N E V Â, 49./XII.
N E V Â, 49./XII.

YASİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

İNSAN BİLİP ANLAMAK İSTEMESE DE, ALLAH’ YARATMANIN HER TÜRLÜSÜNÜ EN İYİ BİLENDİR!

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم
Zâtında Rahman, fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

Hem bu paragraftaki âyetleri daha rahat anlamamıza yardımcı olur ümidiyle, hem de bu âyetlerin kendilerinden önceki bölümlerle olan ilişkisini kurabilmemizi için, şimdi tekrar surenin başından itibaren çok kısa bir hatırlatma yapmak istiyorum! Ey yaşayan insan hitabı ile başlayan bu sure, “yapılan İlâhî uyarılara kulak asmadıkları için, boyunlarına toklar geçirilip, ön ve arkalarına setler çekildikten sonra, haklarında azap sözü gerçekleşen” ataların torunları olan yeryüzündeki her insana hitap edip uyarılarda bulunmaktaydı! Fakat sonuçta uyarıya sırt çeviren ataları gibi, mevcut muhatapların da, bu uyarıları dikkate almadıklarını görmüştük! 
Hatta bu sonrakiler de tıpkı daha önceki ataları gibi, Allah’ın astlarından kendilerine yardımcı olurlar ümidiyle, bir takım yardımcı sahte İlahlar da edinmişlerdi! Yüce Yaratıcı bir önceki âyet olan 76. âyette bu insanların yaptıkları, tüm bu nankörlük ve şımarıklıkları zamanı gelince hesabı sorulmak üzere kayıt altına aldığını beyan etmişti! Aşağıdaki âyetlerde ise Yüce Yaratıcı’ bu şımarık insan tipinin buraya kadar yapılan bütün uyarı ve ikazlardan, tıpkı ataları gibi hiçbir ders almadıklarını beyan ediyor! Baksanıza adamlar neler yapıyorlar? İşte o âyetler: 
 
 أَوَلَمْ يَرَ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِن نُّطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ {77} وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ {78}

(Yukarıda yapılan bunca uyarı ve ikazlara rağmen, sanki kendi yaratılışını unutmuş gibi) Kendisini bir damlacık hayat suyundan Yarattığımız insanoğlu hiç düşünüp-taşınmadan, şimdi de kalkmış, Bize birtakım emsaller gösteriyor! (örneğin, eline aldığı bir parça çürümüş insan)  kemiğini göstererek; “Çürüdükten sonra, bu kemikleri tekrar kim diriltebilir” diyor. Ve bunu yaparken de, sanki Bize açıktan meydan okuyan bir hasım gibi davranıyor! 36/ 77. 78. 

Klasik tefsirlerimizin bazılarında, bu âyetlerde işaret edilen insan tipini Kureyş müşriklerinden, Velid’bin mugîre, Ümeyye’bin halef vs. gibi kişilerle özdeşleştirme çabaları, Kurân’ı belli bir olaya, belli bir coğrafya ya belli bir zaman dilimine mahkum ettiği için, bu yorumların hiçbir değeri yoktur! Sebebi’nüzul bu bile olsa, bu durum Kurân’ın “Evrensel” yani zamanlar ve mekânlar üstü olma özelliğini değiştirmez! Dolayısı ile bu âyetler, günümüz insanını da, muhatap almaktadır.

Âlemlerin Yaratıcısı ve Rabbi’ olan Allah cc. Kurân aracılığı ile Yaratıcısı ve Rabbi olduğu insanlık âlemine mesajlarını verirken, bu mesajları genellikle tek tek insanlar üzerinden değil de, belirli insan tipleri üzerinden vermektedir! Yukarıdaki 77. ve 78. âyetlerde de, işte böyle bir insan tipi karşımıza çıkmaktadır. Kurân da mesajını burada karşımıza çıkan bir insan tip’i üzerinden vermektedir. Bu insan tipini tanımamız için, bunların bazı özelliklerinin bilinmesinde fayda vardır! Bu insan tipi, genellikle âlemlerin Rabbi olan Yüce Yaratıcının, (yeryüzünde hak ve sorumluluk açısından eşit olarak yaratıp) talep edenler için de, talep ve gayretleri doğrultusunda, eşit olarak paylaşılmak üzere, [1] yarattığı rızıklara el koyan, istismarcı ve sömürgen bir insan tipidir! Gerek tarihi süreçte karşımıza çıkan kayıtlar, gerekse de günümüzün gerçekleri göstermiştir ki, insanlığın değer verdiği kutsal duyguları istismar eden bu sömürücü insan tipi, hâlen bulunduğu konuma gelmek veya mevcut statüsünü devam ettirmek için genellikle din ve dinin kutsallarını istismar edip kullanmış ve halen de kullanmaya devam etmektedir!

