..::Cemal NAR::..
Acılar Coğrafyası

Altınoluk dergisinin Eylül 2013 sayısının kapaktaki ara başlığı “Acılar coğrafyası”  olarak atılmıştır. Dergi bu başlıkla dikkatlerimizi, İslâm dünyasında yaşanan bölünmüşlüklere, parçalanmışlıklara, acılara ve akan gözyaşlarına çekmek istemiştir.

 

İslâm dünyası olarak şu anda belki de, yakın tarihimizin en dramatik, en kederli ve en acılı günlerini yaşıyoruz. Şarktan garba, kuzeyden güneye hemen hemen neredeyse bütün İslâm coğrafyası, kelimenin tam anlamıyla, yazımızın başlığında da ifade ettiğimiz gibi tam bir ‘Acılar Coğrafyası’ haline gelmiş durumdadır. Bu haliyle İslâm ülkeleri, belki de tarihlerinde hiç olmadıkları kadar bir ayrışma ve parçalanma süreci yaşamaktadırlar.

 

Siyasî parçalanmışlıklar, etnik ve mezhebî ihtilaflar, sınır anlaşmazlıkları, mensubu olduğumuz dünyamızı maalesef ki maalesef, artık telafisi o kadar da kolay olmayacak şekilde param parça etmiş durumdadır. Artık öyle ki, coğrafyamızda, Batılı ajanların kışkırtma ve tahrikleri sonucunda yaşanan kardeş kavgalarının sonucunda ölenlerin sayıları on binlerle, hatta yüz binlerle ifade ediliyor. Fakat maalesef ki maalesef bizler, bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak, inanç coğrafyamızda yaşanan bunca acı ve gözyaşlarına artık alışmış durumdayız. Gelinen nokta itibarıyla, coğrafyamızda cereyan eden en olumsuz gelişme bile artık bizler tarafından yadırganmayarak olağan hale gelmiş durumdadır.

 

Pekâlâ, ne oldu da, her biri İslâm dünyasının önemli bir parçası olan bu milletler, bu ümmet bu kadar parçalanma ve dağılma çizgisine geldi? Yani gerek fert bazında, toplumsal bazda ve gerekse ümmet bazında hangi hataları yaptık da, günümüzün ‘acınası’ dünyası haline geldik. Müslümanlar olarak en başta bu kritiği, muhasebeyi çok iyi bir şekilde yapmamız şarttır. Bu ayrışmanın, dağınıklığın sebeplerini herhalde, ancak kendi tarihimizin derinliklerinde bulabilmemiz mümkündür.

 

İslâm dünyasının önemli bir kısmı siyasî anlamda, tarihlerinin ilk travmasını Moğol istilaları sonrasında yaşamıştır. Malum, Moğol saldırıları sonucunda Harezm ülkesinden İran’a, Irak’a ve Anadolu’ya kadar hemen hemen bütün İslâm dünyası, taş üstünde taş bırakmayacak kadar tahribat, yıkım ve katliamlara maruz kalmıştır. Fakat söz konusu ettiğimiz yıllarda İslâm dünyasında siyasî anlamda olmasa da, sosyal anlamda dayanışma/yardımlaşma-sosyal doku- günümüze göre çok daha canlı olduğu için, söz konusu ülkelerin toparlanma ve yeniden ayağa kalkma süreçleri biraz daha kolay olmuştur. Söz konusu ettiğimiz Moğol istilasından sonra, işgal ve yıkıma uğrayan ülkelerde topluma yön veren, gayret/dinamizm veren manevî önderlerin varlığı, bu ülkelerin toparlanmaları ve yeniden ayağa kalkmalarını çok daha kolaylaştırmıştır. Bir misal olarak ifade etmek gerekirse; Anadolu coğrafyasında Mevlâ’na gibi, Hacı Bayram Veli gibi, bilinen-bilinmeyen daha nice isimsiz gönül sultanlarının toplumsal yaraları sarmak ve toplumu yeniden ayağa kaldırmak adına olağanüstü bir gayret göstermeleri coğrafya halklarının çok daha kolay bir şekilde toparlanma ve ayağa kalkmalarını beraberinde getirmiştir.

