyden önce bizlerin ümmet olarak, millet olarak öncelikli olarak kendimizi Allah ve Resulünün emir ve tavsiyeleri doğrultusunda olumlu anlamda değiştirmemiz gerekir. Zira ayeti kerimede Rabbi Teâlâ’nın buyurduğu gibi: “ Bir toplum kendilerde bulunanı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” Enfal 53. Ayet. 

Netice olarak biz şuna inanıyoruz: İslâm dünyası olarak bugün başımıza gelenler, yani içerisinde bulunduğumuz acınası halimiz, yine bizlerin Müslümanlar olarak kendi ellerimizle yaptıklarımızdandır. Yani, yıllar yılıdır Allah(cc)ın ve sevgili Resulünün emirleri ve tavsiyeleri doğrultusunda bir hayat tarzımızın olmayışındandır. Bizler ümmet olarak ne zaman ki kendimizi değiştirme hususunda olumlu iradelerimizi ortaya koyarak harekete geçeriz, işte o zaman Rabbimiz Teâlâ inşallah bizlerden nimetini esirgemeyecektir. 

Selâm ve dua ile… 
   
         
                    
 

Yazarın Diğer Yazıları