Burada insanın aklına şöyle bir soru gelebilir! “Allah’ın indirdiği İslam’ın gerçeklerine inanan, en azından dili ile bunu itiraf edip inanmış intibaını veren bir insan, bu noktadan, “Çürüdükten sonra, şu kemikleri tekrar kim diriltebilir” diyerek, Allah’a açıktan meydan okuma noktasına nasıl gelebilir? 

Şunu çok iyi bilmemiz gerekmektedir ki, “Allah’ın yaratması nasıl bir sürece bağlı ise, Allah’ın koyduğu sosyal yasaların sonuç vermesi de, aynen onun gibi bir sürece bağlıdır”. Onun için Allah’ın indirdiği dine inanan, en azından dili ile itiraf ederek inanmış gibi görünen bir insanın, yukarıdaki 77. ve 78. âyetlerdeki insan tipine dönüşmesi de, bir sürece bağlı olarak gelişmektedir! Bu süreci takip etmemiz, bizim bu insan tipini de tanımamızı sağlayacaktır! Bu insan tipini tanımamıza yardımcı olur ümidiyle şimdi sizinle iki örneği paylaşmak istiyorum; Bunlardan biri Kurân’dan bu insanların kendi itirafları, diğeri ise İncil’den İsa as.’ın ağzından bir örnek olacaktır! 

İlk örnek: Kurân’ın Müddessir suresinde, Rabbimiz cennet ehli ile cehennem halkı arasında geçeceği farz edilen karşılıklı bir diyaloğu, şöyle beyan etmektedir: “Cennet ehli cehennem halkına soracaklar, sizin cehenneme tıkılmanızın sebebi nedir?” Cevap: “Biz destekleşme ve dayanışmayı reddettik! Bu sebeple de, Allah’ın emrettiği, insanlar arasındaki paylaşımı ve bölüşümü de reddetmiş olduk! Sonunda da, kendimiz gibi yandaşlar edinerek, halkın genelinden koptuk! (En sonunda, bizi tekrar dirilme hesap-kitap günü gibi bir takım şeylerle korkutmaya başladılar. Bunların söylediklerine göre, bizim için âhiret hayatı tam bir felâket olacaktı! Biz de önceden beri inancımızın bir kırıntısı olarak da, olsa, bizi rahatsız eden bu tekrar dirilme ve hesap-kitap baskısından kurtulmak için, (şu çürümüş kemiklere tekrar kim hayat verebilir, diyerek) “Yok öyle bir şey” dedik ve âhireti inkâr ettik” diye cevap verecekler! (krş. 74/41. 42. 43. 44. 45. 46. [2]ve 36/ 77. 78.) 

Bu âyetlerden anladığımıza göre, mal iktidar ve servetin sadece kendileri ve yandaşları arasında dolaşıp durmasını[3] isteyen bu insanların, halkın genelinden kopmasına sebep olan şey, paylaşım ve bölüşümü kabullenememeleridir. Kamuya âit olan güç, otorite ve değerleri bir şekilde[4] ellerine geçiren bu insanlar, ne oturdukları koltukları, ne işgal ettikleri makamları ne de kamu otoritesini kullanarak elde ettikleri mal ve servetleri halkın geneli ile paylaşmayı hazmedemezler! Bu insanlar, oturdukları koltukların, işgal ettikleri makamların ve kendilerine emanet olarak verilen kamu mallarının emanet olduğunu unutup, kendilerini buraların asıl sahipleri gibi görmeye başlarlar ve buraları toplumdaki diğer insanlarla, paylaşmamak için de, ellerinden gelen her şeyi parlar; Yani her türlü hukuk dışı yola başvurabilirler![5] 