 

Yukarıda da söz konusu ettiğimiz gibi, başta Anadolu coğrafyası olmak üzere Moğol işgaliyle yıkıma uğrayan İslâm ülkeleri, kısa bir fetret dönemlerinden sonra yeniden ayağa kalkmaya başlamışlardır. Moğol işgalinin de etkisiyle Anadolu Selçuklu devletinin parçalanmasından sonra, Anadolu coğrafyasında kısa bir süre ‘Beylikler Dönemi’ yaşanmış, akabinde ise yıkılan devletin bakiyeleri üzerinde yeni bir devlet olarak Osmanlı Cihan Devleti yükselmiştir.

 

XIII. asrın sonlarında Söğüt ve çevresinde küçük bir uç beyliği olarak kurulmuş bulunan Osmanlı Beyliği, takip ettiği çok akılcı dış politikası sayesinde, kısa bir sürede beylikten imparatorluk çizgisine yükselerek doğudan batıya, güneyden kuzeye hemen çoğu İslâm beldesini hâkimiyeti altına alarak, buralarda o dönemin koşullarında olabildiği kadar bir “Barış Adası” oluşturmuştur. Söz konusu birlik sayesinde İslâm ülkelerinin önemli bir kısmı yüzyıllarca, Osmanlı Devleti tarafından Avrupalı emperyalist devletlere karşı korunmuştur.

 

Eğer söz konusu edilen coğrafyalarda süresi yüzyılları bulan Osmanlı Devleti’nin koruması olmasaydı, bu ülkeler muhtemelen çok daha erken bir dönemde Avrupalı sömürgeci devletler tarafından sömürge haline getirilebilirdi. Osmanlı Devleti’nin İslâm ülkelerine yönelik koruması, o dönemin koşulları ve imkânları nispetinde birkaç istisna dışında XX. yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir.

 

İslâm dünyasının önemli bir kısmı, hatta geneli ikinci büyük travmayı, I.Dünya Savaşından sonra Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla yaşamıştır. Bu ikinci travma, sonuçları itibarıyla birincisinden çok daha ağır olmuştur diyebiliriz. Yaşanan bu ikinci travmadan sonra İslâm ülkelerinin hemen hemen tamamına yakın bir kısmı, Avrupalı sömürgeci devletler tarafından işgal edilerek sömürge durumuna getirilmiştir. Bu devletlerin İslâm ülkelerindeki fiilî işgalleri ortalama olarak II. Dünya Savaşına kadar devam edecektir.                                                                                                    

 

I. Dünya Savaşından sonra Avrupalı sömürgeci devletler tarafından işgal edilip sömürge durumuna getirilen İslâm ülkeleri, II. Dünya Savaşından sonra şeklen de olsa bağımsızlıklarını yeniden kazanmışlardır. Fakat ne var ki sömürgeci devletler, eski sömürgelerinden şeklen çekilirken, oralarda yerlerine, “kendi çıkarlarını en az kendileri kadar savunabilecek” kukla idareciler bırakmışlardır. Sömürgeci devletlerin II. Dünya Savaşından sonra eski sömürgelerinde kurdukları statüko, şöyle ya da böyle günümüze kadar gelmiştir. Şu anda inanç coğrafyamızda yaşananlar, sömürgeci devletlerin, oralarda yaşayan halklara rağmen kurdukları statükonun yavaş yavaş bozulmaya başlamasıyla doğrudan ilgilidir.

 

Netice itibarıyla, inanç coğrafyamızda yaşanan olumsuzlukların ortadan kalkması, bu coğrafyalarda yaşayan Müslümanlar olarak bizlerin iradelerimizi inançlarımız doğrultusunda sağlıklı bir şekilde kullanabilmemize bağlıdır. Yani çözümü başka yerlerde değil de kendi kendimizde aramamız gerekir, zira çözümün kaynağı bizleriz. Bunu yapabildiğimizde, inanç coğrafyalarımız artık “Acılar coğrafyası” olmaktan kurtulmuş olur.     

 

 

 

                                 

Yazarın Diğer Yazıları