..::Cemal NAR::..
Kapanmayan Yaramız Kudüs

 Geçen hafta bazı dünya devletlerinin, ülkemizin ve diğer İslâm ülkelerinin gündemini, ABD Başkanı Donald Trump’un “ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasını” öngören kararnameyi imzalamasına duyulan tepkiler oluşturmuştur. ABD başkanının söz konusu menfur kararına, başta Filistin ve Türkiye olmak üzere halklar bazında bütün İslâm dünyasından çok büyük tepkiler gelmiştir. Bunun sonucunda birçok İslâm ülkesinde Müslümanlar sokağa dökülerek ABD ve İsrail devletleri protesto edilmiştir.

 

Bilindiği gibi içerisinde, “çevresinin mübarek kılındığı” ayeti kemreyle sabit olan Müslümanların ilk kıblesi olan Mescidi Aksanın da yer aldığı Kudüs, bütün semavî dinlerce kutsal olarak kabul edilmiş olan bir mübarek beldedir. Kudüs Müslümanlar olarak bizlerin göz bebeğimizdir, tükenmeyen özlemimizdir. Kudüs ve Mescidi Aksa ümmet olarak bizlere Efendimiz(sav)’in emanetidir. Bu yönüyle Filistin ve Kudüs bizler için herhangi bir toprak parçası değildir. Kudüs, sadece Filistin ve Mescidi Aksa civarında yaşayan Müslümanların değil tüm dünya Müslümanlarının, hatta insanlığın ortak vicdanıdır. Şu andaki mahzun ve mazlum konumundan dolayı Kudüs, ümmet olarak bizlerin kapanmayan yarası ve dinmeyen sızısıdır.

Söz konusu bu mübarek belde 638 tarihinde Hazreti Ömer(ra) tarafından fethedilmiştir. 461 yıllık İslâm hâkimiyetinden sonra Kudüs ve çevresi, I. Haçlı Seferi sırasında 1099 yılında maalesef Haçlıların işgaline uğramıştır. 88 yıl devam eden Haçlı işgalinden sonra Kudüs, 1187 tarihinde Selahaddin Eyyubi tarafından yeniden fethedilmiştir. 1516 yılının sonlarından itibaren ise Kudüs, Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Söz konusu tarihten 1917 yılına kadar geçen 400 yıllık süre içerisinde, Kudüs ve Mescidi Aksanın da yer aldığı Filistin toprakları Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır. Tarih şahittir ki, Kudüs ve çevresinin de yer aldığı Filistin bölgesi, tarihinin en rahat, en huzurlu dönemini başta Osmanlı hâkimiyeti olmak üzere İslâm hâkimiyeti döneminde yaşamıştır.

Birinci Dünya Savaşında önemli cephelerimizden biri olan Sina-Filistin cephesindeki savaşların kaybedilmesi sonucunda, 1917 yılında Kudüs’ün İngiliz işgaline uğraması, İtilâf ve İttifak devletleri de dâhil olmak üzere bütün Avrupa devletlerinde çok büyük sevince sebep olmuştur. Kudüs’e giren İngiliz kumandanı Allenby büyük bir sevinçle;  “İşte bugün Haçlı seferleri zaferlerle sona ermiştir.” ifadesini kullanarak, savaşı hangi psikoloji ile devam ettirdiklerini açıkça ortaya koymuştur. Aynı yıl yayımlanan Balfour deklarasyonu ile de, 1948 yılında kurulacak olan şimdiki İsrail devletinin temeli atılmış olacaktır.

1948 yılında Filistin bölgesinde kurulacak olan suni İsrail devleti, bölgede yaşayan Müslümanlar için sonu gelmez baskı ve zulümlerin başlangıcını oluşturmuştur. Adı geçen terör devleti, kurulduğu tarih olan 1948 yılından günümüze kadar geçen zaman dilimi içerisinde, Filistin bölgesinde yaşayan Müslüman halka karşı kelimelerle ifade edilemeyecek şekilde çok büyük zulümler yapmıştır. İsrail devletinin sonu gelmez zulümleri neticesinde, gerek Gazze ve gerekse Batı Şeria gibi Filistin topraklarından birçok Filistinli Müslüman, doğup büyüdükleri vatanlarını terk ederek başka ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır.

Trump’un, ‘ABD’nin Kudüs’ü İsrail devletinin başkenti olarak tanımasını’ öngören kararnameyi imzalama zamanlaması da oldukça manidardır. Trump öyle ki, söz konusu kararnameyi İslâm dünyasının en dağınık/parçalanmışlık döneminde olduğu bir dönemde imzalamıştır. Çünkü bu gün İslâm dünyasında Türkiye ve İran hâriç, ABD’nin bu tür fütursuzluklarına dur diyebilecek hemen hemen hiçbir İslâm ülkesi yok gibidir. Çünkü İslâm dünyası şu anda, siyasî, ekonomik ve sosyal yönden tarihinin en problemli günlerini yaşamaktadır. ABD ve İsrail, sürekli birbirleriyle mücadele eden, iç barışın olmadığı, dağınık ve çok büyük sorunlarla boğuşan bu tür İslâm ülkelerinin varlığını niçin dikkate alsın ki?

Netice itibarıyla, ABD ve benzeri ülkelerin İslâm ülkeleri aleyhine almış oldukları kararların en büyük sebebi, gönül coğrafyamız olan İslâm dünyasının her yönden kahredici bir şekilde darmadağınık bir vaziyette bulunmasıdır. Kısa veya uzun vadede Müslümanlar olarak eğer bizler, kendi aramızdaki sorunları çözerek bir araya gelemezsek, ABD ve İsrail gibi daha nice terör devletlerinin bu tür kalkışmalarına muhatap olacağız. Demek ki çözümün kaynağı yine bizleriz. Ümmet olarak ne zaman ki bizler de, aramızdaki her türlü anlaşmazlığı bir tarafa bırakarak, Allah(cc)ın kitabı ve Resulünün(sav) sünnetine sarılırız; işte o zaman ABD ve İsrail gibi terör devletlerinin bu tür fütursuzlukları da sona ermiş olur. O halde, Allah(cc) ve Resulü(as)  rehberliğinde haydin birliğe, haydin uhuvvete diyoruz vesselâm.                                                                                               

 

 

Yazarın Diğer Yazıları