Emaneti sahiplenmeye yeltenen bu insanlar, emanet olan o malın-mülkün, makamın-koltuğun, köşkün ve uydurdukları temsil safsatası ile inşa ettikleri binlerce odalı sarayların hiçbir zaman ebedi sahibi olamayacaklarını unuturlar! Hâlbûki tarihi realiteler, bize bu insanların işgal ettikleri makamların gerçek sahipleri olmadıklarını göstermektedir. Bundan sonra da olamayacaklardır da! Esasen bu insanların bizzat kendileri, ele geçirdikleri o malların, servetlerin, işgal ettikleri o koltukların, makamların, köşklerin ve sarayların kulu-kölesi olmuşlardır! Sonunda kendilerini uyarmak için birilerinin çıkıp “Allah’dan korkunuz! Öleceksiniz, burada yaptıklarınızın hesabini vermek üzere de, sonra tekrar diriltileceksiniz, hesap-kitap, cennet-cehennem yani, âhiret, vardır” diyerek kendilerine yaptıkları ikazlara, yukarıdaki 77. ve 78. âyetlere göre; Bu insanlar, ellerine aldıkları bir parça çürümüş insan kemiğini göstererek; “Çürüdükten sonra, bu kemikleri tekrar kim diriltebilir” diyecek bir noktaya kadar gelebiliyorlar! 

Hz. İsa’nın sözlerinin nakledildiği İncil’den vermeyi düşündüğümüz! İkinci örneğe gelince: Adamın biri İsa’ya gelip, “Öğretmenim sonsuz yaşama kavuşmak için, nasıl bir iyilik yapmalıyım” diye sordu… İsa ona sonsuz yaşama (yani cennete) kavuşmak istersen “ O’ tek iyinin (yani Allah’ın) buyruklarını yerine getir” (dedi) Adam hangi buyruklar diye sordu? İsa şu karşılığı verdi: “Adam öldürme, Zina etme, Hırsızlık yapma, Yalan tanıklık etme (Yalan söyleme), Anne babana saygı göster, Komşunu kendin gibi sev” (dedi) Genç adam “Bunların hepsini yerine getirdim, daha ne eksiğim var?” dedi. İsa ona eğer eksiksiz olmak istersen, “Git (ihtiyacından fazla olan) varını yoğunu sat, parasını yoksullara ver; böylece göklerde hazinen olur, sonra da gel beni izle” dedi.

Genç adam bu sözleri işitince, üzüntü içinde oradan uzaklaştı. Çünkü çok malı vardı. İsa öğrencilerine, “ Size doğrusunu söyleyeyim! Zengin bir kişinin göklerin egemenliğine (yani cennete) girmesi güç olacak” (dedi. İsa devam ederek) Yine şunu söyleyeyim ki, devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı egemenliğine (yani vahyin buyrukları altına) girmesinden daha kolaydır” dedi. (krş. Yeni ahit-İncil Matta 19/16. …24. Markos 10/17. … 31. Luka 18/18. … 30.) Ayrıca benzeri bir âyet için (krş. Kurân’ı Kerim. 7/40.). Uzun lafın kısası, söz gelimi, (dört kitabın özeti!) eğer bir insan yeryüzünde insanlığın genelinin sahip olmadığı, mal-mülk, makam-mevki, servet ve şöhret gibi bir takım değerlere ne kadar fazla sahip olursa, o kadar âhiret inancının zayıfladığı tarihin bir realitesi olarak karşımızda durmaktadır. 

Çünkü kişi bu mal-mülk, makam-mevki, köşk-saray, servet ve şöhreti elde etmek veya mevcut konumunu korumak için başvurduğu gayrı kanuni, yani hukuk dışı yolları nasıl kullandığını en iyi kendisi bilir! Aslında inançlı da olan bu kişiler, bu yaptıklarının günün birinde hesabının sorulacağını da bilir! Fakat inançlı bir gelenekten gelmiş olsalar bile, böyle kişiler, bir şekilde emaneten de olsa, imtihan için kendi kontrollerine verilen bu makam-mevki, koltuk, mal ve servetleri kontrolleri altında tutamayınca, kendileri bu değerlerin altında kalabiliyorlar! Onların kölesi-kulu olabiliyorlar!

Onun için bu zavallı insan tipi, bir taraftan içerisindeki eskiden kalma inanç kırıntısının, diğer taraftan da, dışarıdan gelen mahalle baskısının, tetiklediği vicdanının sesi ile karşı karşıyadır! Sonunda işgal ettiği makamın, oturduğu sarayın, sahip olduğunu zannettiği mal ve servetin oyuncağı olan bu zavallı varlık, tüm bu baskılardan kurtulmanın yolunu, âhireti inkâr etmek de buluyor! İşte yukarıdaki, 77. ve 78. âyetler bu durumun vardığı son noktayı bize haber vermektedir! “Çürüdükten sonra, bu kemikleri tekrar kim diriltebilir” böylece kişi, iç ve dış bütün baskılardan kurtulup, tam da, rahata kavuştuğunu zannederken! Onun huzurunu kaçıracak bir cevap geliyor: 

 قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ{79}

(Ey Elçi, Ey muhatap O insanlara) Şunu söyle: Elinizdeki kemiğin sahibi olan insanı (da, sizi de, hattâ yaratılmış olan tüm varlıkları da,) hiç yoktan ilk defa inşâ edip yaratan, O’ Yaratıcı, elinizdeki kemiklerden yeni bir hayatı da var edebilir! Çünkü O’ Yaratmanın her çeşidini, en iyi bilen tek Yaratıcıdır! 36/79.

“بِكُلِّ خَلْقٍ – Bi Külli Hâlkın” “Yaratmanın her çeşidini” demektir.

“ عَلِيمٌ – Alîim” Mübâlega İsmi’Fâil veznindeki bu kelime, “Çok iyi, en iyi bilen” demektir. Biz bu iki kelimeden oluşan ve burada Allah’ın sıfatı olarak gelen, isim cümlesine “O’ (Allah)Yaratmanın her çeşidini, en iyi bilen tek Yaratıcıdır!” Şeklinde mana vermeyi uygun bulduk! 

İşte bu âyeti ile Yüce Yaratıcı, Allah’ın yaratma gücünü sorgulayan yukarıdaki insan tipine bir cevap vermektedir! Yani “dünyada yaptığı haksızlıkların, hukuksuzlukların, yolsuzlukların, hırsızlıkların, zulüm ve sömürünün hesabini vermemek için, çıkar yol arayan insan tipinin, gûyâ kendi kendini kandırmak amacı ile Allah’ın yeniden diriltme, yeniden yaratma gücünü sorgulamasına” Allah cc.  zımnen şu cevabı vermektedir! Sen yaptığın bunca yanlışlıkların sorumluluğundan kurtulmak için, şeytanın sana verdiği, “tekrar dirilmenin mümkün olmayacağı” kuruntusu ile kendi kendini kandırmaya boşuna çalışma! Çünkü “O’ (Allah)Yaratmanın her çeşidini, en iyi bilen tek Yaratıcıdır”.

“O’ (Allah)Yaratmanın her çeşidini, en iyi bilen tek Yaratıcıdır!” ifadesindeki yaratmanın her çeşidi ile acaba ne kastedilmiştir? Kurân’da Yaratma fiili olarak ifadesini bulan bir takım kelimeler vardır! Bunlar: “Fetara, Enşe’e, Bede’a ve Haleka” gibi fiillerdir. Bunlardan ilk üçü yoktan var ederek yaratmayı ifade ettiği için,[6] sadece Yüce Yaratıcı olan Allah’a isnat edilir. Fakat en sondaki “Haleka” fiili, var olan bir şeyden başka bir şeyi yapmayı-yaratmayı ifade ettiği için, hem Allah’a cc. hem de başka varlıklara, örneğin insanlara da isnat edilebilmiştir.[7] Bu fiillerin yanında birde yaratmadaki tekerrür’ü, yani yeniden yaratmayı, benzerini yaratmayı, ifade eden “Yebdeü” fiili vardır.[8] 

Bunların yanında birde “Ceale” Nâkıs fiili vardır ki, bu fiil hiçbir şekilde yaratmayı ifade etmez. Bu fiil bağlamına göre, daha çok bugünkü Türkçemizdeki, “Atama, tayin etme, görev verme, hazırlama, sahaya sürme, tedarik etme ve meydana getirme” gibi kavramları ifade etmektedir. 

Kurân’ın muhtelif surelerinden, bir takım fiil ve kelimelerle örneklendirmeye çalıştığımız, bu yaratma şekillerinin tümü, yukarıdaki 79. âyette “O’ (Allah)Yaratmanın her çeşidini, en iyi bilen tek Yaratıcıdır!” şeklinde ifadesini bulmuştur! Yukarıya kaydettiğimiz yaratmanın çeşitleri ile ilgili olarak bazı örnekleri aşağıdaki âyetlerde de göreceğiz! İşte O âyetler:

 الَّذِي جَعَلَ لَكُم مِّنَ الشَّجَرِ الْأَخْضَرِ نَاراً فَإِذَا أَنتُم مِّنْهُ تُوقِدُونَ {80} أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُم بَلَى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ {81}

O (Allah öyle bir yaratıcıdır ki,) yakıp durduğunuz ateşi sizin için yeşil bitki(ler)den hazırlayıp meydana getirmiştir!

(Bir düşünsünler!) Değilmi ki, O’ nun gökleri ve yeryuvarlağını yaratmaya gücü yetmiştir! Kendilerinin bir benzerlerini de, tekrar yaratmaya neden gücü yetmesin ki? Elbette ki gücü yeter; Çnkü O’ yaratmanın her çeşidini en iyi bilen ve her an yaratmaya devam eden, mükemmel bir yaratıcıdır. 36/80. 81.

“جَعَلَ – Ceale” Hazırlayıp, meydana getirmeyi ifade eder. Kelime bu âyetteki kalıp ve konumuna göre, Allah’ın insan neslini henüz yeryuvarlağında misafir etmeden önce, onun ihtiyacı olan enerji kaynaklarını depolamasını ifade eden, tipik bir anlatımı ifade etmek için kullanılmıştır.

“الشَّجَرِ الْأَخْضَرِ – Eşşecerilahdar” Yeşil ağaç, yeşil bitkiler, demektir. Burada zahiren zıt gibi görünen iki kavramın, mahiyet olarak nasıl bir tek kaynaktan (Güneşten) neşet ettiğine, bir örnek verilmektedir! Şöyle ki, Yeşillik, suyu çağrıştırırken, ateş ve yakıt bunun zıddını ifade eder. Bu gün artık biliyoruz ki, tarih boyunca ve bugün de, bu mavi kürede kullanılmakta olan yakıtların tümü, bir zamanlar dünyada yetişen yeşil bitkilerin kalıntılarıdır! Yine biliyoruz ki, hem suyun var olup dolaşım sağlaması, hem de tüm yeşil bitkiler, enerjilerini bir tek kaynaktan, yani güneşten almaktadırlar! Konumuzun anlaşılmasına yardımcı olur ümidi ile Âlâ suresinden bir alıntı yapmak istiyorum! İşte bahsettiğim o alıntı:

O’ öyle yüce bir yaratıcıdır ki, bir amaca yönelik olarak yarattığı her varlığa misyonunu icra etmesi için gerekli olan tüm donanımlarını da, bahşetmiştir. Ayrıca irâdeli varlıkların doğru yolu bulmaları için, onlara rehberlik yapacak vahyi ve o vahyi tebliğ edecek Peygamberleri de görevlendirmiştir.

O’ öyle bir Rabb’dır ki,(insanoğlunu yeryüzüne misafir etmeden önce, onların ihtiyaç duyacağı her çeşit enerji kaynaklarını) sizin için canlı, hayatın sembollerinden biri olarak, bitki örtüsü şeklinde, yarattı. Sonra da, o bitki örtüsünü, ölümün sembolü olarak, su üstünde sürüklenen çer çöp gibi, kapkara-kupkuru bir hale dönüştürdü! (krş.87/2. 3. 4.5.)

O’ öyle bir Rabb’dır ki, (sizin için canlı, hayatın sembollerinden biri olan) Bitki örtüsünü çıkarttı. 87/4. Bu 4. âyette geçen “Elmer’â” kelimesi, Türkçemizde“Mera”  olarak kullanılmaktadır. Hepimizin bildiği gibi, “Mera”  hayvanlar için yem üretim alanı demektir. Âlâ suresindeki 4. âyette geçen bu kelime, bu âyetteki siyak ve sibak’ına göre, tüm bitkilerin yaratılışlarını ifade etmektedir.
 
Öte yandan aynı surenin 5. âyetinde ise “Sonra da onu (yani o bitki örtüsünü) kapkara-kupkuru bir hale soktu” buyurulmaktadır. Bu âyette geçen“Ğüsâ” kelimesi; Suyun üzerinde sürüklenen çer çöp demektir. “Ğüsâ” kelimesi, âyetin buradaki bağlamında, canlılık özelliğini kaybedip tabiat’ın akışı içerisinde sürüklendiğinden, ölümü de, çağrıştırmaktadır. (Yani, hayat hep ilkbahardan ibaret olmayıp, onun bir sonbaharının da olduğunu hatırlatmaktadır). Bu 5. âyette geçen “Ehvâ” kelimesine gelince; Bu “Ehvâ” kelimesi “kurumuş, kararmış nesne” demektir. 

Unutmadan kısaca hatırlatmak istiyorum! 5. âyette geçen “kurumuş” kelimesi ile yakıt olarak kullanılan kurumuş ağaçların yani odunların kastedildiği kanaatindeyim! “Kararmış nesne” ile ise, Toprağın derinliklerinden çıkartılan, kömür veya petrol gibi fosil yakıtların kastedilmiş olduğunda hiç bir şüpheye mahal yoktur!

Bu konunun daha rahat anlaşılması ümidiyle, biraz daha detaya girmemizin faydalı olacağı kanaatindeyim! Bunun için Âlâ suresine bir daha göz atalım! Bu surenin üçüncü âyetinde geçmekte olan “ قَدَّرَ –Kaddera” Fiîline biz “Ölçü, Plan proje” mânası vermiştik. Buna göre Allah’ın bu günün insanlığının gereksinim duyacağı enerji ihtiyacını, milyonlarca, belki de milyarlarca yıl önce, bir plan dâhilinde yasaya bağladığını, yani insanlığın ihtiyaç duyacağı çeşitli enerji kaynaklarını, hazırlayıp yeraltına depo ettiğini görüyoruz. Bu, şu demektir; Allah, henüz insanı yaratmadan, çok önce, onun yaşayabileceği ortamı hazırlamıştır. Bu durum, sanki Anadolu’da “bebek doğmadan çok önce, nineler tarafından beşiğinin hazırlanmasına” benzemektedir! 

İşte Yüce Yaratıcının yarattığı bu varlıklardan en azından zî’hayat olanların (Yani canlıların)  Dünyada ki hayatiyetini devam ettirebilmeleri için, diğer varlıkların hayat ve ölümlerini onların hayatına vesile kılmış olduğu gerçeğini anlamış olduk. Yani tabiatta herhangi bir şeyin ölümü de, başka herhangi bir varlığın hayatı ve hayatî ihtiyaçlarının karşılanması için zemin hazırlamaktadır. 

İşte Yasin suresinin 80. âyeti ile âlâ suresinin 4. ve 5. âyetlerinde bu duruma örnek olarak, canlı yeşil bitkilerin yaşam ve ölümlerinin insanlığın ihtiyaçları için kullanılmaları örnek olarak gösterilmektedir. Düşündüğümüz zaman göreceğiz ki, canlı hayatın ilk merhalesini oluşturan ve sâbit bir yaşam süren bitkiler, canlı hayatın ikinci merhalesini oluşturan ve hareketli bir yaşam süren bir kısım hayvanların ve insanların hayati ihtiyaçlarının karşılanması için vazgeçilemez bir kaynağı oluşturmaktadırlar. 

Bitkilerin bu fonksiyonlarının yanı sıra, ayrıca insanlığın ana ihtiyaç kaynaklarından biri olan, enerji üretiminde de vazgeçilemez kaynaklardan biri olduğunu görüyoruz. İşte yukarıda da değindiğimiz gibi Yasin ve Âlâ surelerinin bahse konu olan âyetlerinde, yirminci asrın medeniyetinin temelini teşkil eden, enerjinin önemli bir bölümünü insanlar, aslı yeşil bitkiler olan bu kapkara maddeden elde ediyorlar. Bu kapkara maddenin adı, Dünyamızın yaşadığı karbon çağında toprağın metrelerce altında kalmış olan yeşil bitkilerin, “EHV” yani  “Kupkuru -Kapkara” bir hâle dönüşmüş olan, fosil yakıtlar ve onun türevleridir. Yani her çeşit, kömür petrol, doğalgaz, vs. diyebiliriz!

Artık günümüzde, yirminci asır medeniyetinin üzerinde şekillendiği enerjinin, kaynağını teşkil eden, Kömür, Petrol, Doğalgaz ve metan gazı, gibi yakıtların, Güneşten aldıkları enerjiyi fotosentez yolu ile bedenlerinde depo eden, yeşil bitkilerin toprağın metrelerce altında oluşan basınçla uğradıkları değişim ve dönüşümün bir sonucu olduğunu bilmek için bilim adamı olmaya bile gerek olmadığını sanıyorum!

Verilen bu bilgilerden sonra, tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız Yasin suresinin 80. âyetini bir daha hatırlayalım! O (Allah öyle bir yaratıcıdır ki,) yakıp durduğunuz ateşi sizin için yeşil bitki(ler)den hazırlayıp meydana getirmiştir! Bu şu demektir: Ey eline bir parça çürümüş insan kemiği alıp “çürüdükten sonra bunları kim diriltebilir?” diyerek Allah’ın ölüleri tekrar diriltmesi konusunda şüphe içinde olanlar! İnsanoğlunu yeryüzüne misafir etmeden milyonlarca yıl önce, onların ileride ihtiyaç duyacakları, enerji kaynaklarını yeşil bitkiler vasıtası ile hazırlayıp yeraltına depo eden Allah, çürümüş kemiklerden neden yeni bir yaşam meydana getirmesin ki? Yaratmanın her çeşidini en iyi bilen ve her an yeni bir yaratmaya imza atan O’ Allah’ Elbette ki, yeni şartlarda yeni bir yaşam alanı olan âhiret hayatını yaratmaya da Kâdir’dir. [9] 

Bir düşünsenize! Değilmi ki, O yaratıcının gökleri ve yeryuvarlağını yaratmaya gücü yetmiştir! Kendilerinin (yani ölen insanların)bir benzerlerini tekrar yaratmaya neden gücü yetmesin ki? Elbette ki gücü yeter! Çünkü O’ yaratmanın her çeşidini en iyi bilen ve her an yaratmaya devam eden, mükemmel bir yaratıcıdır.(krş. 36/80. 81. ve 55/29. ) Verdiğimiz tüm bu yaratma örnekleri, “Yaratmanın her çeşidini en iyi bilen yüce Yaratıcının” yaratmış olduğu bazı örneklerden ibarettir.

Bizim tüm bu gayret ve çalışmalarımızın bir tek hedefi vardır: Yüce Yaratıcının insanlığa hidayet rehberi olarak indirdiği ve O’nun koruması altında bulunan, Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan Kurân’ı nın isteyen insanlarla, tekrar hayata yön veren bir hayat kitabı olarak yaşaması içindir. Eğer Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan, Allah’ın kitabı bu Kurân’la verilen ve insanlık için hayat kaynağı olan mesajları almak istiyorsak, içerişsinde bulunduğumuz şu günler, bizim için belki de son bir fırsat olabilir! Bunun için,  Mushaf’ı, yani Kurân’ı, önümüze aldığımızda, kafamızdaki tüm sabit fikirlerden, meselâ, “Kurân anlaşılması zor hatta imkânsız bir kitaptır” O’ ancak ölülerin ardından savap kastı ile okunabilir gibi, her türlü önyargı ve vesveseden kurtularak, O’nu anlama kastı ile okumaya başlayalım!

Ey benim şeker kardeşim, sen ne zaman Kurân’ı anlamak için, bir zaman harcadın, bir emek sarf ettin de, Yüce Yaratıcı senin bu emeğini boşa çıkardı? Sen Rabbinle Konuşmak istedin de O’ senin için ne zaman kapıları kapattı? Ve bu konudaki son söz “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

Canım kardeşim! Bizim Kurân hakkında yaptığımız bu yorumlar, elbette ki Kurân’ın kendisi değildir. Bilakis bu yazdıklarımız, sadece bizim Kurân âyetlerine dayanarak yapmaya çalıştığımız, kendi yorumlarımızdır! Bu zaviyeden bakınca, Bizim yapmaya çalıştığımız şey: Anlayabildiğimiz kadarı ile Vahyin içerdiği İlâhî mesajları, siz değerli kardeşlerimle paylaşmak için göstermeye çalıştığımız çabalardan ibarettir! İşin doğrusunu ise ancak Rabbim bilir! Yukarıdan beri ifade etmeye çalıştığımız bu yorumlardan Kurân’ın mezar taşlarının altında nefes almadan yatan ölüler için değil de, hâlâ nefes almaya devam eden biz diriler için indirilmiş olduğunu umarım anlamış olduk! Birde bu Kurân’ın, istismar edilip geçim vasıtası ve siyasi rant aracı olarak kullanılamayacağını da öğrenmiş olduk! Umarım bunlar hatırımızdan çıkmaz! 

Ama bunun için ısrarlı bir şekilde Kurân’ı anlama kastı ile okumaya devam etmeliyiz! O zaman Allah bize bunu kolaylaştıracaktır göreceksiniz! Yeter ki Mushaf’ı, okumak için önümüze aldığımızda, kafamızdaki tüm sabit fikirlerden, meselâ, “Kurân anlaşılması zor, hatta imkânsız bir kitaptır. O’ ancak ölülerin ardından savap kastı ile okunabilir” gibi, yanlış önyargı ve vesveselerden kurtularak, O’nu anlama kastı ile okumaya başlayalım! Ey benim şeker kardeşim, sen ne zaman Kurân’ı anlamak için, bir zaman harcadın, bir emek sarf ettin de, Yüce Yaratıcı senin bu emeğini boşa çıkardı? Sen Rabbinle Konuşmak istedin de O’ senin için ne zaman kapıları kapattı? 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. 11.). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür. 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

(Gelecek yazımızda, Yasin Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)  

                                         Yaşar GÜLAÇTI. 06 Mart. 2016. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com 


[1] Bkz. 41/10. Bu âyette geçen “lissâilin” kelimesi, isteyip, talepte bulunanlar, yani Allah’ın kendileri için yeryüzünde yarattığı rızıkları elde etmek için elinden geldiği kadar gayret gösterenler, isteyenler,  demektir.  “Sevâen” kelimesi ise Allah’ın yarattığı bu rızıkları,  insanların harcadıkları çaba ve gösterdikleri gayret nispetinde,  aralarında eşit olarak paylaştırmaları, demektir.

[2] Müddessir suresindeki bu âyetler, âhirette, yani mahşerde, cennet ehli ile cehennem halkı arasında geçeceği beyan edilen bir olayın, âdetâ tiyatro mantığı ile gözlerimizin önüne serilmesidir!

[3] Bu mal, servet ve iktidar koltuklarının sadece belli bir gurup zenginler arasında dönüp, dolaşmasını, yasaklayan Kurân, bunun yerine vermeyi, bölüşmeyi ve paylaşmayı emretmiştir. (krş. 59/7.)

[4] Bu insanlar genellikle ele geçirdikleri bu kamusal otorite ve toplumun ortak malı olan ve kendilerine sadece emanet edilen beytülmali idare etme işini toplumun kutsallarını istismar edip kullanarak ele geçirirler! Sonra da, örtülü ödenek, ihale yolsuzluğu, imar rantı yolsuzluğu vs. aracılığı ile köşeyi dönüp, konumlarını muhafaza etmeye çalışırlar!

[5] Genelde İslam ülkeleri, özelde ise ülkemizde son dönemlerde yaşanılanları bir düşününüz! Birilerinin bazı hayalleri gerçekleşemeyince, durup dururken, birdenbire terör neden hortlatıldı? 
 [6] Bkz. 35/1. 2/117. 6/98. ve 67/23.

[7] Bkz. 37/125. Bu âyette “halk” fiili çoğul olarak, geldiğine göre Allah’ın dışındaki varlıklar, örneğin insanlar için de, kullanılmıştır.

[8] Bkz. 30/11. Bu âyette yüce Yaratıcının yaratmayı tekrarlayacağından bahsedilmektedir!

[9] Bu konuda daha fazla bilgi almak isteyen kardeşlerimiz “N E V Â, 3. Güneş sistemi ve Dünya” adlı yazımıza bakabilirler

Yazarın Diğer Yazıları